'Antik uygarlıkları günümüzden göre daha sahici buluyorum'

Erdal Alova, Kibele'den Mithras'a Anadolu Gizemleri'nin etkili olduğu bir coğrafyada yaşanan gizli tarihi resmî tarih karşısında şiirle deşifre ettiği “Birinci Çoğul Şarkı”yla Yunus Nadi Şiir Ödülü'nü kazandı. Alova'yla kitabını ve kazandığı ödüle dair bir söyleşi gerçekleştirdik.

10 Mayıs 2016 Salı, 10:50
Abone Ol google-news

- Birinci Çoğul Şarkı’nın sonuna düşülen tarihlere bakılırsa kitap altı yıllık bir çalışmanın ürünü. Bu uzun şiirin oluşum sürecinden söz eder misiniz?

- Altı yıl kitabın yazılım süreci yalnızca. Okumalar 2006'da başladığına göre, on yıllık bir çalışma. Bu şiirin esin kaynağı bir başkası: Birinci Tekil Şarkı. On bölümlük bu şiir gerçekte bu uzun şiiri haber veriyormuş. Nereden bilebilirdim ki! Her şey doğal akışı içinde gelişti ve bu şiir kendini bana yazdırttı. Başlangıçta bir iki bin dizelik bir şiirin çıkacağını sanıyordum ancak okudukça Anadolu’nun inginliğinde, tıpkı bir mağaracı gibi indikçe daha derinlere girdim ve sonunda on bin dizelik bu şiir çıktı. Başta söyleyeyim, Halikarnas Balıkçısı’nın donattığı o büyük şehrayin olmasa bu kitap da olmazdı. Anadolu uygarlıklarına resmî tarihin dışında, yeni bir gözle bakışımızı ona borçluyuz. Antik uygarlıkları günümüze göre daha sahici buluşum, değişen içinde değişmeyeni arama merakım ve çağımızdaki yabancılaşmayı ve yozlaşmayı şiir yoluyla deşifre etme isteğim ve başka etkenler birleşince bu çalışma ortaya çıktı.

'ANADOLU UYGARLIKLARIYLA İLGİLİ YABANCI KAYNAKLAR ÇOK DAHA FAZLA'

- Kitabın sonunda yararlandığınız kaynaklardan yalnızca Herodot Tarihi’nden söz ediyorsunuz. Başka kaynaklardan bahsedebilir misiniz?

- Herodotos, yurttaşımız olduğu için simgesel olarak adını verdim. Strabon da öyle. Çoğu yabancı dilde olmak üzere iki yüze yakın kitap, onlarca makale, yurt dışında verilmiş tezler, Antikçağ yazarları ve şairleri vs. Bunlar yazılı kaynaklar. Troas’tan Likya’ya kadar pek çok antik alanı gezip gördüm. Taşlarına, bitkilerine dokundum. Bu şiiri ancak Anadolu’yu koklayabilen bir şair yazabilirdi. Hangi birini söyleyeyim kaynakların? Yabancılardan Hanfmann, Burkert, Thomson, Lloyd, Magie, Ramsay, Bean, Burnett, Bass, Borchardt, Downey, Friedell, Finley ve şimdi hatırlayamadığım nice yazar. Yerli yazarlardan Fahri Işık, Çiğdem Dürüşken, Sedat Alp, Erzen, Bayburtluoğlu, elbette Balıkçı, Recep Meriç, B. Umar, Serdaroğlu ve başkaları. Şu olguyu vurgulayarak söyleyeyim: Anadolu uygarlıklarına ilişkin yabancı kaynaklar yerli kaynaklara göre çok daha fazla. Yabancı dil bilmeseydim bu kitap çok cılız olurdu. Antikçağ şairleri ve filozofları da bu çalışmanın temel kaynaklarından.

- Yaşam Kesikleri adlı kitabınızda, bir kültür şiirinden söz ediyorsunuz. Yakın zamanda da Bir Kültür Şiirine Doğru başlıklı bir bildiri yayımladınız. Bu konuyu biraz daha açalım mı?

- Ne diyoruz kitapta: “Bir kültür şiiri gerekli bize. Alışılmış düşünme biçimlerini, şiirsel tutumları aşan, antropolojinin, fiziğin, tarihin, arkeolojinin, bütün bilimlerin, yabancı dillerin alanında gezinen; mitolojiyi, budunbilimi, folkloru, tarihsel coğrafyayı kapsayan;uzun soluklu, modernizmin bütün olanaklarına kapılarını açan epik bir şiire yönelmelidir kanımca. Anadolu denen bu dev açık hava müzesinde, şairlerin konu sıkıntısı çekmesi düşünülemez bile.” Bu sözleri başta kendime söylüyordum tabii. Bu şiirden eser bile yoktu o zaman. Çağrım yalnızca şairlere değil öykücülere ve romancılaradır. Yıllar sonra yayımladığım bildiri bir bakıma,bu şiirin teorisi sayılabilir. Bildiri, aşağı yukarı aynı çağrıyı yapıyor. Ne diyoruz bildiride: “Yaşamdan şiir çıkarmak değil yalnızca, yaşamı şiirleştirmek.” Aynı görüş tarih için de geçerli. Bu konuda büyük öncü Nâzım’dır. Seksen yıl önce yazdığı Bedreddin Destanı ve Manzaralar şairlere daha o zaman yol gösterdi. Ama birkaç örnek dışında, şairler izlenimci,esinci ve bir noktadan sonra ümmi olmayı inatla sürdürdü. Şiir yenileşti ama Melih Cevdet ve Dağlarca dışında uzun soluklu, görkemli yapıtlar vermedi kimse. Bu yüzden, çok iyi şairlerden bile bir iki şiir hatırlarda kaldı. Ama bir Çakırın Destanı, bir Manzaralar, yüzyıllarca kuşaktan kuşağa yaşayacak, tıpkı İlyada gibi. Elbette Türkçe şiir için deneysel bir dönem gerekliydi ve öyle de oldu. Ama çağdaş yaşamın karmaşası,yalnızca esine yaslanan, lirik, anlık-coşkusal şiiri kaldıramıyor. Nitekim, bugünkü tıkanıklığın asıl nedeni şairlerin bu tutumlarından sıyrılamayışı ya da ümmiliğe, tembelliğe vurup sıyrılmak istememesi. Genç şairler çok okumalı, yabancı diller öğrenmeli, şiirler çevirmeli yabancı şairlerden; felsefeyle, arkeolojiyle ilgilenmeli, kapsamlı, soluklu bir şiire varmak için. Bir yandan da yazsınlar aşk şiirlerini, tutan mı var? Böylesine bir çağda tutup İkinci Yeni’yi yüceltmek, zamandan geri durmaktır. İkinci Yeni işlevini çoktan tamamladı; o, bugünkü şiir dilini hazırladı. Şairler Türkçeyi daha yüksek doruklara,daha geniş alanlara taşımalı. Bu noktada da halk dilinden, arkaik sözcüklerden, neolojizmden, türetmelerden olabildiğince yararlanmalı. Uzun soluklu bir çalışma, görülecek ki yepyeni sözcükleri kendi akıntısıyla birlikte getiriyor. Barışık oluyor da niye savaşık olmasın? Bunu önce edebiyatta yerleştireceğiz, sonra yaşam diline geçecek. Kimi yaşayan ya da ölü sanılan sözcükleri de şiire, romana geçireceğiz. Ne yapıyoruz? “Türkçe yoksul bir dil” ağıtları yakıyoruz. Sen çalışmayıp yeni sözcükler türetmeyip (uydurmayıp değil!) üstelik yerleşmiş nice sözcüğü budayıp duruyorsan elbet yazıklanıp kalırsın. Bu büyük seferberlikte iş, kurumlardan önce yazarlara düşüyor. Dapdar “dil hapishanesi”ni, çok geniş, soluk alınan, çalışılan bir açık hava hapishanesine dönüştürmek için. Böyle kurtulabiliriz ancak mazmunlarla yaşamaktan.

'MEMET FUAT BU KİTABI GÖRMEYİ ÇOK İSTİYORDU'

- Bu şiiri yazarken bağımsız, tek ve apansız şiirler aklınıza gelmedi mi?

- Bu şiirin ana görüngelerinden biri, bir metafiziği yani çağlar boyunca değişmeyenleri yakalamak dedik. Buna Octavio Paz “çağımızın en büyük gizemi” diyor ve şiir elbet bir gizemin peşinde koşup durmaktır çünkü kendisi küçük bir gizemdir, din büyük gizemse ve şairin tarih pistinde süren uzun koşusu (kendisi de bir çağdaş olduğundan) elbet çağıyla kesişecektir ve güncel yaşamla. Bu bağlamda, örneğin şiiri yazarken Gezi Direnişi oldu ve buradan çıkarak birkaç şiir yazdım. Şaşkınlıkla ve gönençle gördüm ki iki bin üç yüz yıl önce Antakya’sının da bir Gezi’si var. Taksim Meydanı'nda sıkılan gaza karşı duran Kırmızılı Kız ile yüzlerce yıl önce Likya kıyılarında kabaran denize karşı eteklerini kaldırıp yürüyen kız aynı kişi. Bu şiirleri tereddütsüz destana koydum. Böyle örnekler daha var bu şiirde. Özellikle Kent Sürgünleri ve Düşünmeyen Kent bölümleri güncellikten tarihe gönderdiğim dizelerle dolu. Kısacası, Benjamin’in dediği gibi “Çağımızda bir olgu ancak binlerce yıl uzağındaki olaylar aracılığıyla tarihsellik kazanır.” Şiirin ikinci ana görüngesi de bu.

- Kitabınızı Memet Fuat’a adamışsınız.

- Evet, o bu kitabı çok görmek istiyordu. Ama göremeden öldü. Ben de İstanbul’a geldiğimde onun gömütüne bırakacağım kitabı.

- Birinci Çoğul Şarkı'yla Yunus Nadi Şiir Ödülü’nü kazandınız. Bu konuda özel olarak söyleyeceğiniz bir şey var mı?

- Hem Türkiye’nin en eski, yerleşik ödülü olması bakımından hem de şimdiye dek çoğunlukla şiir sanatına gerçekten hizmet etmiş, iyi şairlere verildiği için memnuniyetle kabul ettim. Söz, ödüle gelmişken (genel olarak bütün ödüllerden söz ediyorum) ödüller çok yetenekli, parlak, gerçekten geleceği olan genç şairlere ya da yazarlara verilmemeli kanımca. Çok genç yaşta önemli bir ödül alan kimi arkadaşların bunu kaldıramayıp “degrade” olduğunu, eskisi gibi yazamadığını,hatta şımardığını bizzat üzülerek gördüm. En son söylenecek sözün baştan söylenmesi gibi bir şey bu. Şair, şiir sanatına yıllar süren hizmetinden sonra, bir ödül alabilir ya da almayabilir. Bu, onun upuzun çalışmasının taçlandırılması olur. Hoş, hiç ödül almayan bir şairi de nasıl olsa zaman taçlandırır ve asıl önemli olan da bu. Yunus gelmiş geçmiş en büyük şair ama Yunus Nadi Ödülü yok “biçare”nin!

Birinci Çoğul Şarkı/ Erdal Alova/ Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları/ 296 s.