Zülfü Livaneli'den 'Huzursuzluk'

Zülfü Livaneli’nin yeni romanı “Huzursuzluk”, Lessing’in “Bilge Nathan” adlı önemli yapıtını anımsatıyor. “Huzursuzluk” ile “Bilge Nathan” arasındaki belirgin koşutluklar var. Hegel’in belirlemeleriyle Livaneli’nin yazınsallaştırdığı ‘harese’ kavramının benzerlikleri ise metne derinlik katıyor.

25 Şubat 2017 Cumartesi, 21:58
Abone Ol google-news

Lessing ve Hegel’den Livaneli’ye aydınlanma ülküsü

Livaneli, “Bu topraklarda niçin sürekli kan akıtılmaktadır? Neden insanlar birbirini yemektedir? Niçin sürekli azınlıklara, güçsüzlere saldırılmaktadır?” gibi soruları, Huzursuzluk adlı romanının ‘Kendi Kanıyla Sarhoş Olmak’ bölümünde estetik bir duyarlılıkla anlatılaştırır. Yazarın burada dışlama, boyun eğdirme, yok etme gibi güdülerin arka alanını yaşlı bir bilge olan Mardinli Fuat Amca ve Ezidi Şeyh Seyda’nın ağzından anlatımı, estetik niteliği ve çağırışım gücü çok yüksek bir etmendir ve okurun ilgisini artıran bir öğedir.

Livaneli’nin anlatıya kattığı biri Müslüman, diğeri Ezidi olan iki yaşlı bilge, bana Lessing’in Bilge Nathan adlı önemli yapıtını anımsattı. Huzursuzluk ile Bilge Nathan arasındaki belirgin koşutluklar ya da izleksel benzerlikler vardır. Her iki yazar da anılan yapıtlarında değişik dönemlerde dinsel tolerans-toleranssızlık sorunsalını büyük bir yetkinlikle yazınsallaştırmıştır.
 
İNSAN NİÇİN KENDİ KANIYLA SARHOŞ OLMAYA EĞİLİMLİDİR?

Huzursuzluk’ta Mardinli Müslüman bilge Fuat Amca’nın anlatımıyla, “Bu topraklar böyledir, kan hiç eksilmez, ölmeyince kan kesilmez. Neden mi? Buralarda adet böyle,” onun için. Hele namus meselesi söz konusu olunca “kimsenin aklına silahtan başka bir şey gelmez.” Günaha, harama “uçkur çözenler” de bağışlanmaz. Ağabey kardeşini öldürür. Öldürmenin günah olduğunu düşünmez ama “yüzünü Kâbe’ye dönmüş adamı öldürmek günahtır” der. Livaneli’nin bu bölümde yaşlı ve insancıl bilgenin ağzından anlattığı şiddet, zulüm ve öldürme olayları, insanın nasıl, ne kadar kıyıcı olabileceği konusunda ibret vericidir.

Bu topraklarda yaşanan kıyıcılık ve öldürümlerin bir nedeni sayılan “harese”, romandaki anlatımla, Arapça eski bir kavramdır; “hırs, haris, ihtiras, muhteris” sözcükleri buradan türemiştir. Çölde develerin çok sevdiği bir diken vardır. Develer “gördükleri yerde o dikeni koparıp çiğnemeye başlarlar. Keskin diken devenin ağzında yaralar açar; o yaralardan kan akmaya başlar. Tuzlu kanın tadı, dikeninkiyle karışınca bu, devenin daha da hoşuna gider. Böylece yedikçe kanar, kanadıkça yer; bir türlü kendi kanına doyamaz ve engel olunmazsa kan kaybından ölür deve. Bunun adı haresidir… Bütün Orta Doğu’nun âdeti budur; tarih boyunca birbirini öldürür; ama aslında kendini öldürdüğünü anlamaz. Kendi kanının tadından sarhoş olur” (s. 46).

Peki, niçin Ortadoğu’da insanlar kendi kanına doymaz, kendi kanından sarhoş olur? Neden bu konuda yeterli bir eleştirel öz-sorgulama yapılmaz? Yoksa eleştirel öz-sorgulamayı engelleyenler, dış güçler veya üst akıl mıdır? Eğer böyleyse bu bölgenin insanları, dış güçlerin, üst aklın oyuncağı mıdır? Livaneli romanda bu soruları bazen açıkça dile getirir, bazen duyumsatır; olası yanıtların ipuçlarını verir, gerisini ise okura bırakır. Ben bir edebiyat bilimci ve okur olarak söz konusu soruların olası yanıtlarının ipuçları için Hegel’e de başvurulabileceğini, böylece iç ve dış bakışı bir araya getirerek daha tutarlı çıkarımlar yapılabileceğini umuyorum.

Livaneli’nin Huzursuzluk’ta dile getirdiği Ortadoğu insanına ilişkin bu nitelemelerle, Hegel’in Doğu imgesi arasında benzerlik bulunduğu söylenebilir. Hegel, Batı’nın Doğu’ya bakışını belirleyen filozoftur. Bu nedenle, Livaneli’nin Huzursuzluk’ta yazınsallaştırdığı “harese” kavramı, Hegel’in konuya ilişkin belirlemeleri kapsamında irdelenebilir.
 
DOĞUDA İSTENÇ VE BİLİNÇ ÖZGÜR DEĞİLDİR

Hegel, Felsefe Tarihine İlişkin Dersler adlı yapıtının ‘Doğuyu ve Doğu Felsefesini Ayırmak’ (1) ara başlığı altında Doğuluyu ve Doğu tinini şöyle değerlendirir: “İstencin bitimliliği, Doğulunun özyapısıdır, onda istenç bitimlidir; henüz genelleşmemiştir. Bu nedenle, (Doğu’da) sadece efendi-uşak ilişkisi vardır. Bu da despotizmdir. Korku bir başına yönlendirici ulamdır (kategoridir). İstenç, bu bitimliden bağımsız değildir; çünkü düşünme henüz kendisi için özgür değildir. Özgürlük, bitimlide olmamak, özerklikte olmaktır.”

Görüleceği üzere, Hegel, Doğulu insanın istencini “bitimli, süreksiz” olarak nitelemekte, bireyin özerkliğinin bir göstergesi ve dışa vurumu olan bu istenç süreksizliğinin efendi-uşak ilişkisi yarattığını düşünmektedir. Hegel’in sözünü ettiği istenç bitimliliği, Doğulu insanın özgürlük bilincini de belirlemektedir. İstenci bitimli bireyin özgürlüğü de sınırlıdır. Ayrıca, istencin genelleşmemesi ve korku, Doğulu insanın düşüncesinin özerkleşmesini engellemektedir. Bu yüzden, Doğu’da düşünce özgürleşememekte, insan bağımsızlaşarak bireye dönüşememektedir. Özgür ve özerk bireye dönüşemeyen insan da kıyıcılıktan kurtulamamaktadır. Hegel’in belirlemeleriyle, Livaneli’nin yazınsallaştırdığı “harese” kavramı benzerlikleri ortadadır.
 
EZİDİLER, İNSANLIK AĞACININ KIRILMIŞ DALIDIR

Romanda Fuat Amca’nın ağzından anlatımla, insancılık ve tolerans simgesi olarak kurgulanan roman figürü Hüseyin’i vuran da "kanlı toprakların, kanlı teşkilatı” olan IŞİD adlı canavarlar örgütüdür. Dolayısıyla, Hüseyin de “harese” kurbanı olmuştur. Öte yandan, Arap kökenli, Mardinli bu Müslüman bilge de önyargılardan uzak değildir. Ona göre, Ezidiler “şeytana tapanlardır”. Ezidiler, hem Müslümanlar hem de Hıristiyanlarca şeytana tapanlar olarak nitelendirilir. Ezidiler, Süryani manastırı Deyrulzafaran’ın altında “dört bin yıl önce yapılmış bir Güneş Tapınağı vardır. Oraya dua etmeye giderler. Bunların inancına göre, Tanrı ve yedi melek vardır. Baş melek de Melek Tavus’tur, onların söyleyişiyle Tavuse Melek.” Bu baş melek, 'ben ateşten yaratıldım, insan topraktan; ona secde etmem, o bana secde etsin', dediği için cennetten kovulmuş. İşte şeytan lafı buradan” çıkmıştır (s. 47).
Livaneli romanda geçmiş ile şimdiyi, insanlık ile insanlık-dışılığı, sevgi ile sevgisizliği, acımasızlık ile merhameti, kısacası, insanı bir olanaklar varlığı olarak tasarımlar ve insana özgü her türlü karşıtlığı, çok sesli bir müzik tadında harmanlar. Bu anlayışla dünyanın öbür ucundan, Amerika’dan bir başka meleğin, Birleşmiş Milletler İyi Niyet Elçisi Angelina Jolie’nin göçmen ve sığınmacı kamplarını ziyaret etmek için gelişini de anlatıya katar. Bu ziyaret, gazeteci İbrahim için çok iyi bir fırsattır çünkü yaşadıklarını mesleğiyle de bütünleştirebilecektir.

Angelina Jolie, İbrahim’in düşüne girer: Romandaki anlatımla, bu melek, İbrahim’e “nemli, parlak gözleriyle” bakıyor; insanları büyülüyor. İbrahim, ona, Ezidi kadının kendi eliyle “köşesine siyah ve kırmızı iplikle Melek Tavus” işlediği mendili uzatıyor. İbrahim anlatmak için çırpınıyor: Ne olur bana inanın! Herkesin sandığı gibi, Ezidiler şeytan değil, “güneşin çocukları, üç dağın çocukları, kelamın çocukları. Kutsal kitapları Mushafı Reş, yani Kara Kitap kayıp olduğu için artık sadece sözler var ellerinde, soydan soya aktardıkları sözler.” Bu yüzden, “kelamın çocukları, sözün çocukları deniyor onlara. Zulüm gördüler, soyları kurumak üzere” (s. 69). Livaneli, romanın anlatıcısı Mardin ve Arap kökenli gazeteci İbrahim’in düşünde Angela Joliye söylediği bu sözler, ‘Kelamın Çocukları’ adlı bölümde Ezidi yaşlı bilge Şeyh Seyda’nın ağzından da yazınsallaştırır. Böylece sorunu ve soruna ilişkin eleştirel bilinç oluşumu birlikte anlatılaştırır.  
 
AYDINLANMA ÜLKÜSÜ

Livaneli’nin Huzursuzluk’ta romana içkinleştirdiği “sözlü aktarım” geleneği sadece Ezidiliğe özgü değildir. Ayrıca, bir dine inananlar arasında diğer dinlere inanları dışlama, kötüleme ve hatta yok etme eğilimi, tarihin hemen her döneminde ve değişik yoğunluklarda görülür. Aynı Livaneli gibi insancıl bir duyarlılıkla, benzer izlekleri ve düşünceleri yazınsallaştıran ve Aydınlanma ülküsünü edebiyata uyarlayan yazarlardan biri de Lessing’tir.

Lessing “bütün göksel dinler aynı düzeyde hakikat ve aynı düzeyde yanlıştır” anlayışını, Bilge Nathan’da (1779) tolerans ve insancılık ülküsünü bağlamında yazınsallaştırır. (2) Bağnazlığı, baskıcılığı ve kıyıcılığı eleştirmek amacıyla Yahudiliğin, Hıristiyanlığın ve Müslümanlığın temsilcilerini Kudüs’te buluşturur. Yapıtın başkahramanı Yahudi tüccar Nathan’dır. Selahaddin Eyyubi, İslam’ın temsilcisi Doğulu bilge bir hükümdar olarak serimler. 

Kürt kökenli bu hükümdar, Nathan’ın bilgeliğini sınamak için, Nathan’a “Hangi din, İslam mı, Hıristiyanlık mı, Yahudilik mi daha iyidir?” diye sorar. Nathan, şöyle bir yüzük öyküsüyle soruyu yanıtlar. Çok eski zamanlarda adamın birinin çok değerli bir yüzüğü ve aynı düzeyde sevdiği üç oğlu varmış. Bu baba, oğullarından hiçbirini gücendirmemek için, aslından hiç ayırt edilemeyen iki yüzük daha yaptırtmış ve hangi yüzüğün hakiki olduğunu söylemeksizin, üç oğluna da birer yüzük vermiş. Babalarının ölümünden sonra üç oğuldan her biri gerçek yüzüğün kendisine verildiğini ve bu nedenle gerçek mirasçı ve ailenin başı olduğunu savlamış. Sahte yüzükleri gerçeğinden ayırabilecek bir yargıç da bulunamamış.

Lessing'in Nathan'ın ağzından anlatımıyla, “(Dinler) gerekçeleri bakımından ayırt edilemezler çünkü tümü öyküye, diyesi, yazılı ya da sözlü aktarıma dayanır. Öykü (ya da sözlü aktarım) ise yalnızca sadakat ve inançla kabul edilebilir. Peki, insan, kimin sadakati ve inancından en az kuşkulanır? Elbette, kendisininkinden! Ben babama, senin babana inandığından daha az inanabilir miyim? Ya da bunun tersi? Ben atalarımın yalanlarına karşı çıkmadan, senden, atalarının yalanlarını cezalandırmanı isteyebilir miyim? Ya da bunun tersi? Aynı şey Hıristiyanlar için de geçerlidir. Öyle değil mi?”

Bilge Nathan’dan aktardığım bu alıntı, söz konusu yapıtın özünü ve tolerans sorunsalını dile getirmektedir. Lessing’in çok bilge bir tutumla gündeme getirdiği asıl konu, bütün göksel dinlerin sözlü aktarım veya öyküleme yoluyla inananlara bildirilmiş olmasıdır. Her öyküleme veya dilsel aktarım, aktaran tarafında kurgulanır. Bu nedenle, her türlü dilsel aktarım özneldir. Her öykü veya anlatım, oluşturulan bağlam ve güdülen erek doğrultusunda yapılan sözcük seçimi ve sıralamasıyla tasarımlanır ve gerçekleştirilir. Dolayısıyla bu açıdan bakıldığında, her üç göksel din de ilgili peygamberler ve izleyicileri tarafından inananlara aktarılmıştır.

Mahkemeye başvuran üç oğul gerçek yüzüğün sahibi olduğunu öne sürer. Yargıç şöyle konuşur: “İçinizden ikisi en çok kimi sever? Hadi, söyleyin! Susuyorsunuz. Yoksa her biriniz en çok kendisini mi seviyor? Öyleyse, üçünüzde aldatılmış aldatıcısınız. Üçünüzün yüzüğü de hakiki değildir. Hakiki yüzük belki de yitmiştir. Yitiği gizlemek için babanız üç yüzük yaptırtmıştır. Babanız hepinizi de aynı düzeyde sevmiştir. Sizler çekişmek yerine, onun önyargısız, çıkarsız sevgisi konusunda birbirinizle yarışın!”

Lessing'in bütün dinlere inananların uyumu ve bütünleşmesi düşüncesi ve Huzursuzluk’taki Hüseyin, İbrahim, Fuat Amca ve Şeyh Seyda’nın düşlediği gibi, “tatlı bir çılgınlık”; bu çılgınlığın “tatlı gerçekliğe” dönüşmesi ise doyumsuz bir düştür. Ancak düşün gerçekleşmesi, Livaneli’nin bilgece yazınsallaştırdığı “harese”nin aşılması gerekir. Evet, insanlık dallara bölünür. Bu olağan, hatta kaçınılmazdır ama önemli olan insanlık ağacının hiçbir dalını kırmamaktadır. Zülfü Livaneli’nin Huzursuzluk ile yaptığı çağrı da budur. İnsanlar, her hangi bir din adına fanatik bir öldürücü olmak yerine, insanlaşmak amacıyla Lessing ve Livaneli’nin santsallaştırdıkları gibi, inancının ötelerine ulaşmayı denemeli ve yalın insan olmakla yetinmelidir.
 
Huzursuzluk / Zülfü Livaneli / Doğan Kitap / 160 s.
 
1- Onur Bilge Kula (2010): “Batı Felsefesinde Oryantalizm ve Türk İmgesi”; Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul
2- Lessing’in yapıtlarında Doğu, İslam ve Türk imgesi için: Onur Bilge Kula (2011): “Batı Edebiyatında Oryantalizm”; Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul