Nisan ayıydı. CHP’ye kayyum aranıyordu. Bazı isimlere de öneriler götürülmüştü. Sonra bu konu operasyon odasında biraz daha tartışıldı ve CHP’ye dışarıdan bir kayyum atanmasının, Cumhur iktidarı açısından anlamsız olduğu, seçmen açısından da işe yaramayacağı değerlendirildi. Bu yüzden mahkemenin yazdığı kararın açıklanması geriye bırakıldı. Sonra operasyon odasında yapılan değerlendirmede CHP’nin eski genel başkan Kılıçdaroğlu’na verilmesi ancak tüm partiye de bir “vasi” atanması kararlaştırıldı. O vasi Ankara Bölge Adliye Mahkemesi olacaktı. Öyle de oldu.
Kılıçdaroğlu butlan gerekçesiyle iptal edilen CHP kurultayında delege oyuyla seçilememişti. Hâlâ gücünü delegeden almayan bir pozisyonda ve çok ciddi tepkilerle karşı karşıya. Bir kurultay yapmaya pek de gönüllü değil. Özel ve ekibi bu konuda kararlı, kurultay için bütün yolları zorlayacak. Ancak bunu ne Kılıçdaroğlu istiyor ne de Cumhur iktidarı. Hani beklenmiyor ya... Diyelim ki Kılıçdaroğlu bir şekilde kurultay kararı aldı. İzin verilmeyecek. En kötü ihtimal yine bir Lütfü Savaş çıkacak ve Ankara Bölge Adliye Mahkemesi’ne itiraz edecek. Kurultayın engellenmesi için her şey yapılacak. Müdahale ve karmaşanın tam boyutu bu.
Tarihe not düşülmeli. Erdoğan, İmamoğlu’ndan sonra Özgür Özel’e de yenildi. Ne yapıldıysa bir türlü CHP’nin oyu düşürülemedi, aşağılara çekilemedi. Bu operasyon bunun için yapıldı. Şimdi beklenen CHP’nin tam ortadan ikiye karpuz gibi bölünmesi. Hatta ve hatta etkili, kamuoyunun dikkatini çekecek bir ismin değil, vasatın altında bir ismin cumhurbaşkanı adayı gösterilmesi. CHP kurumsal olarak aday gösterebilir mi, şu aşamada o da çok zor görünüyor.
Bunların hepsini, MHP lideri Bahçeli’nin “CHP arınsın, temizlensin; yeni üyelerle 9 Eylül’de kurultay yapsın” sözlerinden de anlamak olanaklı. Bahçeli’nin yaklaşımı siyasi pratikte, “CHP kendini yesin bitirsin, bölünsün parçalansın” anlamına geliyor. Feti Yıldız’ın paylaşımı da bu anlayışla ters düştüğü için sildirilmiş olabilir.
Şimdi, Cumhur iktidarı, CHP’ye yapılan operasyonun sonuçlarının netleşmesini bekliyor. Bölünmenin düzeyini merak ediyor. Çünkü zamanı da bir yandan giderek azalıyor. İçeride ülke artık yönetilemiyor. Bunun bariz örnekleri gelmeye başladı. Bilgi Üniversitesi niye kapatılıp üç gün sonra yeniden açıldı kimse anlamadı. Bütün kamu kurumlarında, bütün faaliyet yazışmaları Osmanlı’nın son dönemindeki gibi gerçekleştiriliyor. Tüm kamu çalışanlarına tüm raporlamalarda güllük gülistanlık bir manzara oluşturmaları talimatı verilmiş. Çünkü yazışmaların sonucu Saray’a gidebilir. Herkes birbirini kandırıyor ama herkes aynı zamanda gerçeği de biliyor.
İktidarın dış destekçisi olarak ABD Başkanı Trump sunuluyor. İktidarın da buna çok ihtiyacı var ve Tom Barrack’ın “sevimli monarşi” modeline karşı çıkılmıyor. Emeklisini açlığa mahkûm eden Türkiye, Somali’de, Libya’da ne için asker bulunduruyor? ABD bu ülkelerde olmadığı için mi? Bu ülkelerdeki operasyonlar için ne kadar bütçe ayrılıyor? “Emeklisi açlıktan kırılan bir bölgesel güç-küresel güç adayı” mı olur? Bu çerçeveden bakınca kasım ayında bu ülkede yapılacak ara seçim, yalnızca Trump-ABD için değil, Türkiye ve diğer dünya için de kırılma dönemi olacak gibi.
Bu değerlendirmeden de kaynaklı seçimin baskın şekilde bu sonbaharda olacağı söyleniyor. Temmuzda ücretlere yapılacak zamlarla bu anlaşılır, az kaldı. Ancak nereden bakarsanız bakın; bir buçuk yıl içinde bir erken seçim var.
Kılıçdaroğlu’nun mahkeme kararıyla göreve getirilmesinin ardından ülke siyasetinin yönetimi, muhalefeti ve iktidarıyla yetmiş yaş üzeri gruba bırakıldı. Toplumun değişim dinamiği yok sayılıyor. Bu değişen seçmen sosyolojisi ile uyumsuzluğu getiriyor, sürdürülebilir değil. CHP’ye mahkeme kontrolünde uygulanmak istenen siyaset yasağı da sürdürülebilir değil. Ve siyaset, boşluk kaldırmaz.