Bana özenle yemek yapan üç erkek oldu

Ayşe Kulin: Boşnak kızı olarak börek çeşitlerini, çok sevdiğim için köfte çeşitlerini, Çerkez torunu olarak Çerkez tavuğunu iyi yaparım

27 Eylül 2020 Pazar, 07:00
Abone Ol google-news

Fotağraf: Kurtuluş Arı

Konuk ağırlamanın önemli olduğu evlerde yaşadı... keman ve ut çalan kızlar, akordeon çalan torun, güzel sesli damatların olduğu bayram gibi sofralarda büyüdü... Hayatta en çok babasını sevdi... Dolu dolu yaşadığı hayat, kitaplarına tüm derinliğiyle yansıdı. Ayşe Kulin ile kitap, yemek ve hayat üzerine konuştuk.

Ayşe Kulin, Cumhuriyet Cumartesi eki için Ebru D. Dedeoğlu'nun sorularını yanıtladı.

- Babanız Boşnak, anneniz Çerkez. Evinizin sofraları nasıldı? Dostlar sofrası çok olur muydu evinizde?

Yaşadığım evlerde konuk ağırlamak önemliydi. Dedemin akşam sofraları biz çocuklar yataklarımıza yollandıktan sonra, geç saate kadar sürerdi. Keman ve ut çalan kızları, akordeon çalan torunu, güzel sesli damatları önce alaturka şarkıları geçerler, sonra da en küçük kızı gramofonunda Fransızca şansonlar, İngilizce şarkılar çalardı. Uyuyor zannettikleri biz çocuklar da balkonun parmaklıkları arasından onları seyreder, yukarı çıkacak biri olursa, yataklarımıza koştururduk. Bayramlarda İstanbul’daysak, bayram yemeklerini babaannemin Sultanahmet’teki konağında yerdik. Tito dönemine kadar evin önündeki sokağa uzun bir masa kurulur, kurban eti ve iç pilav ikramı yapılırmış mahalleye. Bosna’dan aileye iradın yanı sıra ürün de gelirmiş. Bu adet, Tito’nun tüm özel mülkleri devletleştirmesiyle sona ermiş. Ben o devre yetişemedim, büyük babam da benim doğumuma yakın  bir tarihte vefat etmişti zaten. Babaannem, bayramlarda mahallenin yoksulunu doyurma ve giydirme adetini nasıl becerebildiyse, ölümüne kadar sürdürdü.

- Çocukluğunuza döndüğünüzde büyük bir iştahla yediğiniz ve kokusu burnunuza gelen yemek nedir?

Çocukluğumun unutamadığım lezzeti, Ankara’daki evimizde, pazar günlerinin değişmez menüsü, elde açılmış hamurla yapılan, yoğurdu bol sarmısaklı, üzerine erimiş tereyağı ve kırmızı biber gezdirilmiş mantıydı. Ada’daki konakta ise menüde her Allah’ın günü, bir sürü yemeğin yanı sıra, Çinlilerden inmişlerdi de haberleri mi yoktu acaba, mutlaka pirinç pilavı ve hoşaf olurdu. Her türlü hamur işine, makarna ve pilava bayıldığım için, bana hava hoştu!

- Kuşlardan öğrendim. Siz de şahane yemekler yapıyormuşsunuz. En güzeli?

Boşnak kızı olarak börek çeşitlerini, çok sevdiğim için köfte çeşitlerini, Çerkez torunu olarak Çerkez tavuğunu iyi yaparım. Bu yemeklerin tarifini her yemek kitabına bulmak mümkün de benim önerim sadece şu: Yemeği pişirirken içine bir çorba kaşığı sevgi katın. 

- Ursula L. Guin iyi yemek yapmanın sırrının uzun zaman aralığı olduğunu söylüyor. Sizce iyi yemek yapmanın sırrı nedir?

Pişirdiğiniz yemekleri çocuklarınız, dostlarınız, sevdikleriniz için yapıyorsanız, o yemekler lezzetlidir; çünkü ne demişler, hatır için çiğ tavuk bile yenir. Babam ben on altı yaşındayken, özenip pişirmeye kalktığım ve fırında unutup fena halde yaktığım böreği, kızının ilk el emeği olduğu için, tüm itirazlarıma karşın yemişti. Sevgiyle pişirilen yemeklerde hatalar her zaman affa uğrar.

- Sevdiğiniz adam size yemek yapar mı? En güzel yaptığı yemek?

Hayatımda bana özenle yemek yapan üç erkek oldu. İki büyük oğlum Mete ile Ali ve eşimin oğlu Selim. Her üçü de çok iyi aşçı ve gurmedirler. Benim kendi Selim oğlumun ise değil yemek yapmaya, yemek yemeğe vakti yok. Üçüncü oğlum Kerim’le eşim Engin’e gelince, sürahiden suyu bardağa, masaya dökmeden koysunlar, ben ona da razıyım. Mutfak onlara cıss!

- Bir seyahate gideceğinizde ilk tercihiniz neresi olur?  

Seyahatte ilk gidilen yerler yaşıma ve önceliğime göre değişti durdu. Öğrencilik yıllarımızda arabayla yolculuk yapar, kampinglerde kalır, kendimizi önce bir plaja ve denize atardık. Yetmişli yıllarda Türkiye’de hiç bir şeyin bulunmadığı dönemlerde, marketlere dalar, ülkemde bulunmayan Nescafe ve makyaj malzemeleri alırdım. Resim Heykel Müzesi Derneğinin yönetim kurulundayken, on yıl boyunca gittiğim her şehirde ilk önce şehrin modern müzelerini görmeye koştum. Yazarlık döneminde haliyle son çıkan ve ödül alan kitapları, ayrıca kitap kapaklarını merak ettiğim için kitapçılara dadandım.  En son uğrak yerim her zaman butikler oldu. Moda benim ilgi alanımın dışındadır, nedense. Daracık kabinlerde soyun, giyin...pek sıkılırım. 

- Torunlarınızla nasıl gidiyor hayat? Anneanne/babaanne olmak nasıl hissettiriyor?

Dört erkek çocuktan sonra, altı kız torun geldi bana. Kızlara bayılıyorum. Beni anneannem nasıl şımarttıysa ben de onları şımartmak istiyorum ama hayat bu devirde ne yazık ki şımarmaya müsait değil. En küçük kız henüz ilk okulda, diğerleri üniversitelerini bitirdiler, çalışıyorlar. İki de oğlan var Alp ve Ziya. Alp bu yıl liseyi bitirecek, Ziya da henüz dokuz yaşında ama kız arkadaşıyla konuşmaktan, yaz boyunca başı bilgisayardan kalkmadı. Onlar Z çocukları, elbette bizden çok daha ileri, çok daha donanımlı ve bilinçli olacaklar. Büyükanne olmanın en hoş tarafı ise, sorumluluğu hiç taşımadan, sevgiyi bol kepçe verebilmenin lüksü!   

- İki evlilik, üzüntülü ve zor geçen yıllar ve sonra gerçek aşk! Gerçekten bu mümkün mü?

Hayat akan bir sudur; gün olur çakılların üzerinden şırıldayarak akar, gün olur çetin bir kayanın etrafından dolanır, bazen çamurlu bir yatağa rast gelir suyu bulanır, bazen kendine yeni yataklar açar. Fakat su mutlaka denize ulaşır sonunda. Kısacası mutluluk, günü gelince herkes için mümkün de biraz da bakış açısından kaynaklanıyor sanki, bardağın boş tarafına odaklananlar, dolu tarafı gözden kaçırabiliyorlar. 

Gerçek aşk mümkün mü? Laz’a sormuşlar, güzellik mi çirkinlik mi diye, çirkinlik çünkü güzellik geçicüdür, demiş. Ben de şöyle diyeyim, aşk geçicidir, o yüzden illa uyum!  

BEN EN ÇOK BABAMI SEVDİM

- Babanıza çok düşkün olduğunuzu biliyoruz. Biraz babanızdan bahseder misiniz?

Hayatta ben en çok babamı sevdim, tıpkı Can Yücel gibi. En büyük zenginliğim babamın kızı olmaktı. Onun gibi eğilmeyen, bükülmeyen, dürüst, merhametli, dirayetli, vatansever bir insan olmaya çalıştım. Öz güvenimi, çalışkanlığımı, dik duruşumu babama borçluyum da, onun gibi oldum mu? Hayır, tırnağı dahi olmadığımı düşünüyorum, yoksa kötülüğün karşısında pes etmez,  kötüyü iyiye dönüştürmeye çalışırdım. 

- Hepimiz ergen çağlarımızda annelerimizle sıkıntılı dönemler yaşasak da eninde sonunda annelerimize benziyoruz. Anneniz Sitare hanım çok hayat dolu ve eğlenceli bir kadınmış keza sizin de öyle olduğunuzu düşünüyorum. Annenizle aranızdaki ilişki nasıldı?

Annemle ilişkim otuzlu yaşlarımın sonuna kadar, ‘ergen kız-dayatmacı anne’ ikilemine takılı kaldı. Onun benden ikinci bir Sitare yaratmaktan vazgeçişi, ikinci evliliğimin sonlarına denk geldi, neyse ki önümüzde birbirimizin keyfini çıkarabilmek için uzun yıllarımız varmış. Çünkü annem gerçekten çok neşeli, eğlenceli, arkadaşları arasında çok sevilen, güzel ve hoş bir kadındı. Yabancı ilk okulların ve ana okullarının henüz yasaklanmadığı yıllarda okula başladığı için Gedikpaşa’daki Amerikan ilk okuluna gitmişti. Bir sürü İngilizce çocuk şarkısını ve İngilizceyi ondan öğrenmiş, edebiyatın çok güçlü olduğu bir lisede okuduğu için de Rıza Tevfik’ten Faruk Nafize tüm geçmiş zaman şairlerinin şiirlerini, sayesinde ezberlemiştim. Mehmet Akif’ten sürüyle şiiri ezbere bilmemden ise, anneannem sorumludur. Ana- kız sesleri güzel olmadığı için, evin diğer kadınları şarkı söylerken, bunlar sürekli şiir okurdu, benim de aklımda kalırdı. Şanslı bir çocuktum çünkü annemle en çok dalaştığım yıllarda bile, onun benim için hiç bir fedakarlıktan kaçınmayacağını, beni çok sevdiğini hep bildim. Anneanneliği anneliğinden çok daha keyifli oldu, çocuklarımın  dördü de ona taparlardı, onu andıklarında, hâlâ sesleri titrer.  

RENKLİ BİR AİLEYDİK 

- ‘Her Yerde Kan Var’ adlı yeni romanınızı büyük bir keyifle okudum. Abdüllaziz’e yapılan darbe ile birlikte ölüme giden 6 günün hikayesi çarpıcı. Kitabınızdan sonra bolca araştırma fırsatı buldum ancak bazı ikilemlerde kaldım. Abdüllaziz sizce nasıl bir padişah?

Sultan Abdülaziz de Kanuni’den sonra gelen her Osmanlı Padişahı gibi Osmanlı’nın zor günlerinin padişahıdır. Özünde merhametli ve iyi bir insandır, büyükbabası  2. Mahmut’un çağdaşlaşma çabalarını sürdürmek ister fakat etrafı kendi menfaatlerini her şeyin üstünde tutan vezirler, sadrazam ve Şeyhülislamlarla çevrili olduğundan, hareket alanı kısıtlıdır. Onu çevreleyen zevat kötü niyetlerini her dönemde muhafazakarlık sosuyla örttüklerinden, neredeyse dokunulmazdırlar. Sultan Abdülaziz ise, hazine tamtakır hazinesiyle donanmasını sefere çıkarabilecek yakıtı dahi temin edemezken, başta çok düşkün olduğu annesi olmak üzere, sarayın ve saray kadınlarının abartılı masraflarının kısılması gerektiğini dahi  öngöremeyecek kadar saftır. İyi bir insan olmak iyi bir idareci olmaya yetmiyor ne yazık ki! Şansı yaver gidip dirayetli ve namuslu bir başbakana sahip olabileydi hem kendi sonu hem de İmparatorluğunki başka türlü olabilir miydi diye düşünmüşümdür. 

- Abdüllaziz’in ölümü şaibeli. Bir kişinin iki bileğini keserek intihar etmesi neredeyse imkansızken sizce de Hüseyin Avni’nin planlarının sonucunda gerçekleşen bir cinayet mi?  

Sultan Abdülhamit’in emriyle kurulan şaibesi bol Çadır Mahkemesinin hükmünden kesin emin olamasam da, devrik  Sultan’ın ölümünün intihar değil cinayet olduğuna dair inancım güçlü. Tahta geçirilen 5. Murat çıldırma alametleri gösterdiği için yerine tekrar halkın çok sevdiği Abdülaziz’in geri getirilme ihtimali, Hüseyin Avni Paşa’nın idamıyla sonuçlanırdı. Hüseyin Avni karakterinde birinin, bu ihtimalle yaşaması ise mümkün değil! Eminim tahta geri döndüğü taktirde kafasını alacak olan devrik padişahı bir an önce ortadan kaldırmak istemiştir. 

- Sarayda valide sultanlar arasında büyük bir çekişme, rekabet, entrikalar mevcut. Özellikle Pertevniyal ve Şevkefza Valide Sultan arasında. Adile Sultan ise dengeyi ve adaleti sağlayan, kudretli özel bir kadın. Dönem kadınlarından en çok hangisinden etkilendiniz?

Benim bu kitabı yazarken içimi acıtan Şevkefza Valide Sultan oldu. Sarayda yaşadığı sürece itilmiş kakılmış, veliaht annesi olmasına rağmen, kocasının indinde evlat sahibi olamayan eşleri kadar dahi gücü olmayan bir kadıncağız. Ne güzel, ne akıllı ne de kurnaz. Şansı ise yerlerde sürünüyor. Hayata acı çekmek için gelmiş kadınların temsilcisi gibi sanki. Onun hakkında araştırma yaparken, gözlerimin yaşardığı anlar oldu. Allah kimseyi evlatlarının çaresizliği, hastalığı  ile sınamasın.  

Ayşe Kulin Ebru D. Dedeoğlu'nun sonularını yanıtladı.

- V. Murat çok iyi yetiştirilmiş, ancak ciddi bir alkol problemi, stresten oluşan anksiyete bozukluğu mevcut anladığımız.  5. Murat’ın hastalığı mental mi yoksa alkol kaynaklı mı sizce?

Sultan Abdülaziz kendine karşı darbeye dair duyumlar aldığı için, yeğeni 5. Murat’ı, bir ayı aşkın bir süre oda hapsinde tutmuş, bahçeye çıkmasına dahi izin vermemiş. Murat da sabahtan akşama, bir ay boyunca teselliyi içkide aramış. Her maddenin veya gıdanın aşırı kullanımı insanın dengesini bozar. Hastalığını teşhis için getirilen Viyanalı hekimin teşhisi bence tam isabet, üç ay süreyle özel bir klinikte alkolden sıkı bir arındırma sonrasında, hiç bir şeyi kalmayacağına dair garanti vermiş ama annesi dahil saray erkanı, padişahın üç ay boyunca ortadan kaybolmasını göze alamamışlar. Tahttan indirildikten bir kaç yıl sonra, akıl sağlığına tamamen kavuşan bahtsız 5. Murat, yirmi sekiz yıl boyunca kapatıldığı sarayın bir kaç odasında geçen ömrünü, çocuklarını ve torunlarını eğiterek, piyano besteleri yaparak geçirmiş. Hem ona hem de İmparatorluğa yazık olmuş!

- Her Yerde Kan Var’ın ana karakterlerinden V. Murat’ın annesi Şevkefza Valide Sultan'ın devlet arşivlerinde bir alışveriş listesi yayınlandı. (24 şişe kına şarabı, 300 şişe bordo şarabı, 2 anbar viyana birası, 24 şişe porto şarabı, ufak fıçı derununda sardalya, lakerda, havyar) Bu liste de bize dönemin sofralarından ve yaşamından ipuçları veriyor. Dönemin yeme-içme kültürünü inceleme fırsatınız oldu mu?

Sizin verdiğiniz liste, sanıyorum sarayda yabancılara verilen ziyafetlerde kullanılan içkilerden bazıları. Osmanlı Sarayı, verdikleri ziyafetlerde kendi dini yasaklarını ve damak zevklerini yabancılara dayatmayacak tıynette görgülü insanların barındığı bir yerdi. Padişahlar konuklarıyla oturmaz, yemeklerini her vakit tek başlarına yerlerdi. Bir çok kaynakta, Sarayda içki içildiğine dair  bilgi var. Şunu da belirteyim, hiç alkol almayan Osmanlı Padişahları elbette vardı fakat içki Osmanlı saraylarının ve vekil vükela konaklarının yabancısı değil, o kadar ki, tarih kitaplarını okumaktan hoşlananlar kesin içki yasağı koyan 4. Murat’ın dahi gençliğinde çok içki içen bir padişah olduğunu bilir. Osmanlı sultanlarının sırtlarında taşıdıkları sorumluluğa dayanabilmeleri için, stres azaltan gıda ve içeceklere yönelmeleri çok doğal. Ne var ki, Lale Devri gibi, ipin ucunun iyice kaçtığı dönemler de var. Tarih bize gösteriyor ki, her yönde aşırılığın sonu mutlaka  hüsranla bitiyor.

- İlk kitabınızı 41 yaşında yazdınız. İlk romanınız 56 yaşında yayımlandı. Yaş sadece bir rakam. Ve yaşadıklarınız da aynı zamanda hiçbir şey için asla geç olmadığının  kanıtı. Hepimiz kitaplarınızın büyüsünde kalıyoruz. Nasıl yazıyorsunuz? Bir yazma ritüeliniz var mı?

Aylin tıp okumaya, tıp öğrencilerinin eğitimlerini tamamlayıp doktorluğa ilk adımlarını attıkları yirmi altı yaşında başlamış, Füreya ise hayatının akışını  değiştiren seramik sanatına kırk yaşından ve iki evlilikten sonra. Yani, benim durumum pek de özel sayılmaz. Yayıncı duvarlarına çarpmasaydım, 20 yıl kaybetmeyecektim ama o zaman da birikim dediğimiz alt yapım eksik kalabilirdi. Yazarken benim belli bir ritüelim yok. Genelde çok erken uyandığım için en verimli çalışma saatlerim çoğunuzun uykuda olduğu saatlerdir. Hayatın sokaklarda akmaya başladığı zaman ise, ben de her ev kadını gibi alışverişe çıkar, mutfakta yemek hazırlar, gündelik işlerimi yaparım.  Yemekleri yakmamak için de yazmaya mutfak masasında devam ederim, yoksa yazıya dalıp pişirdiklerimi kömür ediyorum. Mutfaktaysam, hiç olmazsa tencerelerin dibi tuttuğunda, kokusunu alıp, yemeği kurtarıyorum. Yazarlık, Korona’ya kadar fuarlar ve imza günleri dolayısıyla sık yolculuk da gerektiriyordu, bu nedenle hava meydanlarındaki bekleme salonlarında, uçaklarda, kuaförde kısacası diz üstünü kullanabileceğim her yerde yazabiliyordum. Yazıma odaklanınca dikkatimin dağılmaması en büyük şansım. Ayrıca bu pandemi dönemine kadar, metro, dolmuş, otobüs kullanmayı, taksi veya özel aracımı kullanmaya tercih ettim, çünkü sokağın nabzını tutmayan yazarlar, hayatın gerçeklerine dokunamazlar diye düşündüm. Sokaktaki insanlarla omuz omuz omuza yaşadığım için, dilin doğal gelişmesini de takip edebiliyorum. Belki de bu yüzden karakterlerim sahici oluyorlar.  

- Bazı romanlarınızda aynı karakteri bir sonraki romanınızda da görebiliyoruz. Bu da beni bir okur olarak çok sevindiriyor. Sanki eski bir dostla karşılaşmış gibi hissediyorum. Romanları nasıl kurguluyorsunuz?

Romanlarım belgesel nitelikteyse, önce konuya hakim olmak için sıkı bir ön çalışma yapıp notlar alıyorum, sonra hangi mesajları kimlere verdireceğime dair, Sevdalinka ve Nefes Nefese’de olduğu gibi, adeta bir rol dağıtımı yapıyorum. Kurgu romanları ise, akışına bırakıyorum, karakterler geliştikçe romanı benden alıp onlar yönlendiriyorlar sanki.  

 Bazı romanlarımda aynı karakterin bir sonraki romanda zuhur etmesi ise, bilinçli olmadı. Gizli Anların Yolcusu’nu yazdıktan sonra, eşcinsellerin bana hiç hak etmediğimi düşündüğüm Homofobi Ödülü vermeleri üzerine, meydan okuma duygusuyla hiç hesapta yokken Bora’nın Kitabı’nı yazdım. Bu kitap, Gizli Anlar’daki eşcinsel Bora’nın çocukluğunu, köyündeki çaresizliğini, ayrıca Anadolu’da yaygın olan aile içi tecavüzleri ve kız çocuklara yapılan baskıları, haksızlıkları ele alıyordu. İki kitap üst üste bir erkeğin gözünden, erkek sesiyle yazılınca, eşcinsel aşk yüzünden yıkılmış bir ailede, kadınların sesini de duyurmak farz oldu. E, haydi gelsin bu sefer de Gizli Anlar’dan Eda ve Derya! Dönüş, benim yeniden kadınlar dünyasına, bir kızın babasına, mahvolmuş bir babanın hayata geri dönüşünün romanı oldu. Aynı kitaptaki Handan ise, bir başka kitaba sızdı. Bu sızmaları gençliğimde romanlarına bayıldığım Attila İlhan yapardı, ben de satırlarda eski bir dosta rastlamış gibi sevinirdim. Tanıdık karakterlerin romana bir sıcaklık kattığını görünce, Kördüğüm adlı polisiye romanım,  Kanadı Kırık Kuşlar’daki Esra ile devam etti. Son isimli kitabımda ise Esra ile Derya buluştular ve bu oyun, nihayet son buldu. Her şeyi tadında bırakmak lazım.

- ‘Veda’ ve ‘Umut’ adlı romanlarınızda, ailenizden yola çıkarak Osmanlı'nın son günlerinden Cumhuriyetin ortalarına kadar Türkiye'nin öyküsü anlatıyorsunuz. ‘Hayat ve Hüzün’de ise çocukluğunuzdan babanızın ölümüne kadarki hayat hikayenizi. Nasıl bir aileydiniz?

Renkli bir aileydik. Yazlarım Osmanlı artığı dedemin Burgaz Adasındaki konağında çok kalabalık bir ailenin içinde geçerdi. Dedem ve nenem anneannemin annesi ve babasıydılar. Kıyafetleri, adetleri, Osmanlıcaları ve saray aksanlarıyla başka bir devirden yanlışlıkla bahçemize düşüvermiş gibiydiler. Konakta dedemin en büyükleri benim anneannem olan üç kızı, kızların kocaları, çocukları, damatları, gelinleri, torunları ve hizmetçileriyle yaz için bir araya gelirdik. En tenha soframızda dahi on beş kişi olurdu. Bu kalabalığa babam ancak bayramlar yaz aylarına rast gelmişse katılabilirdi. O Ankara’da çok mühim işler yapardı, öyle derdi kendi de bir zamanlar Osmanlı bürokratı olan dedem. Eylül ayı gelince ben ve  annem, anneannemle birlikte kışlıklarımızı düzmek üzere Nişantaşı’ndaki Narmanlı apartmanına iner, bir hafta sonra da annemle yataklıya binerek Ankara’ya, ana/baba/çocuk üçlüsünün yaşadığı küçük evimize dönerdik. Evimiz Kızılay meydanındaki Soysal apartmanındaydı. Üç ayrı sokağa yayılan apartmanın dört ana kapısı vardı ve her dairede çocuklu aileler yaşardı. Bir araya geldik mi otuza yakın çocuk olurduk. Apartmanın bahçesi olmadığı için de sokakta oynardık elbette. Duvarların, ağaç dallarının üzerinde kediler gibi dolaşırdık, zilleri çalıp kaçardık, evlerin bahçelerinden çağla ve erik aşırırdık.  Ada’daki geniş bahçede kuzenlerimle nazlı nazlı evcilik oynamaktan çok değişikti, sokakta kukalı saklambaç veya kurtarmaca oynamak. Yaz aylarının prensesi ben, eylülden hazirana kadar tam bir sokak çocuğuna dönüşürdüm de, değişmeyen baba özlemiydi. O çok özlediğim babam bu sefer de Anadolu’nun dağında taşında olurdu yol, köprü, baraj yapmak için. Ben yine şafak sayar gibi babamın evine döneceği günleri sayardım. Anemin hayatımı yönlendirme çabaları da işte o günlerde başlamıştı, büyüyünce sakın ha mühendisle evlenme, hariciyeciyle evlen, yoksa böyle yalnız kalırsın, derdi bana. Neymiş o hariciyeci? Tayini dış ülkelere çıkan ve ailesini nereye giderse gitsin, yanında götüren adammış. Annem hariciyecilerin illaki Londra, Paris ve Roma’ya tayin olduklarını sanadursun, ben babamınkine tercih edilen bu meslekten, yedi yaşında nefret etmeye başlamıştım. Kader iyi ders verir bizlere, hayatımın en uzun ve mutlu dönemini geçirmem için karşıma, hayata bir ‘hariciyeci’ olarak atılmış Engin’i çıkardı. Neyse ki bizim yollarımız kesiştiğinde, o çoktan dışişlerinden ayrılmıştı, hariçte değil dahilde yaşıyordu. 

- ‘Hüzün’deyse, 1964-1983 yıllarında verdiğiniz mücadeleyi hayranlıkla okudum. 29 yaşında 4 erkek çocuk sahibi, iki eş’ten de aldatma sebebiyle boşanma ve bu boşanma süreçlerinde yaşadığınız sancılı zamanlarlar. Şimdi o döneme baktığınızda neler hissediyorsunuz?

Birinci eşimden aldatılma nedeniyle değil, boşluk nedeniyle boşandım. Hani Atilla İlhan’dan bir mısra vardır, Ne kadınlar sevdim yoktular, benimki de işte o misaldi, koca desen değil, baba desen hiç değil, dost değil, arkadaş değil. Yanlış seçimler çoğu kez çok genç evlenmenin bedelidir ki, vebali tamamen bana aitti. Üniversite için Ankara’ya annemin yanına gidip hariciyeci bombardımanına maruz kalacağıma, bana yurt dışında üniversite imkanı veren ilk kocamı ben seçtim, anneme ve babama rağmen! Birlikte üniversiteye gidecektik. Evlilik de yürümedi, üniversite de bitmedi! Şimdi geriye baktığımda ise o çok kısa süren evliliğin bana kazandırdığı iki oğluma ve beş torunuma şükrediyor, hataların bile ne isabetli olabileceğini görüyorum.