Bilime muhtacız

Bir süredir yeni tip koronavirüs (Covid-19) konusuyla yatıp kalkıyoruz ve görünen o ki daha belli bir süre gündemimizi işgal edecek. Ukrayna’da ilk vaka, Türkiye’dekiyle aşağı yukarı aynı tarihlerde, yani mart ayı başlarında tespit edildi.

17 Mayıs 2020 Pazar, 06:00
Abone Ol google-news

Burada sokağa çıkma yasağı yok. Fakat Ukrayna yönetimi, salgınla mücadelede sıkı önlemleri en baştan aldı. Başka da seçeneği yoktu, çünkü burada hastaneler büyük salgınların doğuracağı ihtiyaçlara yanıt verebilecek yeterlilikte değil. O nedenle, ülkede ilk vakalar görüldükten kısa bir süre sonra, yabancıların Ukrayna’ya girişi yasaklandı, havaalanları kapatıldı.

Ardından da başkent Kiev’de toplu taşıma araçlarına, güvenlik ve sağlık memurları ile süpermarket ve eczanelerde çalışanlar dışındakilerin binmesi yasaklandı. Gıda ve temel ihtiyaç maddeleri satan dükkânların dışındakiler kapandı. Yine salgının ilk günlerinde, şehirler arası toplu taşıma seferleri durduruldu.

Sonuçta, sokağa çıkma yasağı olmasa da evde kalmaktan başka bir seçenek bırakmayan bir düzen yürürlüğe girdi. Böylelikle vaka sayısı, bu zamana kadar düşük kaldı: Bu satırları yazdığım sırada can kaybı 476’ya yükselirken vaka yaklaşık 17 bindi.

Ancak test sayısının yeterli olmadığı ve gerçek vaka sayısının çok daha fazla olabileceği de söyleniyor.

PASKALYA İLE VAKALAR ARTTI

Ukrayna’ya koronavirüs, İtalya’ya mevsimlik işçi olarak giden vatandaşlardan geldi. Fakat vaka sayısının patlaması, yaklaşık bir ay önceki Paskalya Bayramı’nda oldu. Ukraynalıların büyük çoğunluğu, Ortodoks mezhebinden.

Fakat buradaki Ortodokslar, birkaç farklı cemaate bölünmüş durumda ve devletin bu kiliseler üzerinde doğrudan denetim imkânı yok. O nedenle Ukrayna yönetimi, bayramdan önce hem kiliselere, hem de halka, bayramda evde kalınması ve ayinlerin evden takip edilmesi konusunda çağrıda bulunmaktan fazlasını yapamadı.

Kiliselerden bazıları hükümetin çağrısına uyarken bazıları görmezden geldi. Dahası, bazı manastırların idarecileri, karantina önlemlerine açıkça karşı çıkarak “asıl felaket virüs değil, günahtır. Kilisemize gelin, tövbe edin ve kucaklaşın” diye açıklama yapmış ve duaların virüsü durduracağını iddia etmişti. Ne var ki, Paskalya Bayramı’nı takip eden ilk haftada, salgın tehdidini görmezden gelip kiliselere akın edenlerin önemli kısmı hastalanırken duaların virüsü durduracağını iddia eden rahip de dahil olmak üzere, yüzlerce rahip, koronavirüs teşhisiyle hastaneye kaldırıldı.

Bu haberleri okuyunca da aklıma yıllar önce Rusya’da geçirdiğim günler geldi: O zamanki kız arkadaşımın ailesiyle hafta sonu, bir manastıra gitmiştik ve aile, aralık ayının ortasında, kutsal su olarak kabul ettikleri buz gibi kaynak suyunu içmekten çekinmemiş, bana da korkmamamı, çünkü kutsal suyun insanı hasta etmeyeceğini söylemişlerdi. Ertesi gün, kızlarının anjin olduğu haberini alacaktım...

Bu salgın, geniş kitlelere, dine inanmakla gündelik hayatta bilimin gereklerini yapmanın birbirine aykırı olmadığı bilincini yerleştirdi. Bilimin verilerine karşı çıkanlar hastalıklar karşısında bilimsel gerçeği kabul etmek zorunda kaldılar. Atatürk’ün yıllar önce söylediği “medeniyet öyle bir ateştir ki, ona kayıtsız kalanı yok eder” sözünün önemi bugün daha da çok anlaşılıyor. Kimileri istemese de, bütün yollar Atatürk’ün yıllar önce gösterdiği yere çıkıyor.

[email protected]