Yeryüzüne sığmayan adam, Demir Özlü

Demir Özlü metinlerini okurken nasıl sıkıştığını, kendi tarifiyle boğuntu hissine kapıldığını gördüm. Delirmemek içten değil eğer biraz dünyayı duyumsuyorsa insan, kim bilir belki, sadece yazıya sığınarak aklı başında insan izlenimi vermek istiyoruz, delirdiğimizi kimseler bilmesin diye fena yol değil!

08 Mart 2021 Pazartesi, 19:27
Yeryüzüne sığmayan adam, Demir Özlü
Abone Ol google-news

1 Uzun zamandır rastlamadığımız ölçekte kar yağıyor. İstanbul’un bu hallerini özlemişim. Çoluk çocuk kendini attı dışarı. Hava puslu, pek sevimli değil, kar güzelliği yok, yine de özlem giderir oldum. Sanırım ortaokuldaydım o büyük kar tatilinde,  evlerden burnumuzu çıkaramaz olmuştuk, bir buçuk aya varmıştı tatil. Uzak anılar bunlar. Yakın anı olur mu? 

Demir Özlü’nün ölümüyle sarsıldım. 

2 “Borges Kaplanları”nı ertelemişim, içten, derin denemeler, çok sevdim. İlgi duyduğum yazarlara benden çok önce Özlü’nün kafa yormuş olması, genel anlamda edebiyatına yakın saymam kendimi, ona dair doğru teşhisler koymuş olmam buruk sevince döndü. 

A dergisi yazarlarının tümü Fatih çevresinde oturuyormuş, hoşlandım bundan. Özlü’nün Oktay Akbal dostluğunu bilmiyordum. Canlı edebiyat ortamı varmış. Özlü için şehirleri, duyguları, düşün boyutunda dile getiren yazar tarifi doğru. Olaylardan öte durumlarla, ilişkilerle ilgileniyor. Yapıtlarının toplamı Özlü’nün kimliğini ortaya koyuyor. 

Geç tanıdım Demir Özlü’yü. Leyla Erbil bir öğle yemeğinde buluşturdu.  Yazıştık kaç kez, söyleşi yapmak istedim geçen sen, dedi ki; “Senin sorularına yanıt verirsem elimdeki kitabı bitiremem. Zamanım yok.” 

Tamamladı mı acaba?

Demir Özlü

3 Bir yazara yakınlık hissedince daha çok okumak bilmek istiyorsun, bir yer geliyor, bitiyor. Özlü’de de öyle oldu. Belki eksik yazıları vardır okumadığım ama tanıyorum onu. Dostların yitimi acı verir. Demir Özlü okurken daldan dala dolanıyorum, türlü duygular içinde. Yazarların kendisinden öte yapıtlarıyla bağ,  dostluk kurulur, talihin varsa yüz yüze de gelirsin, çoğunlukla düş kırıklığı olur. Demir Bey öyle değildi, kolunda Leyla Erbil Teşvikiye’de yürüyüşleri aklımda, ne güzel öğle yemeğiydi.  

Demir Özlü “İnsanlar yaşıyorlar, yaşıyorlar; sonra bir anda içlerinde çok derin bir uçurum mu buluyorlardı?” diye sormuştu “Güvercinler ve Matmazeller/Düş Öyküleri” kitabında. Yapıtlarını okudukça sadece bu sorunun peşine düştüğünü fark ettim, yer yer yanıta yaklaştığı sanısına kapılsam da –yanıtı olmadığını bilir- sonsuz arayışın peşinde geçer ömrü. “Güneş batarken Tepebaşı’ndaki cadde eflatuni bir renge boyanıyor. Eyüp sırtlarında batan güneş ölümü çağrıştırıyor. Sonsuzluğu. Sonsuzluk içinde yok oluşu. Eskinin hayalleri… Eyüp sırtlarında yapılmış bir gezinti. Bir sevginin aranışı.  Sonra dönüş yolu. Yorgunluk. Ağaçlı, küçük ön bahçeler. Sonra bu çatı katına çıkıp uzanmak.  Derin bir yorgunluktan kurtulmak için, çatılardaki duruşları sakinlik veren bacaları seyretmek. Sakin bir yaşam düşlemek. Bacalarla sakin bir yaşam.”

4 Özlü’nün “düşün romanı” diye tarif ettiği metinleri önemsiyorum. Özlü “eğer bir roman şiir etkisi –tadı bırakmıyorsa eksiktir” diyor, katılırım. Çağın meselelerini ancak güçlü sözcükler/imgeler aktarabilir. 

Özlü, Kundera’dan söz açıyor. Birinci sınıf yazar bulduğunu sanmıyorum. Ya da şöyle demeli, bazı yapıtlarını birinci sınıf sayıyor, kiminde tekrara düştüğünü savlıyor. Yüz yüze de tanışmışlar. Edindiğim izlenim Kundera’nın yazısından çok daha sakin olduğu yönünde, ben huysuz olduğunu sanıyordum, gerçi aksi yönde düşünmem için neden yok. Kundera’nın aşılması zor komünizm düşmanlığı kökleşmiş iyice, Özlü ondan da söz açıyor. 

Sürgün yazarları sıralıyor, gönüllü sürgünler, yurdundan kovulanlar, bir de dünyada kendine yer bulamayanlar var, Demir Bey onlardandı, hangi şehre gitse sürgünlüğünü götürmüştü. 

5 Kütüphanemi daraltmaya karar verdim. Sürekli kitap alma gereksinimi duyuyorum, asla ihtiyaç duymayacak olduklarımdan kurtulmalıyım, diğerleri yetecek. Şu sıra Sartre’den sık söz açıyordum, önüme Özlü metinleri gelince, başka ortaklık daha çıktı. Kendimi Sartre soyundan biri olarak tarif etsem yeridir.

Sartre varlığıyla dünya için önemliydi. Duygusal, düşünsel çalkantıları da buna dâhildir. Güçlü bir yazarı sınırlamak haksızlık olur. Eleştirisini yaparken büyüklüğüne tanık oluyoruz. 

Bizde de Sartre’ye yakın, benzer kavga veren aydınlar oldu. Şimdi çorak kültür, düşün ortamı. Kendimi yalnız hissetmem doğal. Bir yandan da çok kalabalık yaşam, yalnızlığı kendine özgü kılmak gerek. 

Bir Yaz Mevsimi Romansı’nda “İnsan da, aşk da. Şu gördüklerin var ya, hepsi birer makettir bunların. İnsan figürleri. Dostlar varsa, bir kent gerçekten bir kenttir” diye yazar Demir Özlü. Sahi nerededir dostlar? “İnsan yoktur, insan!” demesi boşuna değil.

Geçen gün yanımdan kendi kendine söylenen, hayli öfkeli bir kadın geçti,  ardında üç köpek. Kimseyi umursamadan Ankara’ya saydırıyordu. Tam olarak adresi anlamadım, Saray’a mıydı, yoksa iktidar, erk olarak usunda kalan Ankara mıydı sövdüğü. Çevredekiler deli olduğunu varsayıp umursamadı, kulak kabarttım, kadın hareketli olduğu için yarım yamalak kavradım. Deliliği azımsayan, kusur sayan kim varsa tartışırım doğrusu. 

Eve gelir gelmez Deliliğe Övgü’yü okudum. Roterdamlı Erasmus’un yaşamını şahane yazmıştı Zweig, yıllar önce okuduydum. Erasmus kişinin kendini koruma biçimi olduğunu söylüyor, delilik kurtuluş gibi. İki tür deliden söz açıyor budala ve bilge olandan. 

Demir Özlü eksilince yüreğim daraldı, uzaktı, yine de avunurdum varlığıyla, yazarlarım ölünce eksik kalırım.

7 Demir Özlü metinlerini okurken nasıl sıkıştığını, kendi tarifiyle boğuntu hissine kapıldığını gördüm. Delirmemek içten değil eğer biraz dünyayı duyumsuyorsa insan, kim bilir belki, sadece yazıya sığınarak aklı başında insan izlenimi vermek istiyoruz, delirdiğimizi kimseler bilmesin diye fena yol değil!

Leyla Hanım koluna girecek Demir Bey’in, güzelce söyleyecekler öğle yemeklerini, birer kadeh kırmızı şarapla belki…