‘Faşizm budur’ hissi
Nilgün Cerrahoğlu
Son Köşe Yazıları

‘Faşizm budur’ hissi

05.07.2026 04:00
Güncellenme:
Takip Et:

“Tatil budur hissi” diye bir reklam sloganı var ya...

Ben sık sık bundan böyle “Faşizm budur” hissi ile yaşıyorum.

Haziran sonu, Roma’nın tarihi “Pantheon Meydanı”na bakan kahvelerinden birinde oturuyorum.

Yan masada orta yaşta üç erkek, ellerinde purolar ve buz gibi beyaz şaraplarıyla konuşuyorlar:

“Gelecek seçimde (2027’de!) ben Vannacci’ye oy vereceğim” diyor biri.

“Ben de!” diyor öteki: “Gerçi Nazi ama çok akıllı ve doğru şeyler söylüyor.”

Vannacci dedikleri şahıs İtalyan sağının en tehlikeli, yükselen yeni yıldızı.

Meloni iktidar koltuğunda sağ uçtan merkeze yöneldiği için ideolojik sağ; kadın başbakana giderek burun kıvırıyor ve rotayı sağa, daha sağa, daima daha sağa kıvırıyor.

Roberto Vannacci, İtalyan sağ yelpazesinin en uç noktasındaki lider.

“Tersine Dünya” isimli “best-seller” bir kitap yazdı ve 2026 başında “Ulusal Gelecek/Futuro Nazionale” (FN) isimli bir parti kurdu.

Altı ayda 100 bin üyeye kavuşan FN, roket gibi yükselerek yoklamalarda yüzde 7’lere ulaştı.

“Kendisini üstün bulan etnik ulus ya da kültürün, diğerleri üzerinde tahakküm kurmaya hakkı vardır” şeklinde cümleler kurmaktan kaçınmayan, asker kökenli, paraşütçü bir general olan Vannacci, göçmenler ve eşcinselleri hedefe koyuyor. Kadınlara ayrımcılıktan kaçınmıyor, AB değerlerinden nefret ediyor.

Yan masadaki purolu adamlar Vannacci’nin tam da bu profiline övgü düzüp “remigrasyon” deyimiyle ifade edilen “göçmenleri geri postalamak” politikalarını alkışlıyorlar.

Yetmiyor.

Bu köşede adını tekrarlamak istemediğim yersiz yurtsuz bir etnik grubun gerekirse “yok edilebileceklerini” (!) savunuyorlar. Söz edilen grubun, yan masaların da duyabileceği şekilde, “kendileri dahil, kimseye yararı olmadığından” dem vuruyorlar.

1930’LAR ALMANYA’SI GİBİ 

Bu noktada kendimi artık 1930’lar Almanya’sında hissediyorum ve hesabı ödeyip kalkıyorum.

Yolda bir başka kahvenin kapısında o güne değin hiç görmediğim bir ilanla karşılaşıyorum:

“Bu barda kimseyi din, ırk, cinsel eğilim, fiziki, sosyo-ekonomik koşullar ya da herhangi bir nedenle ayrımcılığa tabi tutmayız.”

“Demek böyle açık ayrımcılık yapılan kahveler var ki kapıya bu tarz bir ilan asma gereksinimi hissedilmiş” düşüncesinden kendimi alıkoymuyorum.

Yan masalara reklam edercesine ulu orta faşist sohbetlerin yapıldığı kahveden 10 dakikalık yürüyüş mesafesindeki küçük “Piazza di Firenze/ Floransa Meydanı”na ulaşıyorum. 16. yüzyıldan kalma görkemli “Firenze/Floransa Sarayı”nda bir Umberto Eco sergisi ile karşılaşıyorum.

Dante Alighieri kültür merkezine ev sahipliği yapan binadaki sergi, son büyük İtalyan entelektüeli ve düşünürünün anısını taçlandırıyor.

Çok prestijli bir kurum olmasına rağmen, böylesi bir serginin yalnız entelektüellerin uğrak yeri olan bir mekânda değil de Roma’nın daha görünür meydanlarından birinde düzenlenmiş olması gerektiğini aklımdan geçiriyorum.

Sonra kahvedeki konuşmayı anımsayıp “Buna da şükür!” diyorum.

Ölümünün onuncu yılı vesilesiyle akademik mecralarda anılan Umberto Eco, faşizm tehdidi ve tehlikesini bundan 30 yıl öncesinde, Berlusconi’nin daha ilk yıllarında gören ve de uyaran çok yönlü bir düşünür.

“Tarihsel dönemi kapanmış olsa da faşizmin zihniyet olarak her an, her yerde tekrar hortalayacağına” işaret eden Eco; “Ebedi Faşizm/Ur-Fascismo” adlı eserinde, girişte sözünü ettiğim Vannacci vakasında tanık olduğumuz tüm semptomları ayrıntılayarak irdelemişti.

Eco’nun “Ebedi Faşizm”ine eski Sağnak’larda (Bknz. 16.10.2022) uzun uzadıya yer verdiğim için burada ayrıntılarına girmeyeceğim.

Asfaltı eriten sıcaktan ve sokakta tanıklık ettiğim “Ur-Fascismo” örneklerinden illallah getirerek eve döndüğümde, kendimi TV karşısında Corrado Augias’ın “Torre di Babele/Babil Kulesi” isimli programını izlerken buluyorum.

FÜHRER İLKESİ 

90’lı yaşlarını süren, “eski İtalya” temsilcisi Augias da Eco gibi... İtalya ve İtalyanları faşizme karşı sürekli uyaran entelektüellerden biri.

Bugünkü konusu: Hitler’in mahkemeleri”

Faşizme geçişteki ilk dönemecin basının kuşatılarak salt propaganda aracına dönüştürülmesi olduğunu anlatıyor Augias.

İkinci etabın da yürütmenin koluna dönüştürülen yargının teslim alınması olduğunu hatırlatıyor.

Basın sansürüyle haklarından habersizleştirilen halk, artık kolayca yönlendiriliyor. Buna paralel biçimde de mahkemeler zapturapta alınıyor.

Führer, parlamentonun fiili biçimde işlevsiztirilmesinden (Reichstag yangınından!) sonra, yargıçları kolayca itaate zorluyor.

Buna “Führer yasası” ya da “ilkesi” diyorlar.

Kâğıt üzerinde yazılı her türlü yasa artık Führer keyfiyetinden sonra geliyor.

Mahkemeler sırf muhalifleri zorbalamak ve susturmak için kullanılıyor.

Savunma hakkı fiilen ellerinden alınıyor.

Siyasi mahkûmlar, kanguru mahkemeleri olarak anılan göstermelik yargı süreçlerine mahkûm ediliyorlar.

Hukuk, Führer siyasetinin ayrılmaz parçasına dönüşüyor ve faşizm son kertede mahkemeler aracılığıyla yerleştiriliyor.

İçim şişiyor. TV’nin düğmesini kapatıyorum.