İslamcılık çöktü

21 Mayıs 2016 Cumartesi

‘Mahalle Erdoğanlaştı’

Partiden tasfiye edilenler bundan sonra ne yapabilir? Gül’lerden, Arınç’lardan, Babacan’lardan umutlananların şansı var mı? AK Parti tabanı başkanlığa nasıl bakıyor? Yeni dönemin adı nedir?

Yazar Levent Gültekin: “Tasfiye edilenler, Erdoğan Cumhurbaşkanı olunca parti bize kalır, o zaman işleri düzeltiriz, davaya zarar vermeyelim, düşüncesindeydi. İslamcılık çöktü. Mahalle Erdoğanlaştı.”

 Portre: Levent Gültekin

1972, Ardahan doğumlu. Lisans eğitimini Anadolu Üniversitesi Kamu Yönetimi’nde, yüksek lisansını Selçuk Üniversitesi Uluslararası İlişkiler’de tamamladı. “Şatafatlı Mağlubiyet-İslamcıların İktidarla İmtihanı” kitabında İslamcı hareketteki yolculuğuna dair izlenimlerini de aktarıyordu. Gültekin, Yeni Şafak, Star ve Cine5’te yöneticilik yaptı. Halen Diken.com.tr’de köşe yazarlığı yapıyor.

-“2011 ile medyanın, bürokrasinin, parti kadrolarının Akitleştirildiğini, Gezi’den sonra tasfiyenin başladığını” söylediniz. Yeni Şafak çizgisindekiler “yenilikçiliği” muhafaza etmek istiyordularsa neden biat ettiler?

Çünkü dönüşüm bir gecede olmadı. Erdoğan’daki bu çıkışların anlık tepkiler olduğunu düşündüler. İşlerin bu aşamaya kadar geleceğini hesap edemediler. Böyle olacağını söyleyenlere “Erdoğan düşmanı” diyerek kulak tıkadılar. Diğer taraftan iktidardan elde ettikleri kazanımlardan da kolayca vazgeçemiyorlardı. Tasfiye edilmeseydiler büyük ihtimalle küçük itirazlarla yetineceklerdi. Onlar da iktidar sayesinde kötülüklere ortak oldular.

Mesela Kabataş meselesi gibi akıl almaz olaylarda Erdoğan’ın yanında durmaktan imtina etmediler. Bu durum ister istemez onları körleştirdi. Ne zaman tasfiye edildiler, o zaman meselenin ne olduğunu görmeye başladılar.

Bir umutları vardı: “Bir şey olacak, Erdoğan bir aşamadan sonra bu tarzdan vazgeçecek. Bu nedenle davaya zarar verici, gidişatı yıkıcı bir çıkış yapmayalım.” Ya da “Erdoğan, Cumhurbaşkanı olunca parti bize kalır. O zaman işleri düzeltiriz” düşüncesiyle hareket ediyorlardı. Bu gidişatın ilk farkına varan Abdullah Gül’dü. O da iktidara, “dava”ya zarar vermeyeyim, tabanın tepkisini çekmeyeyim diye yeterli tepkiyi göstermedi.

-Tasfiye edilenler ne yapabilirler bundan sonra?

Tasfiye edilenler eski çizgilerine geri dönmeye çalışıyorlar. Fakat gidecekleri bir yer yok. Çünkü İslamcılık çöktü. Mahalle toptan Erdoğanlaştı. “Dava” Erdoğan’ın kendini kurtarma davasına dönüştü. Üstelik yenilikçi çizgiden gelip AK Parti ile yakın duran aydınlar, yazarlar, gazeteciler, siyasetçiler bu süreçte büyük yara aldılar. Çünkü üzerlerinde bir Kabataş lekesi, Gezi lekesi, 17-25 Aralık lekesi, dört bakanın yolsuzluk lekesi var.

“Bir gün partide yeniden etkinlik kazanırız” umuduyla tüm bu kötülüklerin savunucusu oldular. Onların bu umudu yani sessizlikleri Erdoğan’ın yakıtı oldu. Erdoğan daha da güçlendi, tek adam oldu. Davutoğlu’nun tasfiyesiyle beraber son umutları da çöktü. Seslerini yükseltiyorlar ama taban “lider varken konuşmaya hakkınız yok” diyor. Tayyip Erdoğan toplumu da Akit çizgisine taşıdığı yani seçmeni de kendine benzettiği için tabanda da bir etkileri yok. Çünkü taban Erdoğanistleşti.

Yüzde 35 Erdoğan'ı taşıyamaz

-O ne demek?

AK Parti tabanında bir Tayyipçiler, bir de Erdoğanistler var. Tayyipçiler şöyle bakıyor: “Delikanlı, Müslüman adam, çalıp çırpmaz, elinden geldiği kadar çalışıyor.” Bugün AK Parti seçmeninin yüzde 50’lik oyunun, bence yüzde 15-20’si halen Tayyipçi. Yüzde 30 var ki, onlar artık Erdoğanist. Gözleri Erdoğan’dan başkasını görmüyor. Ona itiraz eden herkese hain gözüyle bakıyor.

-22 Mayıs’la birlikte yeni dönemin adı ne olacak?

Tek adam medyası, bürokrasisi, partisi ve nihayetinde tek adam Türkiye’si. Shakespeare’in Macbeth’ini yaşıyoruz.

-Buradan ne çıkacak?

Tayyip Erdoğan’ın 14 yıllık iktidarı döneminde kendisine en çok zarar veren adımının Davutoğlu’nu görevden almak olduğunu düşünüyorum. Belki de bu, AK Parti’nin de çöküşünü getirecek. Tabanda “Reis, ciddi anlamda bizleri tasfiye ediyor. Yerimize yıllarca bize hakaret etmiş insanları koyuyor” tepkisi, büyük bir kırgınlık, moral bozukluğu var. Şatafatlı bir mağlubiyet yaşıyorlar. Eğer Erdoğan başkanlık referandumuna giderse bu öfke, kırgınlık Erdoğan’a bir bedel ödetecek. Benzer bir kopuş seçimde de yaşanabilirdi.

Fakat Erdoğan’ın en büyük avantajı seçmenin AK Parti yerine oy verecek kendi düşüncesine uygun bir alternatif bulamaması. Bunun için bütün Erdoğanistler can havliyle MHP kongresini engellemeye çalışıyorlar. Bir alternatif çıkarsa Tayyip Erdoğan, Erdoğanist seçmenle başbaşa kalacak. O da yüzde 30-35 kadardır. Yüzde 35 Tayyip Erdoğan’ı taşıyamaz.

Tek başına iktidarı kaybederse Erdoğan fenomeni kalmaz. Hatta Erdoğan’ın kendi de kalamaz. Diğer taraftan Erdoğan’da çevresindeki herkese karşı inanılmaz bir güvensizlik var. Yakın aile çevresinden başka kimseye güvenmiyor. Bu da onun işlerini daha da zorlaştırıyor.

-Buradan yıllar sonra dine atıf yapmayan bir AK Parti çıkar mı?

Ben bu anlamda AK Parti’nin ömrünü tamamladığı fikrindeyim. Erdoğan, Türkiye’deki ideolojik siyasetin son halkası olan İslamcılığı tüketti.

Gelinen nokta ortada; İslamcılık cennete gitmek için insanların hayatını cehenneme çeviren bir siyasete dönüştü. Erdoğan’dan sonra herhangi bir siyasi hareketin din üzerinden siyaset yapma imkânının kalmadığını, yapsa bile bir karşılık bulmayacağını düşünüyorum. AK Parti içerisinden de bu anlamda bir oluşum çıkacağına ihtimal vermiyorum.

Tayyipçiler ve Erdoğanistler

-Gül’lerden, Babacan’lardan umutlananların şansı var mı?

Babacan’ın böyle bir çalışma içinde olduğunu ben de duyuyorum. Güçlü bir karşılık bulabilirler mi, emin değilim. Ülke büyük bir felakete sürüklenirken bu isimlerden hiçbiri elini taşın altına koymadı. Toplumun bunu unutacağını sanmıyorum. Muhalif kesimden insanlar “ülke felakete sürüklenirken neden tavır almadınız” diye sorduğunda ne cevap verecekler? Onların ne muhalif kesime söyleyecek sözleri var ne de Tayyip Erdoğan’dan başka kimseyi gözü görmeyen Erdoğanistlere. Belki gidişatı durdurmaya yarayacak bir işlevleri olabilir.

-“Tayyipçiler, Erdoğanistler” ayrımınız eşliğinde soralım: “Tayyipçiler” başkanlığa ne der?

Erdoğanistler her şartta Erdoğan’ın başkanlığını destekliyorlar. Bu oran yüzde 30-35 bandında. Tayyipçiler için aynı şeyi söyleyemem. Çünkü Ahmet Davutoğlu’nun ve İslamcıların tasfiyesi Tayyipçi dediğim kesimde büyük rahatsızlık yarattı. “Tamam alternatif yok. Başka partiye oy veremiyoruz ama seni de başkan yapmayız. O kadar da değil” diyebilirler. Çünkü belirgin bir öfke var. Bu anlamda referandum Erdoğan için artık daha riskli. Sanırım bunu gördükleri için şimdilik partili cumhurbaşkanlığı modeliyle sıkıntıyı atlatmak istiyorlar. Diğer taraftan erken seçim de Erdoğan’ın önünde bir seçenek olarak duruyor.

 

‘Arınç’lar fırsatları kaçırdı’

KONDA Genel Müdürü Bekir Ağırdır: “Arınç, Gül, Babacan, bu isimler AK Parti’de bir unsurdu. O fırsatlar kaçtı. Ağırlıklarını kullanmadılar. Sürecin vebalini sırtlarında taşırken yeniden başarı alternatifi olamıyorlar.”

Ağırdır’a göre referandum sürecinde mesele başkanlık dayatmasında koyulaşırsa sonuç başka olur. Muhalefet ‘gerçekte ülkenin ihtiyacı budur’ diyen yeninin temsilcisi olur ise AK Parti referandumu kazanamayabilir.

Portre: Bekir Ağırdır

1979, ODTÜ İşletme Bölümü mezunu. Demokratik Cumhuriyet Programı kurucusu olan Ağırdır, Türkiye Sosyal Ekonomik Siyasi Araştırmalar Vakfı ve Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı yönetim kurulları üyesi. 2005 yılından bu yana KONDA Araştırma Genel Müdürü olan Ağırdır, siyasal süreçlerin analizinde her “taraf”ın görüşlerine kulak verdiği bir isim.

- 22 Mayıs kongresi neyin miladı?

Artık sadece ve sadece Erdoğan’ın partisi olacak. Bir anayasa referandumunu kilitlenmiş durumdalar. AK Parti’nin başarılı dönemlerinin en önemli unsuru örgütlü bir AK Parti mekanizmasıydı. Bugün izlenen siyaset nedeniyle her tüketici ile birebir ekrandan ilişki kuran bir deterjan ya da bir çikolata markasının iletişimi gibi bir diyalog içinde. Medya ve iletişim sektörlerindeki hâkimiyet ve denetim gücü kullanılarak devasa bir algı operasyonu yürütülüyor.

Cumhurbaşkanı o nedenle her gün televizyona çıkıp konuşmak zorunda. Seçmen-aidiyetler- cemaatler-örgüt-yönetim ilişkisi aradaki bağları kaldırarak lider ve bireyler ilişkisine dönüşüyor giderek. Aradaki bağların eritilmesine, siyaseti kitleselleştirerek bireyselleştirme, diyorum. Erdoğan seçmenine “Her türlü aidiyetini bırak, gel ve teslim ol” anlayışında. Her türlü aidiyet bağını yok ederken birey Erdoğancılaştırılıyor. Partinin yüzde 35- 38’lik çekirdek kitlesinin, hepsinin Erdoğancı olması için çabalıyor.

-AK Parti’nin çekirdek seçmeninin hepsi Erdoğancı mı?

Henüz orada değiliz. Ama oraya yakın olunduğu açık. Çünkü seçmen artık parti ile değil, Erdoğan ile ilişki kuruyor. Bu AK Parti için dezavantaj, Erdoğan için avantaj. AK Parti yeniden o mekanizmasını inşa edemez ise kendi varlığını da Erdoğan’ın varlığına bağlamış olur.

-AK Parti için ufukta ne var?

Tümüyle Erdoğan’ın tayin ettiği kadrolarla ve tayin ettiği liderle yürüyecek.

-Bu yürüyüşle nereye varılacak?

Anayasa referandumuna ya da 2019 seçimlerine. Şunu gördüklerini varsayıyorum, 7 Haziran’dan 1 Kasım’a yani yüzde 41’den yüzde 49’a gelirken, aradaki süreçteki bombalar, çatışmaya dönüş, PKK, dış aktörler ve daha birçok başka dinamik birleşince toplumda güvensizlik algısı öncelik oldu. 1 Kasım’ın sonucunu tayin eden seçmen AK Partili olduğu için değil, muhalefetin ülkeyi yönetme kapasitesini yetersiz gördüğü için yeniden AK Parti’ye oy verdi. Siyasi dağılımda kitlelerin partilerle ilişkilerindeki dengeyi muhalefet bozmaya çalışacak bir yenilenme üretmediği sürece AK Parti hâlâ bir numaralı parti olur. Bütün bu hikâye aynı zamanda 200 yıldır bu toprakların kalkınma ve modernleşme hikâyesinin ürettiği tarihsel ve sınıfsal bir sürece yaslanıyor. AK Parti halen ülkenin kaybetmiş ya da mağdur görülen kitlelerinden oy alıp iktidara geliyor.

Referandumun akıbeti

-"Sonbaharda anayasa referandumu olursa, 7 Haziran’ın tekrarı olur, Türkiye Erdoğan’ın başkanlığına vize vermez” diyenlerle mutabık mısınız?

Emin değilim. Mesele şuradan, evet gelişmeler AK Parti ve Erdoğan üzerinden okunuyor ama siyaset sonuçta rakiplerin üzerinden oynanan bir oyun. Eğer anayasa referandumu sadece başkanlık için yapılırsa sonuç başka, memleketin diğer sorunlarına da cevap üreten ama içinde başkanlık da olan bir anayasa olursa sonuç başka olur. Sadece başkanlıktan yürünürse ve mesele başkanlık dayatmasında koyulaşırsa, bu arada muhalefet de “ülkenin yeni anayasaya ihtiyacı var, asıl yeni anayasa şudur” demeden yalnızca Erdoğan’ın başkanlığına itiraz eden bir dilden kampanya yürütür ise başkanlık ihtimali çıkabilir. “Gerçekte ülkenin ihtiyacı olan budur” diyen bir öneri ile yeninin temsilcisi bir muhalefet algısı oluşur ise referandumu kazanamayabilir de AK Parti.

-“Çürüme başladı” diyen partililerin akıbetini ne tayin eder?

O camianın genel siyaset yapma tarzı soldakiler kadar hızlı ayrılma-kopma-bölünme biçiminde olmuyor. İstişare yaparak bir lider ve karar etrafında ortaklaşılıyor. Şu anda böyle bir lider adayı yok.

-Gül’lerden, Babacan ve Arınç’lardan umutlananlar?

O fırsatlar kaçtı, bu isimlerin her biri gerçekten AK Parti içinde bir unsurdu. Ama o ağırlıklarını kullanmadılar. Toplumda “bu insanlar gidişata şu tavrı koydular” diyebileceğimiz bir emare yok. Bütün bu sürecin vebalini sırtlarında taşırlarken yeniden bir başarı alternatifi olamazlar. Olamıyorlar da nitekim.

Buradaki önemli mesele belli; hep kolay ve spekülatif çözümler aranıyor. “MHP’nin başına şu gelirse, AK Parti bölünürse” çözüm önerileri hep buralardan. Çünkü AK Parti yandaşlığı- AK Parti karşıtlığı olan kutuplaşma, Erdoğan yandaşlığı- Erdoğan karşıtlığına dönüştü. Türkiye siyaseti yapay umutlarla hakiki felaketlere sıkıştı. Erdoğan bu gece siyaseti bıraksa da ülkenin sorunları var, Erdoğan bu gece başkan olsa da ülkenin sorunları yine var. Yapay umut, dediğim bu. Ama ortada hakiki felaketler var. Güneyimizde bir savaş sürüyor, Güneydoğu’da olanlar, kutuplaşma, ekonomik gerilimler meydanda. Bu yapay umut arayışından kurtulmak lazım. Erdoğan da bir yapay umut peşinde.

-Onunki ne?

Sanıyor ki başkan olunca tüm problemler çözülecek. O karar aldığında ve kararı 24 saatte uygulandığında, sonucun çözüm olacağını sanıyor. Türkiye’nin demokratikleştirmeye ihtiyacı var. Halbuki Erdoğan merkeziyetçiliği daha da güçlendirmek istiyor. Kendi zihnindeki çözümleri tek başına uygulayabileceğini ve bunun sonucunun iyi olacağını sanıyor. Siyaseti uzlaşma ve müzakere üzerinden değil, bilek bükmek, kendini kabul ettirmek vs. üzerinden okuyor.

Parçalanan ‘biz’ duygusu

Bu ülkede etnik, mezhepsel farklılıklar hep vardı. Ama Türkiye’nin hasletlerinden biri bu gerilimlerin hiçbirinin gündelik hayatta şiddete dönüşmemesiydi. Maraş ve Dersim’de yaşananlarda devletin manipülasyonu vardı. Erdoğancılaştırma sürecinde yapılanlar ve tutturulan dil gündelik hayatta zaten varolan lümpenleşme, korku gibi dinamiklerle birleşerek farklılıkların şeytanlaşmasına getirdi bizleri. Bütün bu sürecin ve Erdoğan’ın en büyük vebali budur.

Toplumun “biz duygusunun” parçalanmasındaki birçok sosyolojik ve kültürel nedenin yanı sıra en önemli siyasi aktörüdür de. Yaşananların dış dinamiklerle etkileşimini ya da Kürt meselesinin etkilerini ya da insanlığın yaşamakta olduğu daha derin krizleri görmeden, bu dinamiklerin ülkenin iki yüz yıllık kalkınma ve dönüşüm hikâyesini dikkate almadan da yalnızca AK Parti veya Erdoğan üzerinden okumak eksik olur. Böyle iken Türk siyasetçisi ya da aydını çok kısa yoldan çözüm ve analiz istiyor. Kim bilir belki bu söyleşide de kestirmeden “Erdoğan diktatör olacak” desem kimi okurlar daha memnun olacaktır. Ama yazık ki hikaye tek başına bu değil.

 

‘AKP’den dinbaz kuşak çıktı’

Prof. Dr. Tayfun Atay: “Hiçbir dönemde din bu kadar sıradanlaştırılmadı. Düzenbaz dindara dinbaz denir. Din adına dinbazlığı meşrulaştırdılar. Dini açıdan alternatifler o kadar sıfırlandı ki, çok zor bir dönemden geçeceğiz.”

AK Parti’nin kurucularından Fatma Bostan Ünsal, Bülent Arınç’ın “Eskiden bizdik, artık ben olduk” sitemine dikkat çekici bir rezerv koyuyor: “Bülent Bey’in ifadesi parti örgütlenmesi başlangıçta idealmiş sonra sapma olmuş gibi.” Atay’a göre “AK Parti’nin rakibi artık kendi içinden çıkamaz. Tayyip Erdoğan onu yok etti. Erdoğan, eşini eve kapatan bir koca gibi partiyi de kendine mahkûm ve mahpus etti. 22 Mayıs kongresi sonun başlangıcı. Gidilecek yer kalmadı.”

 

Portre: Prof.Dr. Tayfun Atay

Okan Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Başkanı Prof. Dr. Atay, kültürel kimlik, din, etnik yapı ve siyaset ilişkileri üzerine çalışan Türkiye’nin kıdemli sosyal antropologlarında biri. Atay’ın başlıca eserleri arasında “Batı’da Bir Nakşî Cemaati: Şeyh Nazım Kıbrısi Örneği”, “Din Hayattan Çıkar”, “Yaşasın Meşhuriyet Çağı”, “Göl ve İnsan”, “Türkler, Kürtler, Kıbrıslılar: İngiltere’de Türkçe Yaşamak” yer alıyor. AKP’nin siyasal performansını değerlendirdiği yeni kitabı ise yakında yayımlanacak.

 -AK Parti’nin eksen kaymasının miladı neydi?

2011 sonrası artık “yeni AKP” ile karşılaştığımız dönemin başlangıcı. Bu parti, tabii esas cemaatin emniyet ve yargıdaki gücüyle askeri-bürokratik vesayeti tasfiye etmiş, yüzde 49 oy almış, Suriye iç savaşına bulaşmış ve artık kendisini emperyal güç haline getirme derdinde. Şimdi siyasi hayatı sona eren Ahmet Davutoğlu Hoca, 2010’da eski Osmanlı topraklarındaki ülkeler arasında liderliğe soyunacak bir Türkiye’den bahsediyor, adeta bir “Osmanlı Milletler Topluluğu” ima ediyordu. Böylesi bir emperyal hedef ve yüzde 50’ye yakın oyla politikalarındaki İslami vurguyu artırdılar. Dış politikada eksen kayması denilen olay bu.

Yeni Türkiye’nin perde arkası

İçeride ise seküler toplumdaki baskının itici gücü şu: Gülen cemaati ağırlıklı olarak ülkede kültürel-politik bir muazzam İslami mobilizasyon söz konusu. CHP kıyılara sıkışmış, Anadolu’da muhafazakar yerlerde MHP ve diğer sağ partilerin esamisi okunmuyor, AKP kazanıyor. Güneydoğu’da muhafazakar seçmen dolayımıyla Kürt hareketi karşısından bir tek o var. Tam bir egemen parti. Bu ortamda başta Erdoğan olmak üzere her gittikleri yerde dindarlaşmaya dair yükselen sesler de duyulmaya başlıyor artık.

Söz gelimi, “Artık Emir-ül Müminin oldun, sen müminlerin, inananların liderisin, gereği neyse onu yap! Bak, memlekette günah yuvaları çok. Müslüman ülke böyle olmaz” gibi baskılar gelmeye başladı. Ben bunu düne kadar Davutoğlu’nun ekibinde yer alan bir genç isimden duydum. Bu dindar-toplumsal baskı, 2011 sonrası vesayet sisteminin tasfiye edilmesiyle de bağlantılı. Suriye iç savaşında Amerika’nın güdümünde Ortadoğu’da mevzi kazanma ve emperyal güç olma arzusu da eklenirse tüm bunlardan karşımıza yeni bir AKP çıktı. Bu, “yeni- AKP”lerini “Yeni Türkiye” diye satmaya çalıştılar.

-Mevcut AK Parti’den nasıl bir AK Parti çıkacak?

“Sonun başlangıcı”na imza atacak bir AKP çıkacak! Bu sona gidişin faturası sadece AKP’ye mi, onu yürüten iradeye mi, yoksa bütün topluma mı çıkar, o da ayrı konu. Ne yazık ki hepimiz için zor bir dönem yaşanacağı açık.

Evet, 22 Mayıs kongresi sonun başlangıcıdır. Gidilecek yer kalmadı. Herkesi dışlayarak, güvenlikçi politikayı çok daha sert noktalara çekerek, içe doğru daraldığı ve içe-patlama noktasına geldiği görünüyor AKP’nin. Karşımızda bir muktedire ruhlarını ve zihinlerini bağlamaya hazır bir zümre var. O benzetmeyi yapacağım:

George Orwell’ın totaliteryanizmi resmettiği 1984 romanında insanlar iç-seslerini bile ne “Big Brother”a göre ayarlamak durumundadırlar. Kendinden vazgeçme hali. Bu siyasi hareketin ilerleyişi de işte bir “Big Brother”ın çevresindeki herkesin kendi benliğine yönelik “özyıkım” yaratması noktasında.

-Yıllar önce Erdoğan’ın eski danışmanlarından Hüseyin Besli ile söyleştiğimizde “AK Parti’nin rakibi AK Parti’den çıkacak” demişti. Bu yapıdan nasıl bir rakip çıkar?

AKP’nin rakibi artık kendi içinden çıkamaz. Tayyip Erdoğan onu yok etti. AKP’nin Türkiye’deki yükselişi üç flört ile oldu demiştik. Liberallerle, cemaatle ve Kürtlerle flört. Belki dördüncü bir flörtü unuttuk: Lider, kendi eviyle flörtü, daha doğrusu muhabbeti de bozdu. Sonuçta AKP’nin içinden rakip çıkma durumu kalmadı. Erdoğan, eşini eve kapatan bir koca gibi AKP’yi de kendine mahkûm ve mahpus etti.

‘Bakara-makara’ süreci

-AK Parti’den nasıl bir dindar kuşak çıktı ya da çıktı mı?

AKP’den “dinbaz” bir kuşak çıktı. AKP dönemi bu ülkede dinin en çok rencide edildiği, ayaklar altına alındığı bir dönem oldu. “Bakara-makara”yı nasıl açıklarsınız?! Kuran’dan hareketle yakınlara iltimas geçmeyi haklılaştırmaya çalışarak ortalıkta dolaşıp ekranlarda boy gösterenleri nasıl açıklarsınız? Ensar Vakfı’nı nasıl açıklarsınız? Din, daha doğrusu kutsal ve kutsallık, hiçbir dönemde AKP dönemindeki kadar sıradanlaştırılmadı, kredi kaybına uğratılmadı ve ağır olacak ama ayağa düşürülmedi.

-Yıllar sonra dine atıf yapmayan yeni AK Parti’ler olabilir mi?

AKP dini açıdan da alternatifleri o kadar sıfırladı ki! Bir beşeri iktidar makinesi ve teknolojisi olan AKP’ye rağmen, bu “makine” karşısında din ayakta kalabilir ise yeni gelecek bir iktidarın en büyük meselesi, bu toplumda insanları hala dinde güvenilir, sığınılır, maneviyatı güçlendiren, yani insanın anlam krizini çözecek bir şeyler olduğuna ikna etmek olacak. Yazık ki en büyük problem bu olacak. Düzenbaz dindara dinbaz denir ve din adına dinbazlığı meşrulaştırdılar. Bu iktidar, dine referansla hayatın her alanına müdahale etti.

'İnşaat ya Resûlullâh’

Dine referansla hayatın her alanında çalışmalar yürüttü. Böyle yapıldığında sorun şu ki hayat hem iyi hem kötüdür, hem güzeldir hem çirkindir, hem mükemmel hem rezildir. Sen böyle yaparak, hayatın bu olumsuz yönleri, kötülükleri, çirkinlikleri, rezillikleriyle de dini hemhal ettin!.. O yüzden olumsuz, çirkin, rezil bir dolu şey, dinle ilintili şekilde ortaya çıktı.

Mesela “Bakaramakara” lar, milletin, affedersin ama, “şeyini şey etmeler”, ayakkabı kutuları, yolsuzluklar, şunlar bunlar... Sonra da ha bire 28 Şubat’lara falan göndermede bulunup eski mağduriyetlerle bugünkü pislikleri örtmeye çalışmalar! Ama ne yaparsanız yapın, ayakkabı kutularını ikna odalarına sığdıramıyorsunuz! Her köşe başına bir cami yaparak temiz inanç sahibi insanların gözlerini boyuyorlar, ama yükselen minarelerin üzerine çıkan inşaat vinçleri, AKP’nin gerçek yüzünü de, nereye yürüdüğünü de çok daha güzel yansıtıyor. Burası, inşaat vinçlerinin cami minareleriyle yükseklikte yarıştığı bir ülke haline AKP ile geldi. Cami, “Şefaat ya Resûlullâh” sesinin yükseldiği yer. AKP’nin Türkiyesi ise “İnşaat Ya Resûlullâh, hatta ondan öte “Nükleer ya Resûlullâh” seslerinin yükseldiği bir ülke.

 

‘Bizken de üç beş kişiydik’

AK Parti’nin kurucularından Fatma Bostan Ünsal, Bülent Arınç’ın “Eskiden bizdik, artık ben olduk” sitemine dikkat çekici bir rezerv koyuyor: “Bülent Bey’in ifadesi parti örgütlenmesi başlangıçta idealmiş sonra sapma olmuş gibi.”

Ünsal kritiğini şöyle açıklıyor: “‘Biz’lerin sayısı hep çok sınırlıydı. O ‘biz’lerin neden üç beş kişi ile sınırlı olduğunu, o sınırlı üç beş kişinin nasıl belirlendiğini tartışmadan, bugün ‘ben’e dönüşü tartışmak çok anlamlı değil.”

Portre: Fatma Bostan Ünsal

Yüksek lisansını Boğaziçi Üniversitesi Siyaset ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde yaptı. Georgetown Üniversitesi bünyesindeki Center for Muslim- Christian Understanding’de Türkiye ve Amerika’nın laiklik anlayışlarını karşılaştırmalı olarak çalıştı. Dani Rodrik’in “Küreselleşme Sınırı Aştı mı?”, Noam Chomsky’nin “Korsanlar ve İmparatorlar” ve Roy Mottahade’nin “Peygamber Hırkası” kitaplarını çevirdi. AKP’nin 64 kurucusundan biri olan Ünsal, Muş Alparslan Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yapıyor.

-Arınç’ların “bizdik, ben olduk” sitemleri eşliğinde soralım: Bundan sonra AK parti için ufukta ne var?

Bülent Bey’in söz konusu ifadesi parti örgütlenmesi ile ilgili başlangıçta ideal durum varmış sonra sapma olmuş gibi bir anlama geliyor. Belki tepedeki birkaç kişinin bugüne nazaran daha etkin olduğu bir yapıydı. Yani “bizler”in sayısı hep çok sınırlıydı ve kısa sürede sitemin de ifade ettiği gibi “ben”e dönüştü. Ama o “biz”lerin niye üç beş kişi ile sınırlı olduğu, bu sınırlı üç beş kişinin nasıl belirlendiği, belirleyici üç beş kişinin her dönemde değişmesinin dinamikleri tartışılmadan bugün “ben”e dönüşümünü tartışmak anlamlı değildir.

Çünkü kişiselleştirmeye götürür bizi. Yapıya odaklanmayı bu ortamda daha doğru buluyorum. Faydacı bir siyaset teorisyeni olan “hangi siyasi sistem iyidir” sorusuna John Stuart Mill’in verdiği cevap beni çok etkilemiştir: “Yöneticinin ahlakı ve kaderini mahvetmeyecek” bir siyasi sistem. İyi siyasi sistem, yöneticiler esasen iyi, hoşgörülü, namuslu olmasa da yöneticiyi öyle olmaya mecbur kılan mekanizmalara sahip sistemdir.

Partinin entelektüelleri

-Neden AK Parti tabanından ya da partiden şu ses tok çıkmıyor: ‘Yüzde yüz değil yüzde 99 biat nedeniyle tasfiye edilenler içimize sinmiyor?”

Daha önceki kopuşlar hususunda yüksek sesle eleştiri olmadığını biliyoruz ama Sayın Davutoğlu ile ilgili durum biraz farklı. Bu konuda parti tabanının değerlendirmelerini bilebilecek bilimsel bir araştırma yok ama parti tabanının bu durumu çok içlerine sindirmiş ve “normal” gördükleri kanaatinde değilim. Ayrıca Türkiye’de siyasi partilerin hepsi katılımcılık konusunda benzer kusurla malul olduğundan AK Parti tabanının da eleştirel olmasını beklemek çok doğru değil. Kendimize, fikrimize, kurumumuza güvenirken aynı zamanda kendimize yönelik “şüphe”ye yer bırakabilmek Nobel ödüllü İngiliz şair Kipling’in de dediği gibi paha biçilemez bir değerdir.

-17 Aralık sonrasını Gülen cemaati ve AK Parti arasında bir ölüm kalım savaşı olarak yorumlayan dünün “Müslüman ittifakı”, bundan sonra nasıl bir siyaset tesis eder, edebilir?

Türkiye’de her şeyin politik rüzgarlara bağlı olduğunu gösteren bir örnek de 17-25 Aralık iddianameleri sonrası yaşananlar. Varolan kanunların nasıl farklı yorumlanabileceğini, duruma uygun kanunların hemen çıkarılabildiğini, en ziyade müsaadeye mazhar grupların nasıl birden tehdit olarak görülebileceğinin bir örneğini daha yaşadık.

28 Şubat’la ilgili en unutmadığım hatıram, çok başarılı başörtülü bir öğretmen arkadaşımın şaşkınlığıydı. Bu arkadaşım bir yıl önce en başarılı öğretmen olarak ödül alırken bir yıl sonra başörtülü olması nedeniyle görevine son verilmişti. Bu durum “hukuk devleti” anlayışına zıttır. Politik rüzgarların bu kadar ani ve dramatik ölçüde değişen bir yargı ve yürütme uygulamalarına kapı açması hangi konumda olursa olsun kimse için “güvenilir”, “tahmin edilebilir” bir ortam içinde yaşamasının garantisi olamaz.

-AK Parti kendi siyasi teorisyenlerini, entelektüellerini yaratabildi mi?

Bu soruya cevap vermek çok zor. Birincisi, Türkiye’de klasikleşen bir gelenek içinde partiler kendi siyaset teorisyenlerini üretmiyorlar. Tabii ana birkaç damar var entellektüel gelenek içinde. AK Parti zaman içinde kendisinden önce de var olan ana damarların birikiminden faydalandı. İkincisi genel olarak AK Parti o kadar büyük bir çekim gücü oluşturuyor ki AK Parti’li sosyal bilimciler partide politika yapmayı bilim yapmaya tercih ediyor.

Bu da bilim insanının taşıması gereken mesafeyi yitirmesine yol açıyor. Aslında entellektüel, yani etrafının şartlandırmasından olabildiğince otonom bir şekilde hür kanaat sahibi olan ve bu durumunu daima koruyabilen anlamında alıyorum bu kelimeyi, toplum hayatımızda sürekli var olması için çaba göstermemiz gereken bir gruptur. İnsanlık tecrübesi ile ilgili olarak bizim camianın sık sık referans verdiği olay ise hür fikirli entellektüel Sartre’ın, Fransa’nın Cezayir’i işgal politikasını eleştirirken ihanet içinde, “zararlı fikirlere” sahip olduğu için göz altına alınması hususunda dönemin yöneticisi asker kökenli De Gaulle’e baskı yapılınca onun verdiği cevap, “Sartre Fransa’dır, Fransa hapsedilemez” sözleridir. Bağımsız fikre sahip alim, entellektüel gruplara davranışlarımızın bu ideale uygun olduğunu iddia edemeyiz.

Taban için dindar nesil iddiası

-Geçen 13 yılda AK Parti kendi dindar neslini yetiştirdi mi, nasıl bir kuşak geliyor?

Cumhuriyet kurulduğundan beri bir ideal toplum yaratma ideali hep olagelmiştir. Bu ideal bazen “Atatürk ilkelerini” benimsemiş, bazen “Batılı görünümlü” ve son dönemde olduğu gibi “dindar bir nesil” olarak öne sürülmüştür. Fakat devletlerin böyle bir toplum yaratabilme imkanları kısıtlıdır. Atatürk ilkelerine bağlı bir gençlik ne kadar yetiştirilebilmişse o nispette dindar nesil yetiştirme imkanı vardır, diyebilirim.

Aslında bu iddiaları AK Parti’nin kendi politik tabanını konsolide etme çabaları olarak görüyorum. Özellikle bu ifadelere karşı muhalefetin çok şiddetli tepkiler vermesi dini inaçları nedeniyle uzun yıllar baskı altında olduğunu düşünen insanların “işte bakın dindarlara, bize karşılar” anlayışını bir kez daha pekiştirmiş ve tabanın bütünleştirilmesi amacı başarıyla gerçekleşmiş olmaktadır. Bu tür zıtlıklara dayanan bir siyasetten Türkiye’nin çıkması gerektiğini düşünen biri olarak bu tür ayrımların üstesinden gelecek bir siyaset için için bence AK Parti’nin olduğu kadar muhaliflerin de yapacağı çok şey var.


Yazarın Son Yazıları

İslamcılık çöktü 21 Mayıs 2016
Abdullah Gül biliyordu 10 Mayıs 2016