‘Yedi yüz yıl öncesinin bireyini inceledim!’

Hüsnü Arkan, yeni romanı Nasreddin ile okuru farklı bir dünyaya, Anadolu’ya, birkaç yüzyıl öncesinin Akşar’ına, şimdiki adıyla Akşehir’ine götürüyor. Selçuklularla Moğolların cirit attığı topraklardaki kanlı mücadelelere, el değiştiren kentlere, aşklara ve ihanetlere, esirlere ve cinayetlere, kısacası o dönemin insan hikâyelerine o günlerin diliyle, o günlerin bakış açısıyla hem maceralı hem eğlenceli bir pencere açıyor. Romanın başkişisi Hâce ise hiçbirimize yabancı değil; Hâce, diğer adıyla Nasreddin Hoca.

24 Eylül 2020 Perşembe, 00:13
Abone Ol google-news

‘TEMEL MESELEM İNSANIN KADERİYLE İLİŞKİLİ’

- Romanınızın ortaya koyduğu ve merkeze aldığı temel meselesi, derdi düşünü anlatmanızı rica ederek başlayalım söyleşimize.

Temel meselemin insanın kaderiyle ilişkisi olduğunu söyleyebilirim. Önceki romanlarımda da dert edindiğim şey buydu. Aynı meseleye sağından solundan, altından üstünden, uzaktan yakından bakıp duruyorum. Nasreddin’deyse tarihsel olarak epey uzak mesafeli bir bakış denedim.

Kader kelimesinin ruhanî bir anlam çağrıştırdığını biliyorum. Benim yüklediğim anlam biraz farklı. Yaşadığı coğrafyanın, yaşadığı tarih diliminin, sosyal çevrenin içindeki insan için kader, bütün bunların bir toplamı. Bu çerçeveyi değiştirmek için elinizden bir şey gelmiyorsa bunun adı düpedüz kaderdir. Değiştirmeyi başarabiliyorsanız, en azından değiştirmeyi deneyebiliyorsanız kaderle ilişkiniz farklı bir yola girer. Ona egemen olmayı başarmış, en azından denemiş olursunuz.

Bütün bunlar günümüz insanının, “birey” denen şeyin sorunları olarak görünüyor. Nasreddin’de yapmaya çalıştığım şey bu “bireyi” yedi yüz yıl öncesine taşımak ve o koşullarda incelemekti. Kurguyu oluşturan ana motif de buydu.

İncelediğim alan, edebiyat için alışıldık bir coğrafi ve tarihî alan değil. Tabii ki daha önce yazılanlar var ama onlar bir takım siyasî tezleri doğrulamak ya da tartışmak için yazılmışlardı gibime geliyor. Benim böyle bir derdim yok. Derdim yalnızca küçük insanı, sıradan insanı ve onun kafamda oluşturduğum gerçekliğini tartışmak.

‘BİR DİL ÖZGÜNLÜĞÜ OLUŞTURMAYA ÇALIŞTIM’

- Devrin özgün atmosferinde an be an bilgelikle ve üç boyutlu yol alınan Nasreddin’de; Anadolu’nun kadim, destansı, epik dilinin romanın ortaya koyduğu o meseleyi, derdi ifade etmedeki gücünü nasıl yorumluyorsunuz?

Bir dil özgünlüğü oluşturmaya çalıştım. Bu dilin o dönemin konuşma dili olduğunu elbette söyleyemem. Çünkü o döneme ilişkin yalnızca edebî ve resmî tarih metinlerine sahibiz. Bunlarla bir gerçeklik oluşturmak çok güç.

Daha çok yerel söyleyişlerden, iç-batı Anadolu ağızlarından yararlandım. Eski metinlerden, Âşık Paşa’dan, Yunus’tan yararlandım. Teknik olarak Sevan Nişanyan sözlüğünden çok yararlandım. Modern edebiyattan, Salah Birsel’den, Ahmet Rasim’den de yararlandım.

Önemli olan bir sokak dili, taşra dili oluşturmaktı ki bu adamlar, dil söz konusuysa İstanbul’dan bile güzel bir taşra çıkarmışlardır. Çünkü dilin bu kısmı zaten taşradır. Elbette hatalarım da olmuştur; yüzüme vurulursa zerre üzülmem.

KADİM BİREY İNCELEMELERİ

- Dünyaya ve varoluşa kafa yormanın yanı sıra ne denli hayret etmenin ve hangi edimlere varmanın romanı Nasreddin?

Bireyden söz ettim ya, bunun asıl olarak batıda sanayi devrimi sonrası ortaya çıktığı söylenir. En azından edebiyat açısından böyle olduğu söylenir. Bu tür fikirlere pek itibar etmiyorum. Resmî metinlerde birey yoktur. Ama edebî metinlerde, Homeros’ta, Dede Korkut’ta, sonrasında Rabelais’de ve Cervantes’te elbette birey vardır. Eski Ahit’in Eyub’u fazlasıyla birey incelemesidir.

Yedi yüz yıl öncesinin Anadolu Orta Çağ’ında da birey vardı. Bugün anladığımız tarzda yaşamıyordu ama gerçekle karşılaştığında, yaşadıklarına hayret etme bilincine sahipti.

- Nasreddin’deki yer yer başını uzatan, metni dobra dille yalınlaştıran mizahı, o bakışınızı anlatır mısınız?

Mizah ve argo resmiyet dışı şeyler. Tarih anlatıcıları bu tarza pek rağbet etmezler, çünkü resmî işlerde ağırbaşlı olmak, eh biraz da yalancı olmak gerekir. Halk ağzı muhteşemdir, bildiğimiz eşeğe “uç beyi” adını takar, alay eder. Mizah konuşamayanların dilidir. Bir nevi işaret dilidir. İşaret fişeğidir. Aydınlanırız.

- Romanın başkişisi Hâce, yani Nasreddin Nusrat Hoca nelerle helâk, nelere şükreden ve hayatta neyi arayan bir adam?

Öyle bir devirde yaşıyor ki şükredecek pek bir şeyi yok. İki yüz yıl süren ve hâlâ süren zorunlu bir göç var. Savaşlar, Moğol baskısı, kaderine terk edilmiş ahali… Nasreddin basit bir adam. Sevgiyle idare edebiliyor. Yakın çevresine kol kanat geriyor, hâmilik ediyor. Zararsız biri olmaktan çok yararlı biri olmaya çalışıyor. Sıradanlığı hafife almamalıyız. Yaşadığımız dünyayı yaratan şey sıradanlık. Her anlamda.

ORTA ÇAĞ ANADOLUSU VE MİNİMALİZM!

- Roman evveli ahiriyle Hâce’nin yani Nasreddin Hoca’nın “çeşit çeşit” olduğunu vurguladığı merhamet, adalet duygusu ve arayışlarla dopdolu… İktidar hırsı, sakatlanmış adalet gibi zaafları da çözümlüyor. Yine destansı dille, İbn Haldun gibi, Yunus Emre gibi bilgelerin referans sözleriyle de dokuyarak…

Orta Çağ Anadolu’sunun mimarisinde ihtişam küçük alanlarda, detaylardadır. Zamana meydan okunacaksa bu alanlarda okunur. Büyük sözler fısıltıyla söylenir. Ayrıntılarını göz ardı edecek olursanız minimalist bir çağdır. Edebiyat kısmı da minimalisttir. Az söylerler ama hikmetli söylerler. Romandaki bölüm epigraflarında bu minimalizme şahit olacaksınız.

Üstünde çalıştığım karakterlerin bugünkünden çok farklı olduğunu söyleyemem. Tabii ki ahlak anlayışları, uzak yakın çevre aidiyetleri, günlük görgüleri bugünkünden farklıdır. Burada çok çeşitli ve sürekli değişen kimliklerden, aidiyetlerden bahsediyoruz. Ama nereye giderseniz gidin, hangi zamanda yaşarsanız yaşayın, içgüdü, zaaf, maddi çıkar gibi şeyler değişmez.

DEVR-İ KARGAŞA

- Romanda Anadolu’nun devri keşmekeşi ne menem? Romanın dilinden alıntıyla; zamanın makamına nasıl bir kargaşa bağdaş kurmuştur? Ve “post var pir yok; Hak var fakat hak yok; gün vardı yarın yok” Akşar bu devirden nasıl nasipli?

Anlattığım dönem bir kargaşa dönemi. Osmanlı’nın doğum öncesi dönemi. Büyük imparatorlukların yıkılma, yerel güçlerin serpilme dönemi. Yalnızca Selçuklu değil, İstanbul Roması da yıkılıyor. Bu yıkılmalar öyle kolay olmuyor, yüzyıllar sürüyor. Bunu yakın tarihin görünümleriyle anlayabilmemiz pek mümkün değil. Şiddeti anlayabiliriz ama inisiyatif bölünmüşlüğünü anlamakta zorluk çekeriz. Belki birinci dünya savaşı sonundaki ulusal kuruluşlara benzetebiliriz ama belki…

Küçük ticari şehirler bu kargaşadan tabii ki nasiplerini almışlardır. Akşehir de almıştır. Değişim dönemeçleri sert ve bir o kadar da acımasız. Akşehir yüz küsur yıl önce bir Yunan şehriyken bir Türk şehrine dönüşmüş. Türkmenler çevre dağlara yerleşmiş ve şehirlilerden ayrı bir dünya oluşturmuş. Moğollardan kaçıp gelirken acılarını, kovulma hikâyelerini, ölüm korkularını da yanlarında getirmişler. Moğollardan kaçabilirsiniz ama o kaçışın korkusundan kaçamazsınız.

Nasreddin / Hüsnü Arkan / Çizimler: Cem Kızıltuğ / Sia Kitap / 232 s. / Eylül 2020.