Bahar: Tam Zamanında!..

30 Nisan 2010 Cuma, 06:10
Abone Ol google-news

Kör inançlar çıkmaz sokaktır. Yaşamda gerçek yol gösterici bilimdir, akıldır. Kör inançlarla, dogmalarla bir yere varılmaz. Bilim ve akıl yerine, kör inançları yol gösterici sayan toplumlar, en geri toplumlardır. Böyle toplumlar, gelişmiş ulusların tutsağı olurlar.

Çağdaş ve uygar uluslar, gelecekleri için, aydınlık kuşaklar yetiştirmeye çalışırlar. Bunun yolu ise aydınlanmayı hedef alan bir eğitim sistemidir. Bunun için, Mustafa Kemal Atatürk, 3 Mart 1924 tarihinde, TBMM’den “Öğretim Birliği” yasasını çıkarttırmıştır. Amaç, eğitimi tek elde toplamak ve bağnazlığı geriye iten aydınlık ve uygar kuşaklar yetiştirmektir. Ancak, ne acı ki, geçen zaman içerisinde, çirkin politikacı, bir avuç oy için, karşıdevrimcilere göz yummuş, gericilere, din tüccarlarına yol verilmiştir.

Öğretim Birliği ilkesinden sapılmış olmasından, güzel yurdumuzda, birbirine karşı iki kuşak yetiştirilmiştir. Bir yanda bilimi ve aklı yol gösterici sayan kuşaklar, onun karşısında ise kör inançlara saplanmış, dini inançları yol gösterici sayan kuşaklar yetiştirilmiştir.

Günümüzde, “İslama aykırı olan yasalar değiştirilecektir” diyen, laikliğin artık terk edilmesi gerektiğini söyleyen, İslamı yol gösterici sayan kadrolar, ülkemiz yönetimini ele geçirmişlerdir. Yaşadığımız tüm karışıklıkların, akıl almaz hukuk dışılıkların nedeni ve kaynağı da budur. İnsanlarımız, ikiye bölünmüşlerdir. Öyle ki aynı kurumlarda bile, bu iki karşı düşünce birbiriyle çekişir bir duruma getirilmiştir.

Yargı da bile birbirine karşı iki kuşak oluşmuştur. Yaşadığımız onca acıya karşın, içimizde fırtınalar koparken dışarıda çıldırtıcı bir bahar var. Her şeye karşın, yüreğimizde hiç eksilmemişken dışarıda da bahar geldi. On yıllar öncesinde yaşamış Adanalı yoksul sair Hasan Şimşek, “Öyle vakitsiz nereden geldin bahar / elbisem yeni değil / üstelik bir de sevda işim var” diyordu. Oktay Rifat’ın, “köşe başını tutmuş leylak kokusu / yakamı bırak da gideyim” dizeleri, baharın çok çarpıcı biçimde anlatımı değil midir... Okyat Rifat, Zonguldak Valisinin kızı Türkân’a âşık olur. Evlenirler ama Türkân, bir süre sonra, yaşamını yitirir. Onun için yazdığı şiir, bahar kokar. “Her dakikasını ayrı hatırlarım / Erenköy’de geçen zamanımın / rüyama girer bir arada / İstanbul, bahar ve Türkanım / bir odamız vardı etrafı sarmaşık / bostanlara bakan penceremiz / o güller kadar taze / ben ona deli gibi âşık / bir yastıkta dinlenir başlarımız / saçları saçlarıma karışırdı / o güzel bir kızdı ince alımlı / ne giyse yakışırdı / yeterki gönüller şen olsun / şarkılar söylerdik yolda / hep karşımda otururdu, ellerini tutardım / akşam üstü eve dönerken paraşolda / ağaçlar çiçekteydi / Türkanım sağ beraberimde / kalbim sevda içindeydi / İstanbul bahar içinde.”

Unutulmuş şairlerimizden yirmi dört yaşında yaşamını yitirmiş Muzaffer Tayip Uslu’nun “Önce bütün şairlere selam / sonra şunu söylemek isterim / ölüm hiç de güzel değil / ne sabah var ne akşam / sokakların ellerinden öperim / bana yaşamasını öğretmişlerdi / dost olsun, düşman olsun / insanlara iyi günler dilerim / söyle sarı saçlı daktiloya / ben yokum artık / vefasız dostlara hatırlat / kimseye kalmaz o dünya / nasıl unuturum güzeldi yaşamak / fakat hakkı varmış Oktay’ın / hatıralar dal istiyor / kuşlar gibi konacak” dizeleri, ölümü anımsatıyor. Zonguldaklı şair Muzaffer Tayyip Uslu, Rüştü Onur, Orhan Veli Kanık aynı kuşaktandır. Ama, genç yaşta yaşamlarını yitirmişlerdir. İster istemez Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın dizeleri geliyor akla: “İnsan nasıl ölebilir / yaşamak bu kadar güzelken”

Kamuran Yüce’nin, “Halbuki” şiiri, üniversite yıllarımızda, dilimizden hiç düşmeyen bir şiirdi. “Nasıl oldu bilmiyorum / beyaz bir mendil mi hatırlattı bana / yoksa kırlangıçlar haber mi getirdi / yine seni düşünüyorum / köprü üstünde bu akşam vakti / ağlayan bir kadın mıydı acaba / sesine benzettim öyle içlendim ki sorma / küçük evler geldi gözümün önüne / kiremit bacalı küçük evler / onların en küçüğünde bekleyecektin beni / talihimiz olsaydı eğer / yanan sobaya karşı öteden beriden söz edecektin / arada bir kaldırıp başını / yavrumuzu uyuyor mu diye dinleyecektin / insanlara, şarkılara dair bir gün / bıkkınlık sarmıştı içimi / belki bir tren penceresinde / belki vapurda / sen gittin ve hikâye bitti / nasıl oldu bilmiyorum / beyaz bir mendil mi hatırlattı bana / yoksa kırlangıçlar haber mi getirdi / yine seni düşünüyorum / köprü üstünde bu akşam vakti / halbuki.”

Necati Cumalı, biten bir aşktan sonra, yüreğindeki eskimiş acıyı ne güzel anlatıyor. “İşte çimenler ayak bileklerini geçti / hava vücudunun istediği gibi ılık / ne çare sen gittin, ben âşık değilim artık / yalnızca tuhaf bir hüzün kalmış içimde.” Nahit Ulvi Akgün, anlatılamayan ama yürekten coşup gelen duyguları şiire döküyor ustaca. “Bir şey var aramızda / senin gözlerinden belli / benim yanan yüzümden / susuyoruz arada bir / gülüşerek başlıyoruz söze / ne kadar gizlesek nafile / bir şey var aramızda / senin gözlerinde ışıldıyor / benim dilimin ucunda.” Ulusumuz ve Ülkemiz, bu acıları aşacak, şiirden ve sanattan tat alacağımız günler gelecektir.