Eşik Anı: Ağrı’da bir Irmak dökülüyor, duyuyor musunuz? - Roşan Orhan
Konuk Yazarlar
Son Köşe Yazıları

Eşik Anı: Ağrı’da bir Irmak dökülüyor, duyuyor musunuz? - Roşan Orhan

11.06.2026 04:00
Güncellenme:
Takip Et:

Öğretmenin kaleminde ders değil; dayanma mürekkebi bırakan düzen...

İnsanın en korkulu anı nedir? Her şey ortaya çıktığında üstünü örttüğü an mı yoksa tam sıyrıldım derken ansızın yüze vurulduğu an mı?

Bunu en iyi zorbalar bilir. Arkasına aldığı güçlerle zamanın adamı olanlar bilir. Kıskıvrak yakalanmak ve köşeye sıkışmak nedir bilmezken henüz güç zehirlenmesi yaşayan kötüler bilebilir.

Her yıkım gürültülü değil, sessizliğin de etkili yıkımları var.

En çok da bunu fark ettiğimizde yoruluruz:

Çoğu şey “büyük bir patlama” ile yıkılmaz; yavaş yavaş aşınır. Bir cümleyle, bir bakışla, bir sessizlikle…

Ağrı’da bir Irmak dökülüyor, duyuyor musunuz?

Bizim ülkemizde oluyor bu. Üstelik içinde birçok çocuğun sevgisiyle.

Öğretmenlik nerede aşınır?

Bir gün sınıfa girersiniz, defteriniz tamamdır, planınız hazırdır, niyetiniz temizdir.

Fakat kapının ardında sizi bekleyen şey sadece bir ders değildir.

Bir kurumun tüm görünmeyen gerilimidir.

Bir idarenin “idare etme” adı altında çoğu zaman baskıya dönüşen dili.

Sert bir dildir o: kayaya sürtün bakalım dişlerinizi.

Bir meslektaşın omzunuza değil de rekabetin gölgesine yaslanan hali.

Siz o oyunun içinde bile değilken üstelik.

Kendi içinde halledemediği meselelerin günah keçisi olarak sizi belirlemesi.

Korku diğer adı; gün yüzüne çıkabilecek ihmallerin, eksikliklerin ve yetersizliğinin rekabet kısrağında durulacağını zannetmesi.

Meslektaşının önüne geçme arzusu, insanın kendi geride kalmışlığından kaçma biçimidir.

Çünkü rekabet çoğu zaman başkasıyla değil; insanın içinde eksik kalan yanıyla ilgilidir. Kişi olduğu yerde sayarak, kıyaslamalarla başarısını ve değerini ispata çalışarak bir yere varamaz.

Meslektaşına kendi parmağını sallamaya cesaret edemediği için üzerinde yönetimin baskısını hissettirerek kendi yetersizliğini aşamaz. Bu yaklaşımlarla öğrencisinin ve meslektaşlarının gözünde içsel korkuları olan ve bunu bastırmak için çabalayan biri olmaktan ileri gidemez.

İş birliği yapmak yerine suçlandığını düşünen, inkâr yoluna giren, sorunun kaynağını okulda, sınıfta hatta öğretmende arayan velilerin de yüklerini taşıyor bu öğretmenlerimiz. Bir velinin çocuğunu değil, kendi kaygısını sınıfa bırakması.

Sevilmemiş çocukluklarını, zorba davranışlar sergileyecek kadar çocuklarına hak tanıyarak yumuşatacak veya bastıracak inanca sahip olması... Ve siz bütün bunların ortasında hâlâ “öğretmeye ve ilham olmaya” çalışırsınız.

Oysa bir toplum, öğretmenini yorduğu kadar geleceğini yorar.

Yıpratıcı olan budur: iyi kalmaya çalışmak.

İyi kalmak her şartta yıpratıcıdır, demiyorum. Bu kısmen doğru ama eksik bir tarafı var. İyi kalmak tek başına yıpratıcı değil; iyi kalmanın karşılık bulmadığı, sınır koymanın mümkün olmadığı ortam yıpratıcı. Yani mesele erdemin kendisi değil, erdemin korunma biçimi.

Çünkü sistem çoğu zaman iyi kalmayı ödüllendirmez. Hızlı olmayı, uyum sağlamayı, sessiz kalmayı, sorun çıkarmamayı ödüllendirir. Bugün sosyal medyada “şakşakçı öğretmen” olarak adlandırılan yönetimin sadık ilan ettiği “benim öğretmenim” kategorisinde olan liyakatin sokağından geçmemiş öğretmenler!

Öğretmen; düşündüren, sorgulayan, sorgulatan, ilham veren, yaratıcılığın çizgilerini uzatan... İşte bu yüzden sürekli bir gerilim alanında tutulur. Türkiye’de öğretmenlik, çoğu zaman bir meslek değil; bir dayanma pratiğine dönüşür. Dayanmak… idare etmek… sürdürmek…

Bu fiiller, bir süre sonra insanın içini kemirir. Eksiltir. Bir noktadan sonra öğretmen şunu sormaz bile: “Nasıl daha iyi öğretebilirim?” Onun yerine şunu sorar: “Bugünü nasıl atlatırım?”

Bir şeylerin kırılma sesini duydunuz mu? O duyduklarınız bugünle başlayan yarına taşınan umut. Çünkü bir meslek “atlatma” diline dönüştüyse, orada artık gelişme değil; sadece hayatta kalma gücü vardır.

O hayatta kalma halinin içinde en ağır şey ise yalnızlıktır. Kalabalıklar içinde yalnızlık. Meslektaşlar arasında yalnızlık. Hatta en çok da okulun içinde yalnızlık. Böyle bir düzende yorgunluk kişisel bir şey olmaktan çıkar, kolektif bir iklim haline gelir. Ve bu iklimde en çok yananlar, en çok emek verenler olur.

Çünkü sistem, en çok şikâyet edenleri değil; en çok taşıyanları tüketir.

Ve bazen bir öğretmenin taşıdığı yük, ancak yokluğunda görünür olur.

Henüz mesleğinin başında olan Ağrı'nın Hamur ilçesinde görev yapan öğretmen Irmak Ayşe Koparan'ın ardından kamuoyuna yansıyan tartışmalar da bize bunu yeniden hatırlattı.

Ölümünün ardından çalışma koşullarına, yalnızlaşmaya, baskıya ve mobbing iddialarına ilişkin çok sayıda soru gündeme geldi. Olayın bütün yönleriyle aydınlatılması elbette soruşturma makamlarının görevidir. Bizim vicdanımız da bunun peşini bırakmayacak.

Ancak geride kalan bir soru hepimizin ortak sorusudur:

Bir öğretmen yardım istediğinde onu gerçekten kim duyuyor?

Çünkü tükenmişlik çoğu zaman bir anda gelmez. İnsan bir günde yıkılmaz. Görülmeyen baskılar, duyulmayan şikâyetler, ertelenen çözümler ve sürekli söylenen o cümle:

“Biraz daha idare et öğretmenim.”

İnsanın içinden sessizce parçalar koparır.

Olması gereken bir öğretmenin ardından üzülmek değil; hâlâ hayattayken öğretmenin sesini duyabilmek.

Ve günün sonunda geriye şu soru kalır:

Bir öğretmen, bütün bu yüklerin arasında neyi koruyabilir?

Belki sadece öğrencinin gözündeki heyecanı.

Ancak o da giderek zorlaşır. Gürültü arttıkça, baskı çoğaldıkça, kurum dili sertleştikçe o bakış bile bulanıklaşır. Tüm bu karanlık tabloya rağmen bir gerçek değişmez: Bu ülkede eğitim hâlâ öğretmenin omzunda durur. Kurumlar vasat, sistem eksik kalır, yapı aksar, yönetim değişir…

Ancak sınıfa giren kişi yine öğretmendir.

Ve belki de en büyük çelişki burada gizlidir:

En çok yıpranan, en çok ayakta tutandır.

Sessizce.

Görünmeden.

Kendi içinde eksilerek.

İlgili Konular: #öğretmen