Söylenceden çağdaş romana... Adnan Binyazar’ın yazısı...

Çiğli Belediyesinin 2020’de Fakir Baykurt Roman Ödülünü, Amasanga / Bir Başka Adıyla Amazon adlı yapıtıyla (Literatür, 2020) Turan Ali Çağlar kazandı. Bir açıdan kültürel, bir açıdan anlatı yanı ağır basan bu romanda, Anadolu kadınının, Hititlerden Frigyalılara, Selçuklulara, Osmanlıya, Cumhuriyet dönemine uzayan uzun bir süreçte, nice çilelere katlandıktan sonra kölelikten kurtulup özgürleştiği anlatılıyor. Amasanga düşünsel yanıyla da, kadının çağdaş Türkiye’de nasıl güçlenip varlığını toplumsal yaşamda kanıtlayarak, bilimde, sanatta, eğitimde, politikada başarıya erdiğinin öyküsüdür.

31 Ekim 2021 Pazar, 00:02
Abone Ol google-news

AMAZON / AMASANGA

Amazon, Yunanca mazos (memesiz) sözcüğünden türemiş. Söylencelere göre Farsçada adları hamazan (savaşçılar) diye geçen Amazonlar, rahat yay ve mızrak kullanabilmek için sağ memelerini keserlermiş. Metinlerde geçen A-Ma-Sanga ise, “tanrıça Ma’nın kızı ya da hizmetçisi” demek.

O dönemde orta büyüklükte bir kent olan Tokat’taki Komena tapınağında altı bin din görevlisinin çoğunluğunu Amazonlar oluşturuyormuş. Zile’de, Kayzeriyya’da (Kayseri), Evenüs ya da Avanos (Nevşehir’in Kızılırmak kıyısındaki bir ilçesi) ve Sulucakarahöyük’te de Ma tapınakları varmış.

Kitaptaki bilgiye göre Ma dişidir. Döllemeden öte bir işe yaramayan erkeğin hükmü geçmez onun yanında. Tohumu aldıktan sonra onun karnında büyür canlılar, o doğurur, besler ve büyütür. Bir adı da Toprak Ana’dır.

Amazon söylencesinden başlayıp, üzerinden binlerce yıl geçmesine karşın kadına yönelik baskı, kadınların direnciyle önlense de, insanın değer yitimine uğradığı toplumlarda hemen her gün, gazetelere kadın öldürümlerinin (katlinin) yansıması, bu o ilkelliğin günümüzde de sürdüğünü gösteriyor.

Turan Ali Çağlar, Amasanga’da, söylencelerde toprağı kabartıp tohumu büyüterek bolluğu bereketi sağlayan bu kadınların çağdaş dünyanın yaratılmasında gösterdiği direnci temeline oturtmak için, neredeyse ancak ütopyalarda rastlanacak tarihsel olaylar yaşatıyor.

Bu olayların geçtiği dönemlerde direngen yönüyle yansıttığı Anadolu kadınıyla, onları koruyan kişileri de iyi romanlara özgü gerçekçi gözlemlerle canlandırıyor.

ANADOLU KÜLTÜRÜ

Kazılarda Greklerden, Romalılardan kalan yapı yerlerine, yontulara çokça rastlansa da, kimi arkeologlara göre, müzelerimizi daha çok Hititlerden, Frigyalılardan kalanlar oluşturduğundan Türk kültürünün kökenleri Anadolu topraklarında aranmalıdır.

Dilimizin temel kaynağı sayılan Kök Türk Yazıtları ise Orta Asya’dadır. O döneme göre gelişmiş bir dilin ürünü olan destan, öykü, tarih özellikleri taşıyan Dede Korkut anlatıları ise Türkiye’nin doğusundaki bölgelerde yaygındır.

Dilimizin, dolayısıyla düşüncemizin gelişiminde büyük etkisi olan Kaşgarlı Mahmut’un Divânü Lugât’it Türk’ü, Yusuf Has Hacib’in Kutadgu Bilig adlı kitapları, Orta Asya’dan Anadolu’ya dilsel bir akışım olduğunu gösterir.

Osmanlı döneminde Arapçanın, Farsçanın işgaline uğrayan Türkçenin gelişiminde duraksamalar olmuşsa da, Cumhuriyetle gerçekleştirilen dil devrimi, yaratılan dil bilinciyle gerek yazın, gerekse bilim diline gelişim yolları açmıştır.

Cumhuriyet, topraklarımızı, insanımızı değil, dilimizi, düşüncemizi de yabancı dillerin boyunduruğundan kurtararak bağımsızlaştırdı. O nedenle düşünce gericileri ne denli çabalasa Türkiye’yi Arap ülkelerine benzetemeyeceklerdir...

KÖLELİKTEN ÖZGÜRLÜĞE

Amasanga’da adları “Çiğdem çiçeği” anlamına gelen Hititli Antahsum’dan, Vanessa’ya, Mahmure’ye, içinde yaşadığımız çağın erdemli öğretim üyesi bilim kadını Doç. Dr. Çiğdem Kızılırmak’a, kadının nice savaşımlardan sonra özgürleştiği anlatılıyor.

Kölelik döneminde yalnızca beylerin paşaların eşleri, kızları gözetilirken bağımsızlığına kavuşan Türkiye Cumhuriyeti’nde çömlekçinin kızı, ülkemizin kök kültürünü araştıran öğretim üyesi olmuştur!

Çiğdem Kızılırmak İpekçi anlatıyor:

“Avanos’ta doğdum, üniversite yıllarıma kadar orada yaşadım. Avanos’un ortasından geçen caddede çömlek dükkânımız var. Babam dükkânın arkasındaki izbe atölyede çömlek yapar, annem bu çömlekleri satar. Ankara Üniversitesi’nin arkeoloji bölümünde okudum.

Bitirdiğimin ikinci haftasında Sakarya kıyılarına gezmeye gitmiştik. Tapduk Emre’nin dergâhına rast gelmişiz. Dergâhın yıkık duvarları altındaki kikloplardan (kiklop, harçsız duvarların örgüsünde kullanılan taş) oranın çok daha eski, kutsal bir mekân olduğunu anladım.

Frigya döneminden kalma bir tapınaktı ki Tabduk Emre o kutsallığın üzerine konarak inancının yayılmasını kolaylaştırmıştı. Oraya iki kez daha gidip araştırdım ve o çalışmamla yüksek lisans tezimi verdim.”

Hocası, çivi yazısıyla yazılan Hititçeyi, klasik arkeoloji eğitimi görenlerin çözmesinin zor olduğunu belirtse de Çiğdem Kızılırmak İpekçi onu da başarır.

KÖK KÜLTÜR

Turan Ali Çağlar romana giriş yaptıktan sonra, Hitit, Frigya, Selçuklu, Beylikler, Osmanlı, Cumhuriyet dönemini anlatmayı, olayı yaşayanlara bırakıyor.

Onlar kölelik döneminden söz ederken, kadın olsun, erkek olsun, kölelerin, ancak beceriliyse bağışlanıp serbest bırakıldığı üzerinde duruyorlar.

Çiğdem Kızılırmak İpekçi örneğinde olduğu gibi, Cumhuriyet döneminde, kişi başkalarının kayırmasıyla değil, yaratıcılığıyla bilimde, sanatta başarı gösterince özgürleşiyor.

Arkeoloji, eskiyle yeni arasındaki bağlantıyı somut verilerle kuran bir bilim dalıdır. Romanda olay, sona doğru, gerek dışarıda, gerekse ülkede yetişen arkeologlar arasındaki dayanışma ile “Amasanga Sempozyumu”nda yoğunlaşıyor.

Böylece insanın tarihsel serüveni bağlamında Anadolu kök kültürünün kaynaklarına inilerek, cinsiyet ayrımı gösterilmeden insana bilimde, sanatta gelişim olanakları yaratılıyor.

Bu yazıyı yazarken, Mustafa Balbay’ın, Ankara’nın başkent oluşunun 98. yıldönümüyle ilgili yazısına rastladım. Balbay, Atatürk’ün, Ankara’yı başkent yapmasını, kentin üç bin yıllık tarihine, o topraklarda Hititlerin, Frigyalıların, Selçukluların yaşamış olmasına bağlayarak açıklıyor.

Yazıyı sonuçlandırırken, Amasanga’nın, üniversitelerin edebiyat fakültelerinde yüksek lisans ya da doktora tezi hazırlayanlara iyi bir kaynak olacağını da anımsatayım...