Yıldönümünde Kocaeli-Marmara Depremi

17 Ağustos 2011 Çarşamba, 06:20
Abone Ol google-news

Hızlı ve çarpık kentleşme, gecekondulaşma, plansızlık ve denetimsizlik Türkiye’nin alın yazısıdır. Yerel ve genel yönetimlerin oy kaygıları içinde verdikleri ödünlerle onulmaz yaralar açılmıştır. Ödüncülük giderilerek, çıkarcı politikaların yerini bilimsellik almalıdır. Olay yerine hızlı ulaşım ve müdahale senaryoları ayrıntılı şekilde hazırlanmalıdır. Deprem sigortasının uygulanabilirliği sağlanmalıdır.

27 Aralık 1939 tarihli “Erzincan” depremi; 52 saniye süreli, yüzey dalga büyüklüğü 7.9 olan ve 32 bin 962 yurttaşımızı yaşamdan ayıran, 100 bin yaralıyla Cumhuriyet döneminin büyük felaketidir. Belleklerde kalan iki Erzincan deprem fotoğrafı ise ilgi çekicidir. İlkinde, 116 bin 720 yıkık bina yanında, sağlam yapı olarak görülen Erzincan Halkevi’dir.

Rejimin kültür simgelerinden Halkevi, dimdik ayakta durmaktadır. Çünkü Cumhuriyet, deprem ülkesi olmanın bilinciyle dayanıklı binaların yapılmasını denetleyen tutum takınmıştır.

Yıkılmayan devlet binası, bu anlayışın simgesidir. İkinci fotoğraf, Cumhurbaşkanı İnönü’ye; ıstırap ama güvenle yaslanan bir kadını göstermektedir. Yurttaşın tavrında, devleti temsil eden İsmet İnönü’nün kişiliğinde bu facianın ancak devlet kudretiyle çözülebileceği inancı yansımaktadır.

1939 yılından 60 yıl sonraki 1999 Marmara ve dünya ölçeğinde karşılaşılan depremlerin neden ve sonuçları üzerinde yapılan irdelemeler; tehlike veri ve bildirimlerine karşın aldırışsız kalan, doğayı tahrip ederek güçsüz kılan insanoğlunun yanlışlıklarını göstermektedir.

Bağışlanamaz suçlar ve deprem:

Canlı varlıkların fiziksel ve kimyasal anlamda etkilendikleri ortam, yaşamdır. Bu ortam ise cansızlarla birlikte “çevre” olgusunu yansıtır. Canlı ve cansızların kendi aralarında ve fiziksel çevreleriyle ilişkileri sağlıklı gelişmelere izin veriyorsa, doğal (ekolojik) denge sağlanmış demektir. Ama çevreyle bilinçsizce oynayan insan, doğal dengeyi bozmaktadır.

Yaşam sürdürülen coğrafyaya karşı bağışlanamaz “çevre katliamları” insanlarca düzenlenmektedir. Nehir yataklarında evler kuran veya çıkarsal doymazlıkla ormanlara saldıran ya da kalitesiz barınaklar inşa eden, zehirli atıklar saçan yine insanlardır.

Silah denemeleriyle dirençsiz toprak altları oluşturmak, deniz, göl ve akarsuları, toprak ve havayı kirletmek de insanlığın işidir. Ozon tabakası delinmiş, ekosistem bozulmuştur.

Türkiye, dünyadaki büyük deprem kuşaklarından “Alp-Himalaya” üzerindedir. Depremler ülkemizde Avrasya ve Afrika kıtaları arasındaki tektonik süreçlere bağlı olarak oluşan diri faylar boyuncadır. Anadolu’nun yer aldığı levha, Avrasya’nın dar bölümüdür.

Ülke yüzölçümünün yüzde 60’lık kısmı faal, yüzde 42’lik parçası da birinci derece deprem kuşağındadır.

Gölcük kaynaklı 17 Ağustos 1999 Marmara depremi; 45 saniye süreli ve 7.4 büyüklükteki etkiyle 18 bin 243 kişinin canına mal olmuştur. 48 bin 953 yaralı vardır. Hasarın saptanmasının güç olduğu deprem, 150 km. uzunluğunda yüzey kırığı oluşturmuştur.

Marmara kıyılarında deniz, 100 m. karaya girmiştir. İzmit Körfezi’nden Bolu- Düzce havzasına doğru uzanan Kuzey Anadolu Fay Zonu’nun yüzey kırık segmentleri 4 m. yer değiştirmiştir. Deprem, başta Kocaeli olmak üzere Sakarya, Bolu-Düzce, Yalova, İstanbul, Bursa ve Eskişehir illerini kapsamıştır.

Sorun ve öneriler:

Depremde mevcut su sisteminin arıza görmesi, arıtma ünitelerinin onarılamayacak şekle dönüşmesi, su temin ağının zararla karşılaşması ve kaynakların yetersizliği görülmüştür.

Atık sular, sivrisinek, böcek gibi hastalık yapan faktörlerin yüzeysel ve yeraltı su kirlenmeleri, çöplerin toplanması başlıca konular olmuştur. Gölcük’e bağlı ‘AKSA’ fabrikasının zarara uğramasıyla “akrilonitril” adı verilen kimyasal madde, kitlesel zehirlenmeler yaratmıştır. ‘TÜPRAŞ’ yangını, tehlikeli kimyasal atıklar yaymıştır.

Tarihsel miras zedelenerek yüzyılların uygarlıkları zarar görmüştür. Yolların yetersiz kalmasıyla birlikte ulaşım duraklarken, haberleşme kaynakları da işlevlerini yitirmiştir.

Ailelerin parçalanması, ruhsal bozukluklar, enkaz kaldırma ve inşaat için uzak yörelerden gelerek yerleşenlerle uyumsuzluk ve medya haberlerinin verdiği gerginlikler gözlenmiştir.

Marmara l999 depremi üzerindeki yüksek lisans tezimizin hazırlık safhası, l yılı aşkın sürmüştür.

Yerel ve genel yönetimlerden görevlilerle, bilim adamları, basın ve mimari kaynak yetkilileriyle görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Buna göre; öncelikle sağlıklı “imar planları” yapılması gelmektedir. “Makro bölgelendirme” projeleri tamamlanmalıdır. Yerel zemin yapılarına bağlı eş ivme, eş şiddet ve deprem tehlikeleri haritaları üretilmelidir.

Eğitimli kamu görevlileri

Bölgede alınacak kayıtlarla, depremin maksimum ivmesi ve kuvvetli yer eylem süreci görülebilir. Topografik ve sıvılaşma etkisi belirlenebilir. Deprem dalgasının uzaklıkla olan ilişkisi saptanabileceği gibi, güvenli istatistiklere sahip duruma gelinebilir.

Ağır hasar mevkilerinin kent planlamalarında yeşil alanlara çevrilmesi kesin bir zorunluluk taşımalıdır. Hasar saptamalarında; az ve orta hasarlı binalar birbirlerine karıştırılmıştır. Eleştirilen ehliyetsiz bakanlık elemanları yerine, eğitimli kamu görevlileri gerekmektedir.

Hızlı ve çarpık kentleşme, gecekondulaşma, plansızlık ve denetimsizlik Türkiye’nin alın yazısıdır. Yerel ve genel yönetimlerin oy kaygıları içinde verdikleri ödünlerle onulmaz yaralar açılmıştır. Ödüncülük giderilerek, çıkarcı politikaların yerini bilimsellik almalıdır.

Olay yerine hızlı ulaşım ve müdahale senaryoları ayrıntılı şekilde hazırlanmalıdır. Deprem sigortasının uygulanabilirliği sağlanmalıdır.

Devletin; nüfus artışı, göçler, bölgeler arası dengeler ve yerleşim ilkelerinden elde edilecek verilere bağlı bir “ulusal strateji” belirlemesi gerekmektedir. Sadece “yaraları sarma” söz konusu olamaz. Bu, olsa olsa “kadercilik” olur.

Sonuç:

“Yaşamda en gerçek yol gösterici bilimdir, fendir” diyen Atatürk, ne dereceye kadar izlenmiştir? Türk halkı, bilimden yana nesnel devlet siyasetlerine gereksinim içindedir.