Hakmana ya da cumhuriyet üzerine
Ali Apaydın
Son Köşe Yazıları

Hakmana ya da cumhuriyet üzerine

11.06.2026 04:00
Güncellenme:
Takip Et:

Ön not: Bu diyalog, “Hakmana ya da ‘kimsesizlerin kimsesi’ üzerine” adlı yazımın devamıdır. Bir bütünlük için ilk diyalogla birlikte okunmasını öneririm.

***

Ekhekrates: Phaidon, sen o gün orada mıydın? Sokrates’in Hak Ana’yla vedalaştığı o son ziyarette? Kimler vardı yanınızda, az mıydınız, çok muydunuz?

Phaidon: Oradaydım, Ekhekrates. Hem de en yakınında. Çok değildik elbette, ama az da değildik. Kriton vardı, Simmias, Kebes, Platon, ben ve birkaç genç daha.

Ekhekrates: Söyle bana o halde. Hak Ana, giderken ne dedi? Sokrates, onunla son kez neler konuştu? Duydum ki, cumhuriyetin temeli üzerine konuşmuşlar. Doğru mu?

Phaidon: Doğru. Ama anlatması kolay değil. Çünkü konuştukları, bildiğimiz konuşmalara benzemiyordu hiç. Hem bir ara Hak Ana, “Dur, Sokrates ben de senin gibi konuşayım” deyip öyle şeyler söyledi ki, bu söylediklerini unutmamak için gençler, vedalaştıktan sonra yanlış bir şey hatırlamayalım diye kelimesi kelimesine ne söylediğini bellettiler birbirlerine.

Ekhekrates: İyice merak ettim şimdi, anlat, Phaidon. Tam başından anlat, kim ne demiş, kim nerede durmuş, kim ne zaman susmuş. Hiçbir şey atlamadan anlat.

Phaidon: Endişe etme, Ekhekrates. Öyle bir belledim ki o günü, tek bir şeyi atlamadan, hepsini tek tek anlatacağım sana.

Ekhekrates: Hadi anlat. Anlat ki, ben de başkalarına anlatayım bu büyük vedayı.

***

Phaidon: O gün, kendisi akşam yola çıkmak istediği için ikindi zamanlarında vardık Hak Ana’nın yanına. Kapısını çaldığımızda açtı hemen. “Geldiniz mi gençler. Geldin mi, Sokrates” dedi.

Sokrates: Geldik Hak Ana, geldik. Vedalaşmadan ayrılmak yakışmaz dost olana. Gidiyorsun demek, getirip bıraktıklarım yeter diyorsun bizlere?

Hak Ana: Gitmeyip de ne yapayım Sokrates? Baksana, sabah akşam kendimi taşıtır oldum sizlere! İnsan dediğin yük taşımalı, yük olup taşınmamalı öyle. Hem... bıraka bıraka…

Bu anda Sokrates hemen sözünü kesti: “Sakın o ağzına gelen sözleri ses edip var etme, Hak Ana! Kulaklarımız işitip kirlenmesin haksız ve yanlış olanla! Sen, koskocaman bir soru bırakıyorsun buralara. Ellerine bak! Şu nasırlı ellere bakıyorum da, bu eller, bir ömür ne işler gördü, o koskocaman soruyu kendi başına nasıl emeklerle ördü?

Hak Ana: Gene deli deli konuşuyorsun Sokrates! Ne iş görecek, bu eller? Tütün dizdi, ocak yaktı, yemek yaptı. Takmışsın bir soruya, “soru örmek” de ne demek? Ellerle yorgan örülür, kazak örülür, yelek örülür... Soru mu örülür hiç?

Sokrates: Örülür elbette! En güzel sorular ellerle örülür! Ama şimdi dur, dinle. Veda etmeden, tam şimdi burada, bir şey daha sormak istiyorum sana. İlk tanıştığımızda “kimsesizlerin kimsesi” olan cumhuriyeti konuşmuştuk. Şimdi, bu veda anında, cumhuriyetin temelini sormak istiyorum sana. Sence cumhuriyetin temeli nedir?

Hak Ana: Başladın gene, Sokrates! Ben mi söyleyeyim bunun ne olduğunu? Bilmem, Sokrates, ben böyle şeyler bilmem... Sen de bilirsin ama, düğün olur, dernek olur; birileri en baş köşelere oturur, uzun uzun bunları konuşur. O onu yapmış, bu bunu yapmış derler. O öyle olmalı, bu böyle olmalı derler, dururlar. Benim gibilerse ne baş köşelerde oturur, ne de böyle şeyler konuşur. Zaten benim gibilerin böyle konularda diyebileceği bir şey de yoktur.

Sokrates: Ama sen de düşünmez misin bu konuşulanları? Bir şey demek istemez misin hiç? Hem, hiçbiri de gelip sormadı mı sana, “Hak Ana, sen ne diyorsun bu konuşulanlara?” diye.

Hak Ana: Soranlar oldu elbet... Olmaz mı hiç! Azdılar, ama bu az olanlar önce gelip bana hâl hatır sorarlar, sonra konuşanları susturup, senin yaptığın gibi, benim dediklerimi dinletirlerdi onlara.

Sokrates: Şimdi de bunu yapalım işte! Senin hâlini hatırını soranlarla konuştuğun gibi konuş bizimle de. Onlara nasıl diyorsan, bize de öyle de. Hadi söyle, cumhuriyetin temeli nedir, sence?

Hak Ana: Ne diyeyim, Sokrates. Dilim dönmez ki pek. O insanlara ayıtabildiğim kadar söz ayıttım ben. Ama şimdi, sen, “soru, soru” deyip duruyorsun ya, birinde, benim en küçük olana, bir hocası demiş “Bir sorun gibi değil bir soru gibi yaşamalısın” diye. Çocuğum da bana anlatırken, “Sen, bu sözden ne anlıyorsun, Hakmana?” diye sorduydu.

Sokrates: Sen ne dediydin Hak Ana?

Hak Ana: Bir şey diyemedim elbette. Ama sonra kendi kendime düşündüm epey, “Ben bir soru muyum, yoksa bir sorun muyum?” diye.

Sokrates: Soruyu nasıl da yüklenmişsin hemen! Sonra?

Hak Ana: Sonra bildiğim pek çok sorun olduğunu ama tek bir soru dışında hiçbir soru bilmediğimi fark ettim.

Bu anda, bütün gençler kıpırdanmaya başladı. Hepimiz birden heyecanlanmıştık. Öyle ki, Kriton’la Platon, Sokrates’ten önce “Tek bir soru mu? Neydi o tek soru?” diye atıldılar hemen. Sonra Simmias’la Kebes, bizlere el edip durdurdu.

Sokrates: Gördün mü, nasıl heyecanlandırdın bizleri! Söyle hadi, Hak Ana, neydi o tek soru?

Hak Ana: Ne olacak, Sokrates! O az olanların bana sorduğu soruydu elbet. Hâl hatır sormak dışında hiçbir soru bilmem ki ben!

Sokrates: “Hâl hatır sormak”, demek. Benim bildiğim tek soru hâl hatır sormak, diyorsun...

Hak Ana: Dur, Sokrates, sözümü kesme şimdi! İzin ver, ben de senin gibi konuşayım biraz. Cumhuriyetin temelini sordun bana. Ben de diyorum ki sana; cumhuriyetin temeli hâl hatır sormaktır, hâlden anlamaktır! Sen olur olmaz sözleri birbirine katıyorsun ya öyle, bekle de ben de katıp karıştırayım biraz. Cumhuriyetin de bizim gibi elleri vardır, Sokrates. Bu eller tutar benim gibilerin ellerini. Ama o elleri kırmaya çalışanlar olur hep. İşte bu elleri kırmaya çalışanlar güçlendi miydi bir, yıllarca bu ellerin ne yapıp ne yapmadığını, neyi yapıp neyi yapmaması gerektiğini o uzun uzun konuşanlar var ya, işte onların çoğu zorluk gördü mü kaçan, fırsat buldu mu ihanet edenlere dönüşür hemen! Ben bu yüzden pek dinlemem onların çoğunu, çoğuna hiç güvenmem. Bak işte, ben gidiyorum ya şimdi, benim gibiler gidiyor ya şimdi; cumhuriyetin ellerini, ayaklarını kırmaya çalışanlar doluşuyor yine etrafa. O bilmedikleri tek bir şey olmayanlar, nasıl daha iyi korkacaklarını konuşuyorlar şimdi. Oysa benim gibi hiçbir şey bilmeyen, korkuyu ne bilsin! Dedim ya hem ben hem de benim gibiler sadece hâl hatır sormayı, hâlden anlamayı bilir. Bu yüzden zorluk gördük mü kaçmayız biz, bir olup, birlik olup var kalırız yine. Ne olursa olsun hep var kalmayı biliriz sadece. Kuşkusuz hiç de gizli, hiç de özel bir bilgi değildir bu. Ama çok önemli, çok derin bir bilgidir. Ancak sanma ki, bilmiyorum senin sözü nereye getireceğini! Cumhuriyetin temeli dediğin şeye “adalet” derler elbette. Adını biliyorum. Ama adalet dediğin, çok büyük çok değerli bir sözdür. Oysa hâl hatır sormak küçük, küçücük bir söz! Doğrusu ben ne cumhuriyeti ne de adaleti bilirim. Gerçekten de hayatım boyunca bir kez olsun, “Adalet nedir? Cumhuriyet nedir?” diye düşünmedim hiç. Hiç kafa yormadım böyle şeylere. Ama bir yaşlıya, bir çocuğa, bir muhtaca gidip “Bir ihtiyacın var mı?” diye sormasını hep bildim.

Sokrates: Demek bu son günümüzde, adaletin, cumhuriyetin temelinin ne olduğunu değil de nerede olduğunu gösteriyorsun burada olanlara! Haklısın galiba Hak Ana, nerede olduğunu bildikten sonra, ne olduğunu bilmekten kolay ne olabilir ki?

Hak Ana: Bilmek değil, Sokrates, yapmak! Yapmadıktan sonra bilmenin ne faydası var? O uzun uzun konuşanların çoğunun, konuştuklarının bir tekini bile yapmadıklarını gördüm ben. Bunun aksine birçok şey yapıp yaptıklarının bir tekini bile konuşmayanları da gördüm. Ben sana sorayım şimdi, bunların hangisi daha doğru, daha güzel, daha iyi olandır, söyle bana Sokrates?

Sokrates: İşte senin bu sorun, benim tüm sorularımı yutuyor, Hak Ana! Elbette, yapanlar diye yanıt vereceğim sana. Çünkü yapanlar olmasa Hak Ana, senin gibiler olmasa, ne o düğün dernekler kurulur, ne de oralarda oturup o konular konuşulur. İşte bu yüzden, Hak Ana, sen ve senin gibiler cumhuriyetin en gizli ama en sağlam temelisiniz! Sizler olmadan cumhuriyet de adalet de sadece birer sözcükten ibaret kalırdı. O çok konuşanlar, boşluğa sözcükler savurup adalet diye diye adaleti, cumhuriyet diye diye cumhuriyeti yıkarlardı. Yıkamıyorlar ama, baksana nasıl da yükseliyor senin ve senin gibileri görüp işiten gençlerin sesleri! Cumhuriyet de adalet de konuşulduğu kadar var olmaz çünkü, onlar için bir şeyler yapıldığı, yaşandığı kadar var olur! Ve onlar, yapıyor, çok güzel şeyler yapıyor Hak Ana!

Sokrates’in bu sözlerinden sonra Hak Ana birden sustu. Bu sefer, onu daha önce gördüğüm her seferkinden daha kararlı görünüyordu. Sonra: “Beni yine çok konuşturdun, Sokrates” dedi. “Gitmeliyim artık. Aslında sadece, doğrusunu yanlışını bilmem ama, ben de bir şeyler yaptım deyip vedalaşmak istemiştim sizlerle. Sözler uzadı gitti bak nerelere? Söyle bana, Sokrates, sizler için, buralar için, ben de bir şeyler yaptım mı gerçekten? Beni nasıl anacaksınız arkamdan?”

Sokrates: Yaptın, Hak Ana, yaptın! Hem de en zor olanı yaptın! Kimsenin senin gibilerin yapmadığını sandığı şeyi, kimseye söylemeden yaptın! Cumhuriyet kitabının, adalet kitabının en okunaksız ama en doğru satırlarını yazdın!

Hak Ana: (Hafifçe gülümseyerek) Sokrates, dedim ya kaç kez. Okuma yazma bilmem ben.

Sokrates: Bilmezsin. Ama senin hayatın, senin gibilerin hayatı, bir ülkenin en okunması gereken metnidir. Kalemsiz, kağıtsız yazılan metinlerdir bunlar!

Hak Ana: Tamam, tamam yeter, Sokrates. Zeytin ağaçlarının gölgeleri kalkmak üzere, iyice karanlık olmadan çıkayım yola. Hadi, vedalaşalım artık.

Sokrates: Vedalaşalım, Hak Ana, vedalaşalım. Artık getirip bıraktıklarınla baş başa kalalım.

Bu anda Kriton dayanamayıp ağlamaya başladı. Simmias ve Kebes’in de gözleri dolmuştu. Bütün gençler güçlükle yutkunuyordu.

Sokrates: Ne yapıyorsunuz, yolcuya yol olanlar? Eskiler, bir insanın duru sözlerle uğurlanması gerektiğini söyler. Susun, kendinize hâkim olun! Tek tek vedalaşın Hak Ana’yla.

Hak Ana, bir şey demedi. Yavaşça ayağa kalkıp her birimize tek tek sarılıp vedalaştı. En sonunda da Sokrates’le kucaklaşıp yola koyuldu. Gelenler bir bir dağılmaya başladı. Bu sırada Sokrates ve Platon sabitlenmiş gözlerle ağır ağır uzaklaşan Hak Ana’ya bakıyordu. Benimle birlikte onların bu hâlini fark eden Kebes’le Simmias, “Sokrates, Platon! Siz gelmiyor musunuz?” diye sordular. Sokrates, “Hayır, ben biraz daha kalacağım. Siz gidin. Platon, sen de git. İzin verin ufukta kayboluncaya kadar tek başıma bakayım Hak Ana’nın son adımlarına” dedi. Platon önce ayrılmak istemedi. Ama Kebes’le Simmias onu kolundan tutup çektiler. O da diretmedi fazla. Ve ben, ben de Sokrates’in bu istediğine saygı duyup neler konuşulduğunu unutmamak için hatırladıklarını birbirlerine doğrulatan gençlerle birlikte geri döndüm... İşte böyle, Ekhekrates. Bütün konuşulanlar ve olanlar buydu. Böyle gitti bu bilge kadın aramızdan.

***

Not: Tümüyle hayal ürünü bir gerçek olan bu diyalog; kimsesizlerin kimsesi cumhuriyeti besleyip büyüten, cumhuriyet olan bütün Hakmana’lar ve onların getirip bıraktıkları o tek bir soru için kaleme alınmıştır. 7 Haziran 2026’da hayata veda eden Fatma Uğur-Apaydın’la birlikte her birine saygıyla...

İlgili Konular: #Socrates