Bir uyarlama faciası daha: Penceredeki Kadın

Penceredeki Kadın’ın, söz konusu Hitchcock alıntılarını gizlice yapmadığını bilakis hikayesinin açılış sekansından itibaren bir Rear Window taklidi olacağının sinyallerini verdiğini de söylemeliyim.

22 Mayıs 2021 Cumartesi, 15:58
Bir uyarlama faciası daha: Penceredeki Kadın
Abone Ol google-news

Dışarıdan bakıldığında her şey kusursuz. “Atonement”, “Anna Karenina” ve “Darkest Hour” gibi filmlerle rüştünü ispat etmiş bir yönetmen, ödüllü oyuncular, ödüllü bir senaristin elinden çıkan bir hikâye ve paketi şık bir film. Penceredeki Kadın, alıcısının gözünü kamaştıran bunca detayın arasından eriyip yeniden donduğu için tadını kaybetmiş bir çikolata gibi çıkıyor. 

Amerikalı yazar A.J. Finn, satış rekorları kıracak romanı Penceredeki Kadın’ı (The Woman In The Window) Hitchcockian bir kumaşla dokurken, kitabın sinema uyarlanmasının Hitchcock’un kurbanlarının akıbetine uğrayacağını kuşkusuz hiç tahmin etmemiştir. 2018’de çekimleri tamamlanan Penceredeki Kadın, Joe Wright gibi bir yönetmenin ellerinde olabilecek en kötü haline dönüşmekle kalmayan, pek çok ertelemeyle gösterimi bugüne dek geciken talihsiz bir film. 2019’da vizyona girmesi planlanan yapım, ilk yorumlar olumlu olmayınca daha önce “Rogue One”ı da kurtaran Tony Gilroy’a emanet edildiyse de bu kez koronavirüs salgınıyla yeni bir ertelemeye gidildi. Nihayetinde Netflix’e satılan film, bunca bekleyişin ardından seyircisiyle buluştu ve sonuç: “Rear Window” ve “Vertigo”nun kötü bir replikası karşınızda…

Penceredeki Kadın’ın, söz konusu Hitchcock alıntılarını gizlice yapmadığını bilakis hikayesinin açılış sekansından itibaren bir Rear Window taklidi olacağının sinyallerini verdiğini de söylemeliyim. Film bu göndermeleri stilize bir sinematografi, sanat yönetimi ve müzik kullanımı eşliğinde yaparak ortaya eski usul bir polisiye çıkarmayı deniyor. Hikâye, başrolünde yer alan ve agorafobiden mustarip olduğu için dışarı çıkamayan psikolog Anna Fox’un (Amy Adams) karşı apartmanında gerçekleşen bir cinayete tanık olmasıyla genişliyor. Fakat bu “genişleme” yalnızca söz konusu cinayetten ibaret. Zira Penceredeki Kadın, salt akışıyla ve ana karakteriyle değil, aynı zamanda planlarıyla da gittikçe modern bir Rear Window’a dönüşmeye başlıyor. Elindeki malzemeyi değerlendiremeyen ve bir film noir ruhu eklemek yerine öyküsünün sürprizini beceriksizce erkenden açık eden yapım, bir süre sonra irtifa kaybetmeye başlıyor. 

Aslına bakarsanız, bir yıldan uzun bir süredir evlerine hapsolmuş bireyler olarak, Anna Fox’un içine düştüğü durumu anlamaya hiç olmadığımız kadar yakınız. Pek çoğumuz sosyal hayata yeniden nasıl adapte olacağımızın kaygılarını taşıyor ve dışarıda olma halinden korkuyoruz. Penceredeki Kadın bu bakımdan, Lacanyan bir yaklaşımla, seyircisinin kendini görebileceği bir karakteri ve onun hikayesini sevme olasılığını elinin tersiyle itiyor. Böylelikle büyük bir fırsatı kaçırmış oluyor. Bizi, tıpkı karakteri gibi bir evin içerisine ve onun sinema tarihinin klasikleriyle bezenmiş delüzyonlarına hapsederken, bir cinayetin anatomisini çözümlemekte acemi kalıyor. Finale doğru anlatıya eklenen “Vertigo” ve giallo sosu ise Joe Wright’ın dokunuşunu özgün olmaktan tümüyle uzaklaştırıyor. 

Penceredeki Kadın’da, Anna’ya hayat veren Amy Adams ile Gary Oldman ve Julianne Moore’un kısa süren performansları tatmin edici. Kendi adıma, bütününde bir kopyaya dönüşen bu film yerine Rear Window ve Vertigo’yu yeniden izlemeyi tercih ederim.