Güneş bir gidiyor, bir geliyor. Ben de güneş kaybolunca üzerimi giyiyor, yeniden yüzünü gösterince çıkarıp atletimle kalıyorum. Sonra yine gazetelerime dalıyorum. Kıymetli akademisyenler, düşünürler, yazarlar; öğrenmeme, sorgulamama, içimde biriktirmeme büyük katkı sunuyorlar.
Böyle anlarda kendimi “hiçbir şey” olmaktan uzak, “her şey” olmaktan ise daha da uzak hissediyorum. Galiba bugünlerde en kıymet verdiğim duygu da bu. Bir kişinin “her şey” haline geldiği popülist ve otoriter liderlik çağında, insanın kendi sınırlılığını ve eksikliğini kabul edebilmesi büyük bir erdem gibi geliyor bana. Çünkü bir ülkenin en çok gereksinim duyduğu şey; her şeyi bilen, her şeye karar veren kişiler değil, denge ve denetleme mekanizmalarının etkin çalıştığı, kurumların güçlü kaldığı, liyakatin korunduğu ve ortak aklın üretmeye devam ettiği bir düzendir. Hele ki kamu görevlilerinin “emir kulu” değil, hukuka ve vicdana bağlı insanlar olabilmesi... Belki de bugün en çok eksikliğini hissettiğimiz şey budur.
APTALLAR VE HAYDUTLAR...
Tam bunları düşünürken, Emre Kongar Hoca’mın Cumhuriyet’teki köşesinde değindiği, İtalyan tarihçi Carlo Cipolla’nın Aptallığın Temel Yasaları kitabına yaptığı gönderme çarptı gözüme. Zamanlaması sanki tesadüf değil gibiydi. Cipolla’nın toplumları dört temel insan grubuna ayıran yaklaşımını aktarıyordu hoca: Akıllılar, saf-acizler, haydutlar ve aptallar. Ve özellikle şu incelikli tespitin altını çiziyordu: İnsanlar içinde, yalnızca aptallar aptal olduklarını bilmezler.
Üstelik aptallar yalnızca kendilerine zarar vermez; çevrelerine, topluma ve kurumlara da zarar verirler. Bu yüzden onlarla mücadele etmek zordur çünkü davranışlarını akıl değil, öngörülemezlik yönetir. Cipolla’ya göre toplumların yükselişi de çöküşü de içlerindeki aptalların ve haydutların oranına bağlıdır. Demokratik toplumlar geriledikçe aptalların ve haydutların yıkıcı etkisi artar. Ve bir noktadan sonra onların sayısı; düşünenlerin, sorgulayanların, liyakat sahibi insanların önüne geçtiğinde, yalnız kurumlar değil, devlet aklı da çürümeye başlar.
Hoca yazısını daha da çarpıcı bir tespitle bitiriyordu: Aptallar ile haydutların aynı anda iktidara hâkim olduğu dönemler, toplumlar için en tehlikeli zamanlardır. Çünkü biri kötülüğü hesaplayarak üretir, diğeri ise sonuçlarını kavrayamadan çoğaltır. Bir araya geldiklerinde ise çürüme hızlanır.
BİR ŞİİRİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ
Ben ise bütün bunları okuyup düşündükten sonra yine hücremin küflü duvarlarına dönmek zorundayım. Az önce güneş vardı, şimdi yeniden yağmur başladı. Zihnimde; hiçliğin, güç sarhoşluğunun ve aptallığa övgünün iç içe geçtiği onlarca düşünce dolaşıyor. Ama tam o sırada içimden harika bir şiir geçiyor. Derler ki insanlık özgürlüğü Ganj Nehri’nden öğrenmiştir. Rabindranath Tagore ise şöyle seslenir:
“Düşüncenin her korkudan azat olduğu bir ülke...
Bir ülke ki insanları dimdik,
Dünya duvarlarla bölünmemiş,
Kelimeler gönlün derinliklerinden fışkırır.
Emek kemale uzatır kollarını,
Aklın ırmağı, alışkanlıkların karanlık çölünde kuruyup gitmemiş.
Ne olurdu Tanrım!
Benim yurdum da böyle bir ülke olsa...”
Ve bazen bir şiir, demir kapıların ağırlığından daha güçlü; beton duvarlardan daha yüksek, daha inançlı olabiliyor. Tam bu inancı ve bu alacakaranlıktan çıkışı düşünürken gözümün önüne direnenlerin gücü ve umudu yansıyor tüm sıcaklığıyla...
YÜRÜ BRE HIZIR PAŞA!
Bu sürgüler altından direnen arkadaşlarıma bir selam yollayayım derken kulağıma bir türkü çalınıyor Refik Durbaş’ın dizelerinden süzülerek.
“Hücremde ayışığı, dışarıda baskı zulüm...
Kendi elleriyle kendi sonunu hazırlayanlar,
Korkunun o karanlık dehlizinde kaybolurken;
Biz burada, o küflü duvarların arasında bile
Geleceğin pırıl pırıl sabahını soluyoruz.”
Bu pırıl pırıl sabaha uyanacağız. Her baskı, her zorlama, her zulüm bu inancımı daha da artırıyor. Yürü Bre Hızır Paşa!
DOÇ. DR. BUĞRA GÖKCE
İPA BAŞKANI/SİLİVRİ