Yeni Düzenin Yeni Cephesi: Libya

10 Nisan 2011 Pazar, 09:32
Abone Ol google-news

Mısır sürecinde olduğu gibi Libya operasyonunda da Türkiye’nin öngörülerinin yanlış çıkması ve karar mekanizmalarının dışında kalması, Dışişleri Bakanı Davutoğlu yönetimindeki Türk dış politikasının son dönemdeki zayıflığını çok açık bir şekilde kanıtlamaktadır.

Obama yönetiminin Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da uygulamaya koyduğu yeni Ortadoğu düzeni kapsamında Libya vuruldu; ilk elden söylenmese de Fransa liderliğindeki hava operasyonunun temel amacı elbette Kaddafi’yi devirmek. Başta ABD olmak üzere Batılı güçler bu operasyonla bir taşla pek çok kuşu vurmanın peşinde ve her zaman olduğu gibi görüntü ile gerçeğin arasında da bir hayli mesafe var.

Libya’yı vuran Batılı devletlerin beyan ettikleri gerekçe, BM kararının alınmasında olduğu gibi Kaddafi’nin kendi vatandaşı olan muhalif güçlere katliam yapması endişesi. Kaddafi güçleri savaş uçaklarının da yardımıyla geçen hafta başında muhaliflerin elinde tuttuğu Bingazi’ye doğru harekete geçtiğinde, katliamdan korkan pek çok muhalifin Mısır sınırına doğru kaçması Libya’da işlerin Batılı devletlerin istediği gibi gitmeyeceğini gösterdi; süreç Kaddafi’nin Bingazi’yi ele geçirmesi ile sonuçlanabilirdi.

Görünürde Fransa, gerçekte ABD’nin liderliğinde yapılan hava harekâtının en önemli ve kırılgan iki konusu, harekâtın kalıcı bir işgale dönüşmemesi gerektiği ve sivil halktan kayıp olmamasının titizlikle gözetilmesidir. Ortadoğu halkları yabancı dış müdahaleye doğal olarak tepkiseldir. ABD Ortadoğu’da Musaddık’a yaptığı darbe ile bu tepkinin temellerini 1950’lerde atmış ve en son Irak müdahalesi ile pekiştirmiştir. Katliamı önlemek üzere yola çıkan Batılı devletler kalıcı şekilde kara kuvvetleriyle Libya’yı işgal ederse Kaddafi’yi mazlum durumuna sokar, Ortadoğu’daki ABD karşıtı radikal grupları güçlendirir ve hem Libya’nın yerel güçlerini hem de Arap coğrafyasını Kaddafi’ye doğru yakınlaştırır.

Bu harekâtın nihai hedefi ise Libya’nın zengin petrol ve doğalgaz rezervlerine erişmek, bunları kotrol edilebilir ve maliyeti en düşük şekilde uluslararası piyasalara sunmaktır. Kaddafi yönetimindeki Libya öngörülemeyen ve kontrol edilemeyen yapısıyla uluslararası piyasalar için her zaman birlikte yaşanması zor bir risk olmuştur. Kaddafi ile yaşamanın bu zorluğu karşısında operasyonla elde edilecek zenginliğin büyüklüğü, Libya’daki halk ayaklanmasının bir fırsat olarak görülmesini beraberinde getirmiştir.

Avrupa için kaynak

Libya operasyonu aynı zamanda mali kriz ve durağanlık içindeki Avrupa ekonomisi için de yeni bir kaynak ve hareket demektir. Ekonomik durgunluktan savaş harcamaları ile çıkış stratejisi tarihte defalarca uygulanmış ve emperyal güçler için ciddi bir kalkınma modeli olarak hayata geçirilmiştir. Bir ülkeyi önce yıkmak, sonra yeniden inşa etmek Batı için yeni pazar, istihdam ve ekonomik büyüme demektir.

Aslında Libya’daki halk ayaklanmasının askeri harekâtla sonuçlanması dinamiklere bakıldığında beklenendir. Mısır ve Tunus’ta halk ayaklanmasının kansız bir şekilde bitmesinin nedeni her iki ordunun ABD ve Batılı devletlerin etkisinde olması, Mübarek ve Bin Ali’ye orduların destek vermemeleridir. Arkasında ordu desteği olmayan her iki devlet başkanı da Batı ile yapılan pazarlıklarla servetlerini alıp yönetimleri bıraktılar.

Mısır’daki halk hareketi

Libya’da ise Kaddafi ordunun çok büyük bir bölümünü ve paralı birlikleri elinde tuttu ve Batılı devletlerin çekilmesi yönündeki taleplerine karşı direnme şansı buldu. Önemli diğer bir farklılık da özellikle Mısır’daki halk hareketinin Libya’dakinden çok daha güçlü ve örgütlü olmasıdır. Libya’daki kabile yapısından çok farklı olarak Mısır’daki siyasal, ekonomik ve toplumsal yapı ileridir; halk sınıfsal, inançsal ve kültürel bazda zenginlik arz eder; gelişime, etkileşime ve Batı uygarlığına açıktır. Bu güçlü sivil direniş de sonucu etkilemiştir.

Görüldüğü gibi Batı Libya operasyonu ile bir taşla pek çok kuş vurmakta, perdenin önü ile arkası farklı bir resme işaret etmektedir. Halkına katliam yapan bir diktatörü indirmek isteyen muhaliflere destek vermek üzere yapıldığı belirtilen hava harekâtının, Kaddafi’yi yönetimden indirmeye yeterli olup olmayacağı, ne kadar süreceği ya da operasyonun kara unsurlarının devreye gireceği geniş çaplı bir savaşa evrilip evrilmeyeceğini önümüzdeki günler gösterecek.

AKP hükümetinin ise Libya sürecini doğru okuduğunu ve yönettiğini söylemek zor. Hükümet, Birleşmiş Milletler’den operasyonun önünü açan kararın çıkacağını öngörmediği için süreci hep geriden takip etmek zorunda kaldı. NATO Libya’ya girme yönünde bir karar ararsa hükümetin nasıl bir tutum takınacağı yine zorlu bir süreç olacak çünkü hükümet hiç gerekmediği halde kendini bu konuda çok önceden bağladı.

Mısır sürecinde olduğu gibi Libya operasyonunda da Türkiye’nin öngörülerinin yanlış çıkması ve karar mekanizmalarının dışında kalması, Dışişleri Bakanı Davutoğlu yönetimindeki Türk dış politikasının son dönemdeki zayıflığını çok açık bir şekilde kanıtlamaktadır.

Türkiye, Libya sürecinde diplomasi için en tehlikeli durum olan süreci okuyamama ve kararsız kalma tuzağına düşmüş ve “iki arada bir derede kalmıştır.” Bir yanda Libya’da Türk yatırımlarının olması ve muhtemel bir dış müdahaleye uluslararası meşru bir zemin bulunamayacağı düşüncesi ile Kaddafi’ye karşı bir operasyon yapılmaması gerektiği beyan edilmiş, diğer yanda BM kararı ile başlayan askeri sürece el altından yol verilmiş, Kaddafi’ye karşı demokrasi ve özgürlük söylemi seslendirilmiş ve NATO’daki dayatmalar görmezden gelinmiştir.

İki farklı politika arasında gidip gelen ve zamanında birinde karar kılamayan Türkiye ne yazık ki zafiyet görüntüsü vermiş; bunun sonucu olarak Türk dış politikası kendi güç analizini yapamayan ve savrulan bir duruma düşürülmüştür. Dış politika ütopik yaklaşımlarla gerçeği temel almayı ve sonuç odaklı olmayı unutursa, bu tür bocalamaların yaşanılması kaçınılmazdır.