Bir küreselleşme projesi olarak Göçen dünya düzeni-5

Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarına Türk demek faşistlik, Türkiyeli demek demokratlık diye sunulduğunda, henüz 2005 yılıydı ve Türkiye’de Saddam’ın saldırılarından kaçan Iraklı Kürtler dahil 75 milyonluk bir ülke için gayet kabul edilebilir oranda, 1milyon 400 bin göçmen vardı.

23 Ekim 2020 Cuma, 05:30
Bir küreselleşme projesi olarak Göçen dünya düzeni-5
Abone Ol google-news

Kitlesel göçler Pakistan, İran ve civar ülkelere 2001’de Afganistan’ın işgaliyle başladı. Türkiye’ye ise 2011’den öteye Irak’ın işgaliyle... Avrupa ülkelerine Ortadoğu’dan sığınmacı akını büyük ölçüde Türkiye’de durduruldu, ama aynı yıl Libya saldırısından kaçanlar ve onlara Afrika kıtasının başka ülkelerinden eklenen sığınmacılar durdurulamadı.

Dünyadaki ilk “laik cumhuriyet” olarak pek çok ülkenin yanı sıra Türkiye Cumhuriyeti’nin de esin kaynağı Fransa, Avrupa’da en büyük Müslüman nüfusunu barındırmakla küresel göçün etkilweri bağlamında ilginç bir örnek. 

1880’lerden 1980’lere kadar yapısı “ulus devlet”e en yakın modellerden biri olmasına karşın tüm tarihi boyunca kitlesel göçlere alışık bu ülke, “La France, terre d’asile” (iltica toprağı Fransa) olmakla övünür. 

Geçen yüzyılın başında tehcirden kaçan Ermenilere, devrimden kaçan Beyaz Rus nüfusuna, 1930’lardan öteye ekonomik nedenlerle İtalya’dan göçenlere, Franco’dan kaçan İspanyol cumhuriyetçilere, Salazar’dan kaçan Portekizlilere, Hitler’den kaçan Polonyalı ve diğer Avrupalılara, Uzakdoğu’daki komünist rejimlerden kaçan sığınmacılara ya da eski sömürgeleri Laos, Kamboçya ve Vietnam’dan gelen ilticacılara kucak açmış, bu toplulukların hiç biriyle sorun yaşamamış, hepsini entegre etmiştir. 

Başka Avrupa ülkelerinin tersine, Fransa mülteci ya da göçmenlere yurttaşlık vermekte en cömert ülke olup bugün pek çok Fransız politikacı, yönetici, gazeteci, iş insanı, milyonlarca memur ve emekçi göçmen kökenlidir. 

Ama Fransa, 1960’lardan beri Afrika’daki eski sömürgelerinden gelen Müslüman göçmen ve sığınmacıların Fransız yurttaşı doğan yeni kuşaklarının azımsanmayacak bir bölümünü entegre edememekte, büyük sorunlar yaşamaktadır.

DÜŞMANLIK BESLEMEKTE

Başka bir deyişle, Hıristiyan ya da Uzakdoğu dinlerine mensup  göçmen topluluklarını cumhuriyetçi ortak değerler ve Fransız üst kimliği altında bir arada tutabilirken, Müslümanların bir bölümü laik cumhuriyetçi düzene uymayı reddetmekte, siyasal İslamcı bir bölümü de düpedüz yurttaşı olduğu Fransa’ya düşmanlık beslemektedir. 

Ulusal İstatistik ve Ekonomik Veriler Kurumu INSEE’nin 2019 raporuna göre, 65 milyon 273 bin nüfuslu Fransa’da 6.7 milyon göçmen yaşıyor. Bunlardan 2.5 milyonu Fransız yurttaşlığına geçmiş. Yabancı uyruklu göçmen sayısı ise 4.9 milyon..

Kimseye din sorusu sorulmadığı ve kayıtlarda yer almadığı için anket yöntemiyle yapılan araştırmalar, Fransa’yı 5 ile 6 milyon aralığındaki Müslüman nüfusla Avrupa’da birinci sıraya koyuyor.

2019 itibarıyla 83 milyon 155 bin nüfuslu Türkiye’de 6 milyon göçmen/sığınmacı olduğu düşünülürse, Fransa’nın neden yeni sığınmacı istemediği daha iyi anlaşılır. 

Fransız Les Valeurs Actuelles adlı derginin kapağı

Öldürücü saldırılar, dayaklar, yağma…

VAHŞİLEŞME

Yeni barbarların Fransa’da 60 günü

AB’nin belli başlı göç ülkelerinde Müslüman nüfus ve oranları*

- Fransa: 5.72 milyon (%8.8)

- Almanya:  4.9 milyon (%6.1)

- İngiltere: 4.13 milyon (%6.3)

- İtalya 2.87 milyon (%4.8)

* Kaynak: PEW Research Center, ABD

HALK YERİNE İNSANLAR

Raslantıya bakın ki Fransa’nın 80’li yıllara kadar sorunsuz süren göçmen entegrasyon politikası, merkezi devletten yerel yönetimlere geniş yetkiler tanıyan daha federatif bir yapıya geçildiği; AB’ye paralel olarak ekonomik küreselleşmeye katılıp fabrikaların Çin’e taşındığı ve yurttaş ya da göçmen, insanların işşiz kalmaya başladığı 90’lı yıllarda iflas etmeye başladı.

2001’den öteye Batılı ittifakın hep İslam ülkelerini hedef aldığı saldırılardan sonra göçmen ve sığınmacı nüfus arasında yayılan radikal İslamcılık, din kökenli kültür uyuşmazlığını derinleştirdi.     

Yine de üst kimlik tartışması, Fransa’ya Türkiye’den epeyce geç, ulaştı. 

Sosyal liberallerin lideri Jean Luc Melenchon, 2017 yılından beri Fransa ve halk sözcüklerini ağzına almıyor. 

Fransız yerine Fransalı diyemiyor, çünkü Fransızcadaki karşılığı kafasını kestikleri kralın soyadı anlamına geliyor! 

Ama “Fransa Cumhuriyeti” yerine sadece “Cumhuriyet” diyor. Ülke adı yok. Homojen bir topluluğu vurgulamamak için de “halk” yerine “insanlar’”diyor. İnsanlar nerenin insanları, bilinmiyor. 

Sosyalist Parti’den ayrılıp önce Sol Parti’yi, ardından Komünist Parti’yle birleşip Sol Cephe’yi kuran; yakın zamanda da etnik ayrılıkçıları, Siyasal İslamcıları bünyesine katan LFI (Asi Fransa) lideri Melenchon, 2017 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yüzde19.58 oranında oy aldı. Ve “neo con”luğu iyice giyinip küresel jargon “politically correct” konuşmaya başladı. 

KOMÜNİST ‘ENTERNASYONAL’DEN KAPİTALİST EVRENSELLİĞE

Türkiye’de ise tam tersi olmuştu: Türk yerine Türkiyeli tanımı, etnik ayrılıkçıları, siyasal İslamcıları ve sosyal liberalleri benzer gariplikte bir ittifakta buluşturdu. Aynı ittifak, 2012’den öteye resmi kurumlardan TC’nin kalkmasına rıza gösterdi. Yani Türkiye’yi bırakıp Cumhuriyeti kaldırdılar. 

Bir yanda ülkesiz cumhuriyet, halk oluşturmayan insanlar; öte yanda cumhuriyetsiz ülkeli halklar ve her iki ucu da aynı ittifak savunuyor! 

Gülünç, ama sahadaki gerçek ve küresel gariplikler bu tür çelişkilerle sınırlı değil: Kapitalizmin evrenselleşmesinden ibaret küreselciliği, sol ideolojiden yola çıkan sosyal liberaller savunuyor. Eski sosyalist ya da komünist bu liberallere de zaten neo con, yani “yeni muhafazakâr” deniyor. 

Komünizmin kapitalizm karşıtı “enternasyonal” söylemi, küresel kapitalizmin “politically correct” jargonunda ikinci baharını yaşıyor. ABD’nin kapitalist patron başkanı Donald Trump, ulusal ekonomiyi diriltmek peşinde küreselleşmeye ve Hispanik göçe karşı bayrak açarken, bizim ellerdeki muktedirler küreselciliği, melezleşmeyi ve kitlesel göçü tek din Sünni İslam, tek bayrak yeşil şeriat birliği için kullanıyor. 

Ve dünya, küresel ve sınırsız köy olmak yolunda bir kavimler göçü yaşıyor. BM’ye göre göçmen sayısı 2019’da 272 milyona ulaştı. 

Ancak hiç hesapta olmayan bir virüs, ilk küresel salgın Covid-19’la bütün hesapları altüst etti ve küresel ekonomiyi tahtından edecek kadar şiddetli sallıyor. Geleceği öngörmek en üst akıl için bile artık kolay değil.   

Haydi hayırlısı. 

‘MAHCUP BİR CEVAP NİTELİĞİ TAŞIYOR’

- BM’de göçmenlere dair kabul edilen “politically correct” jargonun insan hakları ötesinde göç olgusunun kabul ettirilmesine yönelik bir başka anlamı var mı? (Marakeş Anlaşması)

İki Global Compact (Küresel Göç Mutabakatı) var. Biri mülteciler üzerine, diğeri de Marakeş’te imzalanan güvenli, sistemli ve düzenli göç için Küresel Mutabakat. 2016’da NY’de başlayan bir süreci BM buraya taşıdı. Türkiye de bu süreçte aktif rol oynadı. Ancak, bu mutabakat metni, yine suya sabuna dokunmadan (yani hiçbir bağlayıcılığı yok) uluslararası toplumun sorumluluk alması yolunda belirli tavsiyeler ve taahhütler içeren, 1950 ve 60’ları anımsatan “liberal” söylemlerin çok güzel ifadelerle dile alındığı (ayrımcılığın kalkması, insana yakışan iş ve etik istihdama erişim, göçe zorlayan yapısal faktörlerin en aza indirilmesi, vs.) bir metin olmaktan ileri gidemiyor ne yazık ki. 

Zaten ABD başta olmak üzere pek çok göç alan ülke ve geçiş ülkeleri, egemenliklerini tehdit ettiği ve düzensiz göçü teşvik ettiğini bahane ederek bunu imzalamadı. Aslında bağlayıcılığı bile olmayan bu mutabakata yapılan tepkiler gösterdi ki devletler egemenliklerinden insan hakları lehine vazgeçmezler. Halbuki mutabakatı yakından incelediğinizde, bu metin insan hakları açısından göçmenlere ne yeni bir hak tanımakta ne de yeni bir söylem ortaya koymakta. Uygulanan kötü politikalara ve sınırları geçmeyi çalışırken hayatını kaybeden yüz binlerce göçmene mahcup bir cevap niteliği taşıyor. 

BM zaten pek çok insan hakları örgütünün yaptığı eleştirilere ve medyada yazılanlara tepki olarak bu konuyu ele alma gereğini duyuyordu. Tabii Genel Sekreter Guterres’in göreve gelmeden önceki BMMYK’deki konumu gereği bu konu ile daha yakından ilgilenmesine neden olmuş olabilir. Ancak, sonuçta mutabakat tüm bilinenleri temelden sarsacak, devletlerin göçe yaklaşımını ve haksız düzeni değiştirecek bir bakış açısı ortaya koyamıyor.

* Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi