Beden ve vücûd

Benzer iki kelime arasında kavramsal bir farklılık tanımlamaya çalışacağım – tabii ki daha sonraki yazılarda tekrar tekrar bu konuya döneceğim. Bu kelimeler beden ve vücûd.

15 Ağustos 2021 Pazar, 10:28
Abone Ol google-news

Bugün kısa bir köşe yazısı sınırları içinde aynı ya da en azından benzer iki kelime arasında kavramsal bir farklılık tanımlamaya çalışacağım – tabii ki daha sonraki yazılarda tekrar tekrar bu konuya döneceğim. Bu kelimeler beden ve vücûd. 

Ali Püsküllüoğlu’nun ‘Türkçe Sözlük’ünde ‘beden’ kelimesi, “canlı varlıkların maddi bölümü,” olarak tanımlanıyor. Eş anlamlı kelime karşılığı olarak da vücut – Arapça vücûd kelimesinin Türkçeleştirilmiş hali olarak – deniyor. Başka tanımlar da var ama ben iki kelimeye yüklemeyi deneyeceğim farklı kavramsal anlamlar nedeniyle bu tanımla yetiniyorum. Yaşar Çağbayır’ın ‘Osmanlı Türkçe Sözlüğü’ünde ‘vücûd’ kelimesi için, “bulunma, var olma, var oluş, olma,” tanımları yapılıyor. Türkçe kelime karşılığı olarak da beden deniyor. Diğer tanımları amacım gereği buraya almıyorum. Gördüğünüz gibi kelimeler eş anlamlı olarak da kullanılıyor ama başka anlamları da var. Ve biz bu diğer anlamları üzerinden iki farklı kavram tanımlamasına gitmeye çalışacağız. 

Hermann Schmitz bir Alman filozof. Bence çok önemli eserler vermesine rağmen önceleri pek dikkat çekmemiş ama Husserl’in fenomenolojisine dayanarak, kendi adlandırmasıyla yeni-fenomenolojide vücûdun – bedenin değil – fenomenolojisini tanımlamış. 

Yani ben burada Almancada semantik olarak oldukça açık bir farkı olan iki terimin – Leib ve Körper – kavramsal ayrımını yapmaya çalışacağım. Türkçe beden ve Türkçeleşmiş Arapça bir kelime olan vücûd terimlerini kullanarak. Körper eski Yunanca soma, Latince corpus ve İngilizce body kelimelerine karşılık geliyor. Eski Yunancada soma kelimesi özellikle Homeros tarafından ‘ceset’ karşılığı olarak kullanılıyor olsa da bunun konumuzla bir ilgisi yok. 

Körper, corpus, body ya da beden belirli bir yüzeyi olan, et, kan, kemik, su ve diğer maddelerden oluşan ve Schmitz’e göre bulunduğu mekâna ve zamana bağlı olarak görece bir gerçekliğe sahip olarak tanımlanıyor. Leib, yani benim önerdiğim ‘vücûd’ kelimesiyse Schmitz tarafından bu şeyleştirilmiş halinden çıkartılıp daha nesnel bir geçekliğe kavuşuyor ve duyguların, duyumsamaların, duygudurumun da işin içine katıldığı, handiyse psikolojik bir kavrama dönüşüyor. 

Çizen: Özge Ekmekçioğlu

Beni de, ‘klinik felsefe’ adı altında psikolojinin felsefesiyle cebelleşen biri olarak bu anlamda ilgilendiriyor Schmitz’in yeni-fenomenoloji içinde vücûd – Leib – olarak tanımladığı kavram.

Ruh ve beden ayrımının yapılmaya başlandığı çok eski zamanlardan beri ruha bedenin içinde bir yer aranıp duruyor. Zamanla karşılık olarak benlik, zihin vb. birçok terimin önerildiği ruh, sinir-bilimin pozitivist coşkusu içinde iyice fizikselleştirildi ve o ve onunla ilgili olan her şey bedenimize dahil olan beyin adlı organın içine boca edildi. Platoncu ve kartezyen felsefeden miras kalan bu düalist düşünce modelleriyle oluşan ayrım hâlâ devam ediyor. Oysa bu düalist düşünce modelleri çerçevesinde yapılmak istenen tanımlar vücûdun fenomenolojisini anlamaya yeterli gelmiyor, Schmitz’in de ısrarla üzerinde durduğu gibi. 

İlk büyük psikiyatrlardan biri olan Griesinger’in, “ruh hastalıkları beynin hastalıklarıdır,” demesinden beri tam bir paradigma değişikliğine maruz kalmış olan psikiyatride, aslında son yıllarda sözünü ettiğim coşkulu sinir-bilimciler de yavaş yavaş hayal kırıklığına uğramaya başladılar ve beynin içinde ruhu bir türlü bulamamış olmanın telaşına düştüler. Oysa Karl Jaspers, psikiyatrların bu ‘beyin mitolojisi’nden kurtulmaları gerektiğini ta 1913 yılında yayınladığı psikiyatri bitirme tezinde dile getirmişti. 

Şimdi ben bütün bu yazdıklarımın felsefi olarak doğru bir akıl yürütmeye dayanıp dayanmadığını önce GS Üniversitesinde felsefe hocası olan Necati Ilgıcıoğlu’na danışıp daha sonra sevgili İoanna Kuçuradi Hocamın karşısına çıkmak için cesaret toplamaya çalışacağım.