Barış, Başkanlık ve Baldıran

06 Mayıs 2013 Pazartesi, 08:03
Abone Ol google-news

Üçü aynı anda gündeme gelmiştir. Önce Anayasa Uzlaşma Komisyonu’na bir son dakika “pike”si ile “başkanlık sistemi” önerisi dayatılmış, peşi sıra BDP’lilerin kaldırılmasına ramak kalmış dokunulmazlıkları birden gündemden çıkarılmış ve ardından rahmetliden beri Cumhuriyete diklenenlerin diline pelesenk olmuş “kefen” edebiyatına yeni bir boyut kazandıran “baldıran zehri” çıkışı ile Sokratik bir kahramanlığa soyunulmuştur. Daha dün, “millet bizi affetmez” denilerek dağdaki teröristle kucaklaştı diye BDP’li milletvekillerine “yargı yolu” gösterilirken muhalefet BDP’nin vagonu olmakla suçlanırken şimdi birden kimi CHP milletvekili ile MHP Genel Başkanı’nın dokunulmazlığını gündeme getiren, BDP/PKK’nin ipine sımsıkı sarılan bu oyunun stratejisi, “çıkarları dengeleme” stratejisidir.

 

Nash dengesi ya da oyun teorisi

Ünlü matematikçi John Forbes Nash’a “Nobel” kazandıran teorinin adıdır. Buna göre, her oyuncunun (ister siyasette, ister sporda) kendisine en yüksek kazancı getirecek bir stratejisi vardır. Ancak bu strateji, tek oyuncu o olmadığı için, uygulanamaz. O zaman karşılıklı ödünlerle bir denge durumuna razı olunur (1). Oyun teorisini en iyi anlatan örneklerden biri, “Prisonner’s dilemması”dır. Aynı suçtan fakat ayrı ayrı hücrelerde tutulan iki zanlıya önerilen “ikisinin de susması halinde 1’er yıl, ikisinin de itirafı halinde 2’şer yıl, birinin susup diğerinin itirafı halinde susana 4 yıl ceza” seçenekleri karşısında çıkarları, susup bir yıla razı olmayı gerektirirken, “Ya o beni ele verirse, o zaman 4 yıl yatarım” korkusu ile ikisi de suçu itiraf edip 2 yıla razı olmuştur. Oyun teorisindeki bu noktaya “Nash dengesi” denilmektedir.

İktidarın çözüm ya da “barış projesi” dediği süreç, siyasal bir oyundur. Bu oyunun bir tarafında devletin somut varlığı olan siyasal iktidar, diğer yanında PKK ve uzantıları vardır. Bu oyunda AKP’nin stratejisi “başkanlık sistemi”ni uygulatmak, PKK’nin stratejisi “siyasal talep”lerini anayasal güvenceye bağlamaktır. O halde, Nash dengesi gereği, bu çözüm sürecinde öyle siyasal iktidar tarafından söylendiği gibi, “PKK’ye hiçbir vaatte bulunulmamıştır, biz düzenlemekteyiz, onlar başüstüne demekte” ya da “PKK tükendi, geri çekilmek zorunda kaldı” gibi buyurgan bir iktidar iradesi değil, karşılıklı ödünler sürece egemendir. Şimdi iktidara sorulan şudur: Her oyun bir “denge” stratejisi olduğuna göre, nedir dengeyi sağlamak için bu oyunda PKK’ye verilen ödünler?

 

Asıl kaygı buradadır

Türkiye elbette bütünüyle barıştan yanadır, farklı inanç ve kökenlerle barış içinde birlikte var olmaya razıdır. “Yurtta sulh, cihanda sulh” bize Obama’dan değil, Atatürk’ten mirastır. Ancak Türkiye, denge uğruna ülkesinin bugünkünden daha azına razı değildir. Türkiye, dilinin “Türkçem, benim ses bayrağım”ın ülkenin her yerinde bugünkünden daha az şakımasına razı değildir. Türkiye, “özdeş” olarak kavradığı, birini diğerinden türettiği kavramların zoraki parçalanmasına, “ulusa Türk denmesin, bayrağa Türk denmesin, devlete Türk denmesin” densizliğine, bunu söyleyenin “akil adam”dan sayılmasına razı değildir. Denge denkleminin öte yanında terörist başı (şimdi bu da suç kılındı) “Ben size otuz yılda kan dökerek ulus olma bilincini, onurunu kazandırdım, şimdi görevim bitti” diyen “Kürt milliyetçiliği”ne bezeli “veda hutbesi”ni meydanlarda okuturken, denklemin bu yanında “Türklüğü, her türlü milliyetçiliği (kastedilip söylenemeyen Atatürk milliyetçiliğidir) ayaklar altına aldım” diyen bir “kompromizm”e (ödüncü barışseverliğe) razı değildir. Türkiye, bu iktidarın doğasında zaten var olan, şimdi “stratejik ortak” terörist başının da dört elle sarıldığı, ancak allahüekber nidaları ile birbirini boğazlamaktan öte bir varlık gösteremeyen hayali bir “İslam kardeşliği” obsesyonu içinde, Cumhuriyetin kurucusu aziz Atatürk’ün adının okullardan, kitaplardan, meydanlardan sinsice kaldırılmasına razı değildir. Bunu uyduruk anketlerle değil, açık açık sorun bu halka, alınacak yanıt, seçimlerde aldığı yüzde elli oyla mağrur olarak herkesi küçümseyen, milleti kendinden ibaret zanneden “Cumuriyet celalileri” için ibret belgesi olacaktır.

 

Baldırana gelince

Baldıran, Sokrates’le özdeşleşmiştir. Biri daima ötekini çağrıştırır. Ancak ölümündeki kahramanlık, Sokrates’in felsefi şöhretinden ayrı düşünülemez. Baldıran zehrini Sokrates, “Prometus’un tanrılardan çalıp özgür olsun diye insanlığa getirdiği” (Macit Gökberk) aydınlanma ateşinin sönmemesi uğruna bir dikişte içmiştir. Baldıran, bir cezanın infazı aracı olmanın ötesinde, bu kararla insanlığın düşünce özgürlüğüne karşı işlemiş olduğu suçun yüklenilmesi, bir tür “kefaret”tir. Baldıran, tarihte ilk ve son kez, o da Sokrates tarafından içilmiştir. Tekrarı mümkün değildir. Çünkü aynı tarihsel koşullar bir daha var edilemez. Bu yüzden tarih tekerrür etmez. Demokrasinin terminolojisi ile değil, dinin terminolojisi ile konuşulan bir Türkiye’de artık Olimpos tanrılarına karşı çıkmakla suçlanan Sokrates’in baldıranı değil, onu din adına ölüme mahkûm eden mahkeme hükmü geçerli olmak gerekir.

(1)“John Nash: İyi Matematik Bilmeyen Toplumlarda Adalet Yoktur”, Mehveş Evin, Matematik Dünyası, 2012-111, Sayı 92