Birçok yazar ve yayıncıyla birlikte İstanbul Büyükşehir Belediyesi davasını izlemek için Silivri’deydik. Günlerden perşembeydi. Adnan Özyalçıner’den Sinan Meydan’a, Yalvaç Ural’dan Sunay Akın’a yazarlardan ve yayıncılardan oluşan 25 kişilik bir destek grubuyduk. Başı çeken Türkiye Yayıncılar Birliği Başkanı Kenan Kocatürk’e minnettardık.
Mahkeme heyeti salona girmeden önce ve salonu terk ettikten sonra yaşananlar, en unutulmaz anlarıydı.
“Sanıklar” tek tek salona alınıyordu. Her birini gördüğümüzde salonda bir dalgalanma yükseliyordu: “Anne!”, “Babacığım!”, “Yavrum!”, “Emrah başkan!”, “İnan başkan!”, “Ekrem başkan!”, “Başkanım!”...
İsimler haykırılıyor, alkışlar kopuyor, yüzlerce el aynı anda havaya kalkıyordu. Parmaklar kalp işareti yapıyor, gülümsemeler birbirine ulaşıyor, gözler konuşuyor, dudaklarımız sessizce, “Seni seviyoruz” diyordu. Yürekler, “Yalnız değilsiniz” diye atıyordu.
Demir parmaklıkların, jandarmaların, uçurumların arasında insanlar birbirine dokunamıyordu. Ama birbirlerini kucaklıyorlardı. Beden diliyle. Gülümsemelerle. Umutla...
İKİNCİ 12 EYLÜL
12 Eylül askeri darbesinden bu yana sayısız siyasi davayı izledim. İşkence davalarını. Sıkıyönetim mahkemelerini. Devlet güvenlik mahkemelerini. Ergenekon’u. Balyoz’u. Gezi’yi... Bugüne kadar sanıklarla yakınları arasında böylesine güçlü, böylesine sıcak, böylesine inatçı bir dayanışmaya tanık olduğumu anımsamıyorum.
Mahkeme başlamadan Ekrem başkan o kocaman gülümsemesiyle hem eşi Dilek Hanım’a hem tüm sanık yakınlarına hem de bizlere mesajını verdi: “Bugün sanki kütüphaneye gelmiş gibi hissettim. Herkesin kitap okuması lazım. Kitap okumayandan ne bu millete ne bu devlete fayda olur” dedi.
Sonra mahkeme başladı. Ve salonun havası değişti. Bir yılı aşkın süredir tutuklu bulunan İstanbul Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreter Yardımcısı Gürkan Akgün ilk kez kapsamlı savunmasını yaptı. “İddianame” denen şeydeki suçlamaları tek tek ele aldı. Belgelerle, tarihlerle, resmi kayıtlarla, bilgiyle her maddeyi yerle bir etti.
Çok önemli bir savunmaydı. Sadece kendini değil, mesleği şehir plancılığını, mesleğin haysiyetini, adaletin onurunu, insanlık onurunu savundu. AKP döneminde İstanbul’a yapılan ihanet, kentin siluetini değiştiren hançerler, yolsuzluklar, iftiralar, yalanlar... Lütfen tüm savunmaları okuyun. Okuyun ki rezilliği görün!
Hayır, okumakla yetinmeyin. Silivri’ye gidin! Duruşmaları izleyin!
SİLİVRİ’YE GİDİN!
Hukukçular, milletvekilleri, STK’ler, öğrenciler! Silivri’ye gidin! Bu iddianame nasıl hazırlanmış görün! Bu insanlar bir yılı aşkın süredir neden özgürlüklerinden yoksundu? İzledikçe yalnızca bir savunmayı değil, bir iddianamenin adım adım çözülüşünü görün.
Biz ne zaman böyle bir ülkeye dönüştük? Hukukun, adaletin, vicdanın böylesine örselendiği bir ülkeye... “İftira at kurtul” cehennemine, adaletin esamesinin okunmadığı bir cehenneme?
İşte bu yüzden bu davaların canlı yayınlanması istenmiyor. Çünkü milyonlar izlese gerçekler de bilinecek.
Bir toplumun adalete güveni, mahkeme salonlarının kapıları kapandıkça değil, tam tersine, o kapılar sonuna kadar açıldıkça güçlenir. Adaletin en büyük düşmanı, mahkemelerin görülmesi değil, görülmesinden korkulmasıdır.
Duruşmaya ara verildiğinde Ekrem başkan yine seslendi: “Görüyorsunuz İstanbul’un muhafızları mücadeleye devam ediyor. Namusluların namussuzlara karşı bin kat daha cesur olma mücadelesidir bu” dedi.
GERİYE KALAN
Silivri’de zulüm devam ediyor hâlâ. Oradan ayrılırken içimde kalan ne demir kapılar oldu ne de tel örgüler, barikatlar, jandarma ordusu...
Aklımda kalan, “sanık” yakınlarına yapılan zulüm. Başta Dilek İmamoğlu olmak üzere tüm o “sevgililerin” mertliği, cesareti, azmi, umudu... Onlara, her birine sarılmak istemem. İçimde büyüyen korkunç acı ve ağlama duygusu. Ve en çok da birbirine dokunamayan insanların birbirlerini yine de kucaklayabilmeleriydi. Çünkü bazen bir ülkenin en güçlü fotoğrafı, bir mahkeme salonundaki dayanışmadır.
Silivri’deki iki Türkiye vardı: Biri sevginin Türkiye’si. Diğeri iktidarı kaybetme korkusuyla her yola başvuran Türkiye. O gün Silivri’de yalnızca bir dava görülmedi; bir yanda korku, öte yanda sevgi, bilgi, liyakat yargılandı. Salondan çıkarken hangisinin daha güçlü olduğuna dair en küçük bir kuşkum kalmamıştı.