Köşe Yazısı

A+ A-

Çıtayı yükseltmek kaçınılmaz olursa...

11 Haziran 2019 Salı

80’lerin ortasından beri, neredeyse 35 yıldır “sürdürülebilir üstünlükler kuramı” üzerinde çalışıyorum. Gazete, dergi ve kitaplarımda da defalarca yayımladım. (*) Bu görüşüm kimi uluslararası yayın organlarında da yer aldı.
Özetle, hem azgelişmiş hem de gelişmiş ülkelerde bir yönetim (ve rejim) şu ya da bu ortamda iktidara geldiğinde, “otoriter bir yapıya dönüşmeye başlayınca” çıtayı sürekli yükseltmek zorundadır. Başka türlü “iktidarda kalma olanağı yoktur”!
Her ne pahasına olursa olsun” iktidarda kalma düşüncesi ve uygulaması vazgeçilmez hale gelir. Bu sadece ideolojik değil aynı zamanda da “teknik” bir husustur: aynen bir otomobil yarışçısının kazanmak için hızı sürekli yükselterek gaza anormal şekilde basması ve kazanın kaçınılmaz hale gelmesi gibi: ünlü Roma İmparatorluğu’nda, kendilerini hazırlayan askerlerin “birbirlerine, öldüresiye saldırmaları misali”... ya da stadyumda izleyenleri “eğlendirmek ve oyalamak için”, on binlerce insanın öldürülmesi gibi... ayakta (ve iktidarda) kalmak için her şey “mubahtır” felsefesi...
Otoriter iktidar askeri, dini ya da parasal gücü öne çıkararak iktidarda kalmanın “araçlarını” kullanır. Dün Hitler ve Stalin, bugün Suudi Arabistan bunun en belirgin örnekleridir. Suudi Arabistan kendi memurunu bile öldürüp paketliyor, ilkel rejimin ayakta kalması bunu gerektirir.
Otoriter düzeni yavaş yavaş oluşturan iktidar zamanla, “kendisinin istese de, hiçbir zaman geri adım atamayacağı bir noktaya gelmiştir”. Geri adım demek, “yaptıklarının bu sefer kendisine, hukuk ya da hukuk dışı yollarla uygulanmasına” izin vermek demektir. Çıta bu kadar yükseldiği için de artık “üzerinden atlayamazsınız”, altında ezilmek kaçınılmaz hale gelir.

‘Gelişmişler’ bile...
Gelişmiş ve demokratik ülkeler bu kuralı içeride, ulusal düzeyde değil, dışarıda uygularlar. ABD’nin, Çin’in yükselmesi karşısında iktidara getirmek “zorunda kaldığıTrump, “önce Amerika” çizgisi ile üstünlüğünü sürdürmek için çıtayı yükseltti. Trump ile birlikte ABD, “Ortadoğu ve Güneydoğu Asya’da ve Pasifik’te daha emperyalist ve saldırgan hale geldi”. Silahlanma bütçesini olağanüstü boyutlara çıkardı.
Dün İspanya Amerika’da, İngiltere Asya’da, Fransa Afrika’da “üstünlüğünü (ve emperyalizmini) sürdürebilmek için milyonlarca masum insanı köleleştirip kanını dökmüştü”.
Bugün Büyük Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da aynı “kural” hiç aksamadan sürdürülmektedir. Afganistan’dan Sudan’a, Yemen’den Suriye ve Libya’ya insan kıyımı ve iç savaşlar hiç aksamadan hem de herkesin gözleri önünde yaşanmaktadır.
Antidemokratik ve Müslüman ülkelerde din tacirleri, demokratik ülkelerde ise silah ve petrol tacirleri güçlerini artırırken dünya insanının 4/5’i ekonomik olarak büyük eziyet ve açlık içinde kalmıştır.
Sürdürülebilir üstünlükler kuramı”nın Türkiye ayağında ise siyasal İslam ve “Batıcıların” öne çıktığı bir durum söz konusudur. Parlamenter sistemden ve kuvvetler ayrılığından ayrılmamız, “demokrasi alanındaki negatiflerin yükselmesi” bu sonucu doğurdu.
Bu “negatif dışsallıkların (externalities)!” iç siyasal dinamiklerde, geri dönülemeyecek nokta yönünde ürettiği yeni yapılanma, çıtayı sürekli yukarı doğru çekiyor, kutuplaşmayı artırıyor. 31 Mart İstanbul seçimleri sonrası yaşanan “garip ve hukuk dışı” gelişmeler, çıtayı çok tehlikeli düzeye çıkardı.
İşi Bizanslara ve Pontuslara kadar çekebilecek bir noktaya getirdi.
Kurtuluşunu Sevr’i yıkıp Lozan’a taşıyan ve ezilen dünyaya örnek olmuş Atatürk Cumhuriyeti’nin bugün Bizans’ı, Pontus’u konuşur hale sokulması, çıtanın iktidar tarafından ne kadar yükseltildiğinin açık göstergesidir.
Her şey mubahtır” noktasına getirenlerin, “her şeyin içinde, 82 milyonun tamamının bulunduğunu akıllarından hiç çıkarmamaları gerekir”.

(*) Prof. Dr. Arzu Azer Anılarda Kalan, Bir Aydının Portresi”, syf.164, Der yay, 2016