Ekonomi literatürünün en dikkat çekici kavramlarından biri fakirleştiren büyüme (immiserizing growth) teorisidir. Jagdish Bhagwati tarafından geliştirilen bu yaklaşım, bir ülkenin üretimini ve ihracatını artırmasına rağmen refahının azalabileceğini ortaya koyar.
Uluslararası ekonomik yapıyı irdeleyen her ekonomist bu konu üzerine sürekli eğilir ve çıkarımlar yapar.
Nasıl oluyor da ülke büyürken halk fakirleşebiliyor sorusunun yanıtını model ve verilerle ortaya çıkarmaya çalışır.
Teorinin ilk çıkış noktası ticaret hadleridir.
Diğer bir ifadeyle, fakirleştiren büyümenin temel nedeni dış ticaret hadlerindeki (terms of trade) bozulmadır. Yaklaşıma göre, eğer ihraç edilen malların fiyatları, ithal edilen malların fiyatlarına göre daha hızlı geriliyorsa aynı miktarda ithalat yapabilmek için giderek daha fazla üretmek ve ihracat yapmak gerekir.
Bu durumda ekonomi büyür ancak toplumsal refaha yansıyan türden değildir.
Türkiye açısından bugünkü tablo klasik anlamda fakirleştiren büyümeyi göstermiyor (her nasılsa!). Son açıklanan veriler, dış ticaret hadlerinde bir miktar iyileşmeye işaret ediyor. Burada çok dikkatli olmamız gereken nokta ise verilerin doğru sunulduğunun kabulüdür.
Ticaret hadlerinin en azından bu süreci etkilememesi akla diğer faktörleri getirmektedir.
Şimdi bunları irdeleyelim isterseniz.
Ülkemizde son yıllarda büyümenin en zayıf halkası sanayi sektörüdür. İmalat sanayisindeki ivme kaybı, yatırım iştahındaki yavaşlama ve verimlilik artışının sınırlı kalması, ekonomik büyümenin sürdürülebilirliği konusunda soru işaretleri doğurmaktadır. Özellikle katma değerli üretime geçişin beklenen hızda gerçekleşmemesi, gelecekte büyüme potansiyelini sınırlayabilecek önemli bir risk oluşturmaktadır.
Bu noktada ithalatın bileşimi dikkat çekici ipuçları veriyor.
TÜİK verilerine göre Nisan 2026 itibarıyla ithalatın yüzde 71.1’i ara mallarından, yüzde 13.8’i sermaye mallarından ve yüzde 14.7’si tüketim mallarından oluşuyor. On yıl öncesiyle karşılaştırıldığında en önemli değişim, sermaye mallarının ithalat içindeki payının gerilemesi olurken üretimin ithal ara mallarına bağımlılığının yüksek seviyesini korumasıdır.
Bu paydaki değişimin izlerini zaten uzun süreden beri sanayideki cılız büyüme oranlarında, hatta düşüşünde görüyoruz.
Ekonomik büyüme üzerine yoğunlaşan araştırmacılar, sermaye mallarının sadece günümüzün kapasitesinin resmi olması yanında geleceğin de yatırımını şekillendiren girdi niteliğinde olduğunu vurgular her zaman.
Yatırımın da tanımında bu vardır zaten.
Bu kalemin toplam ithalat içindeki payının azalmasına karşılık ara malı ithalatının yüksek seyretmesi, üretimin önemli ölçüde ithal girdilere bağımlı olduğunu göstermektedir.
Yukarıda belirttiğimiz üzere ülkemizin bugünkü tablosu klasik anlamda fakirleştiren büyümeyi göstermiyor. Son açıklanan veriler, dış ticaret hadlerinde bir miktar iyileşmeye işaret ediyor. Ancak mevcut tabloyu anlamak için yalnızca fiyatlara değil, kur dinamiklerine ve büyümenin niteliğine de bakmak gerekiyor.
Uzun dönemden beri dikkat çeken önemli bir unsur, Türk Lirasının görece değerli seyri ve kurdaki sınırlı dalgalanmadır. Baskılanan kur, satın alma gücünü ithalata yönlendiren bir etki yaratmaktadır. Kurda belirgin bir oynaklık olmaması ve reel anlamda değer kazanımı, ithal ürünleri görece daha cazip hale getirirken yerli üretimin rekabet gücünü sınırlayabilmektedir. Bu durum, büyümenin kompozisyonunu doğrudan etkileyen kritik bir faktördür.
Ülkemiz için temel sorun büyümenin boyutundan öte bu büyümenin ne ölçüde yatırım, teknoloji ve verimlilik üzerine inşa edildiğidir. Eğer büyüme giderek daha fazla ithal girdiye dayanırken ve kur politikası ithalatı teşvik eden bir yapı oluştururken üretim kapasitesini artıracak sermaye yatırımları zayıflıyorsa kısa vadeli büyüme rakamları, uzun vadede kalıcı refah artışına dönüşmeyebilir.
İşte fakirleştiren büyüme tartışmasının Türkiye açısından (şimdilik) düşündürdüğü en önemli nokta da budur.