Atatürk Türkiyesi, ekonomide F. Rıfkı Atay’ın tabiriyle ‘ihtilalcı metot’ uygulamasına geçiyordu: Planlı ekonomiye giriş

Planlı ekonomi modeliyle Atatürk’ün planlama ve sanayileşme konularında yepyeni bir emanet: Büyük kurtarıcı! yöneliş içinde olduğu ortaya çıkıyordu. Bu düşünce, hiç duraksama olmadan cesur ve yürekli adımlarla gerçekleştirildi, “devletçilik” düşüncesiyle sanayileşmeye yönelindi.

31 Mart 2020 Salı, 06:00
Abone Ol google-news

Türkiye’nin planlı ekonomi dönemine geçişini belgelere dayanarak incelemeye devam ediyoruz. Dünkü yazımızda 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı karşısında Türkiye’deki arayışlar üzerinde durulmuş, Türkiye’nin devletçilik politikasına giriş nedenleri irdelenmişti. Özellikle 1930 Sanayi Kongresi raporları üzerinde durulmuştu. Bugünkü yazımızda “Planlama kavramı”, Atatürk’ün tanımını yaptığı “mutedil devletçilik” ve ekonomik alanda Sovyetler’le başlatılan ilişkiler üzerinde duracağız. Atatürk’ün uzun bir yurt gezisine çıktığı ve tüm gerçekleri tespit ettiğini vurgulamıştık. Oradan devam edelim.

PLANLAMA KAVRAMI 

Bu uzun yurt gezisi dönüşü ertesinde, genellikle Atatürk’ün görüşlerini yansıttığı bilinen Muğla Milletvekili ve Cumhuriyet Gazetesi Başyazarı Yunus Nadi’nin, bir başyazısı yayımlandı. Yunus Nadi, yeni bir sanayileşme politikasından, planlama kavramı ve düşüncesinden söz ediyor ve şöyle yazıyordu: “Her şeyden evvel yapılacak işlerin sınıflandırılmasına ihtiyaç vardır. Bu sınıflandırma sonucunda ilk yapılabilecek işler daha ziyade dikkat ve yatırımlarımızı kendi üzerlerinde toplamak üzere ortaya mesela üç sene için, beş sene için bir program çıkarıp ve bu süre içinde de bu programın gerçekleştirilmesine çalışılacaktır. İlk üç veya beş senelik programın uygulaması gerçekleştikten sonra ikinci bir program, ikinci bir aşamaya geçilir ve böylece memleketin ekonomik yenilik ve gelişme evrelerini sürdürmesi sağlanmış olunur.” (Cumhuriyet, Yunus Nadi, 1931; Yahya S. Tezel, Cumhuriyet Döneminin İktisadi Tarihi, age, s.243. Sadeleştirilmiştir.) 1931 yılında mart ayında Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan bu başyazının genel düşünce sisteminde şu unsurlar göze çarpıyordu: - İşlerin sınıflandırılması, yani öncelik sırasına göre düzenlenmesine gereksinme vardır. - Bu öncelikler çerçevesinde, ilk yapılacak işler için üç ya da beş yıl süreli bir program yapılması gerekmektedir. - Bu programın uygulanmasından sonra ikinci bir program aşamasına geçilmelidir. Önerilen bu düşünce aslında planlı ekonominin tanımlanmasından başka bir şey değildi. Artık Atatürk’ün planlama ve sanayileşme konularında yepyeni bir yöneliş içinde olduğu ortaya çıkıyordu. Bu düşünce, hiç duraksama olmadan cesur ve yürekli adımlarla gerçekleştirildi, “devletçilik” düşüncesiyle sanayileşmeye yönelindi.

‘MUTEDİL DEVLETÇİLİK’ 

Aslında “mutedil devletçilik” deyimi Atatürk tarafından “Vatandaş için Medeni Bilgiler” kitabında kullanılmıştır. Medeni bilgiler kitabının “Vatandaşa Karşı Devletin Vazifeleri” başlığını taşıyan bölümde, devletçilik tanımı yapılmıştır, aynen şöyle deniliyor: “Cumhuriyetimiz henüz gençtir. Geçmişten kendisine miras kalan bütün hayati işler, zamanın zorunluluklarını karşılayacak derecede değildir. Siyasi ve düşünsel yaşamda olduğu gibi ekonomik işlerde de kişilerin girişimlerinin sonucunu beklemek doğru olmaz. Önemli ve büyük işleri, ancak ulusun genel zenginliğine ve devletin bütün teşkilat ve gücüne dayanarak, milli egemenliğin uygulama ve yürütmesini düzenlemekle görevli olan hükümetin mümkün olduğu kadar üzerine alıp başarması tercih edilmelidir. Diğer bazı devletlerin ikinci derecede görebileceği ve kişilerin girişimlerine bırakılmasında sakınca görülmeyen işlerin birçoğu bizim için yaşamsaldır ve birinci derecede devlet görevleri arasında sayılmalıdır. Özetle Türkiye Cumhuriyeti’ni idare edenlerin, demokrasi esaslarından ayrılmamakla birlikte, “mutedil devletçilik” ilkesine uygun yürümeleri, bugün içinde bulunduğumuz durumlara, koşullara ve zorunluluklara uygun olur.” Atatürk bu anlatımıyla, koşullar gereği ‘ılımlı devletçilik’ olarak tanımladığı ilkenin uygulamasını zorunlu görüyordu. Ayrıca bu kavrama açıklık da getirmiştir. Şöyle ki:

ATATÜRK’ÜN DEVLETÇİLİK TANIMI 

“Bizim yürütülmesini uygun gördüğümüz ‘mutedil (ılımlı) devletçilik’ ilkesi, bütün üretim ve dağıtım araçlarını kişilerden alarak, milleti büsbütün başka temeller çerçevesinde düzenlemek gayesini izleyen sosyalizm prensibine dayalı kolektivizm ya da komünizm gibi özel ve kişisel, ekonomik girişim ve çalışmalara yer bırakmayan bir sistem değildir.” Atatürk gerek Millî Mücadele sürerken gerekse sonrası, hep ekonomik ve mali bağımsızlıktan söz etmiştir.

SÜNGÜ DEĞİL EKONOMİ 

Zaferden hemen 4.5 ay sonra, 25- 26 Ocak 1923’te Alaşehir’de halka yaptığı konuşmada, ordunun kazandığı askeri zaferden daha önemlisinin “ilim ve ekonomi zaferi” olduğunu belirtmiştir. Şöyle ki: “Bundan sonra pek mühim zaferlere kavuşacağız. Fakat bu zafer süngü zaferi değil, iktisat, ilim ve irfan zaferleri olacaktır. Ordumuzun şimdiye kadar elde ettiği zaferler memleketimizi gerçek kurtuluşa yönlendirmiş sayılamaz. Bu zaferler ancak gelecekteki zaferimiz için kıymetli bir temel hazırlamıştır. Askeri zaferimizle mağrur olmayalım. Yeni ilim ve ekonomi zaferlerine hazırlanalım.” (Atatürk’ün Söylev Demeçleri C.2 s.123-124) Atatürk, Türk ulusunun elde ettiği bağımsızlığı sürdürme aşamasında ekonominin belirleyici olduğuna da şöyle dikkat çekmiştir: “Türk milleti bütün tarihinde savaş meydanlarında birçok zafer taçları giymiştir. Bununla övünür, daima övünecektir. Ancak bu övünç tacını daha çok süsleyerek milletin başında tutabilmek için diğer bir sahada da mutlaka başarılı olması lazımdır. O da ekonomidir.” (U. Kocatürk, Atatürk, s.195) 1923’te Cumhuriyet ilan edilince Atatürk ve etrafındaki devrimci kadronun önünde, uygulayabilecekleri belirgin bir model de yoktu. Boratav’ın da dediği gibi 1923-1930, “açık ekonomi koşullarında yeniden yapılanma ve inşa” dönemidir. “Korunmacılık” ve “devletçilik” belirgin olarak 1930’da ortaya çıkmıştır. (K. Boratav, Devletçilik, s.51) 1923-1929 dönemi, 1930 sonrası devletçilik programı için bir hazırlık dönemidir. 1923-1929 döneminde özellikle demiryolu politikası ciddi bir kamulaştırma ve millîleştirme politikasını da içinde taşımaktadır. Demiryolu politikası başlı başına bir başarı öyküsüdür. 1923’te 3bin 716 km. demiryolu varken, bu rakam 1949’da 7 bin 381 km’ye ulaşmıştır.

DEVLETÇİLİĞİN DOĞUŞUNDA SOVYET RUSYA’NIN ETKİSİ 

Devletçilik politikasının doğuşunda önemli bir etken Rusya’nın 1927 yılında başlayan, ilk beş yıllık planıyla gerçekleştirmekte olduğu büyük sanayileşme hamlesiydi. Sovyet Rusya ile genç Türkiye Cumhuriyeti arasında ilişkiler çok iyi düzeyde sürüyordu, oradaki gelişmeler Türk devlet adamları ve aydınlar tarafından yakından izleniyordu. Sovyet Rusya’nın uyguladığı ilk beş yıllık planın deneyimlerinden dersler çıkarılıp Türkiye’nin koşullarına uygulanamaz mıydı? Bu düşünceler, genç ve devrimci Kemalist kadronun tartışma ve düşün gündeminde bulunuyordu.

SOVYET RUSYA İLE İLİŞKİ 

Sovyet Rusya’nın planlı ekonomi uygulamasında sağladığı başarılar Türkiye’de bu konuya ilgiyi artırmıştı. 1930 yılı sonlarında Dışişleri Bakanı Dr. Tevfik Rüştü Aras, Sovyetler Birliği’ne resmi bir ziyarette bulundu. Dışişleri Bakanının bu gezisine katılan Ulus gazetesi başyazarı Falih Rıfkı Atay, Dr. Aras’ın yurda dönmesinden sonra, bir süre daha Moskova’da kalarak incelemelerini sürdürdü. Dönüşünde Yeni Rusya adıyla bir kitap yayımladı. Atay, bu kitabında, Sovyetler’de gördüklerini, Sovyet Rusya’nın deneyimlerini aktarıyor, günün koşullarında ekonomi alanında “ihtilalci metot”lar aramanın zorunluluğuna işaret ediyordu. Atay, Sovyet deneyimini “İlkel bir ulusu ve ülkeyi, büyük bir hızla, Batı düzeyine çıkarmak için aranmış ve bulunmuş ihtilalci metotların” bir sentezi olarak görüyordu. Türkiye’nin “ekonomik bir inşa planına” şiddetle ihtiyacı vardı diyordu.