Acıyı, eksiği, yarayı bağ eyleyen öyküler!

Yazarın bir fikri var. “Başka türlüsü mümkün”ü duyumsatıyor hikâyelerinde. “Biz bize yeteriz” de diyor ayrıca. Eylem Ata Güleç’in Uzak Değil’deki (YKY) öykülerinde de kahramanlar uzaklardan, bilinmeyenden gelmeyecek.. “Kahramanlar bizleriz” diyor. Anlatıcıyı da, tanıklığı da kendisi üstleniyor. Salondan bakıp sokağı yazmıyor. Neyi nereden anlatıyorsa, kendisi de tam orada duruyor.

18 Eylül 2021 Cumartesi, 00:01
Abone Ol google-news

Eylem Ata Güleç’in on üç öyküsünden oluşan kitabı Uzak Değil, “Kalıntılar” öyküsüyle başlıyor. İç diyaloglarla başlayan öyküdeki, ismi anılmadan yaratılan yönetici karakteriyle “Bugüne kadar kurulan ilişkileri unutun.. artık böyle,” der gibi yazar.

“İyi”yi bilinçten arındırıp ortaya koymak istiyor Güleç. “İyiliği” bir seçenek olarak değil, “canlı” olma hali olarak sunuyor ve bir cevher gibi karakterlerine işliyor.

Karakterlerinin ve olayların tarihsel sürecini, anımsayışlar ve parçacıklar şeklinde veriyor. “Anlatılan zamanın öncesi vardı, bu yıkık duvarları birileri yıktı, biz yıkıntıdan önce de buradaydık” anımsatmasını da sıklıkla yineliyor.

Yeni Bağlar öyküsündeki, “Kibirle sarsılıp hafıza kuyusuna düşenlerle birlikte birbirini hiç tanımayan insanlar arasında da yeni bağlar kuruluyor.” (s.24) cümlesi okuyucuyu aynı yerde durmaya ve düşünmeye davet ediyor.

“İki bina arasındaki gölgelikte mantar toplayan kadın tanıdık geldi” (s.21) cümlesiyle başlayan ve Fatma ile Aliye’nin belirsiz bir zaman karşılaşmasıyla gelişen öykü sonuyla da şaşırtıyor.

Eylem Ata Güleç, ayrıntının güzelliğini nazikçe dokunduran ve anlatısındaki yumağı nazikçe çözdüren bir yazar. İlk öyküsündeki güllü pijamaya geri dönüşü, nakışlı patiskanın koldan yaralı bacağa geçişi gibi…

Sonra “İncirin İnancı” öyküsünde yarattığı şefkat duygusu da etkileyici: “Birkaç parça eşyayla okulun bahçesinde… Zeki abi sırtında yatakla geçti… evlerin çoğunun duvarları yıkıktı… sokağa çıkma yasağı başlayacaktı… biz zaten sokakta sayılırdık.” (s.9)

Hikâyelerinde, toprağı ıslak mezar kenarlarından, damları bitişik evlerden, iki bina arası gölgeliklerden, kapıcı dairesinden, kapısı kilitli küçük odadan, kapı girişindeki sarmaşıktan, dosyaların, klasörlerin, rafların ortasından, duvardaki delikten, yol üstündeki kafeden yaşantılara şefkatle, iyilikle işliyor dilini.

Bir parça ekmeğe uzanan elleri, yaşaran gözleri, kendilerinden esirgenen lokmalara öfkeleriyle karakterlerini de sahici ve doğuştan iyi yaratıyor Güleç.

Her bir öyküsünde kişilerini yokluğun, fakirliğin ortasından anlatsa da damaklarına bir tat bırakmayı başarıyor. Adeta “açlıktan ölmeyeceğiz,” diyor.

İkişer incir, paylaşılan dut, tandır ekmeğiyle içilen çay, biraz ekmeğe uzanan el, ekmek arası tavuk döner, cepten çıkan şekerler, oruç bozan bir parça çikolata, damda çitlenen karpuz çekirdekleri, kapıya fırlatılan bir paket muzlu gofret, suya ıslanan bir avuç nohut, üzerine kaş göz çizilen mandalina gibi, öykülerinde yer alan unutulmayan çeşitli tatlara yer vermesi de gerçekliği ayrıca güçlendiriyor.

Son olarak kitaba da adını veren “uzak”lığın elbette mesafe anlamında değil gözlerimizi yumarak memleketin doğusunu batısından ‘uzak, çok uzak’ eylediğimiz bir uzaklık olduğunu da belirtelim...