Bir yapıt olarak şehir

“Şehir Hakkı” şehre ve belki de bir trajedi halinde yaşadığımız dönüşüme, klasik hümanizmanın, zaman dışı bir kent anlayışının, tembel ve mızmız bir nostaljinin pençesinden kurtulup bakmamızı sağlayan bir kült kitap.

25 Nisan 2016 Pazartesi, 09:51
Abone Ol google-news

David Harvey “Şehir kime aittir?” sorusunu cevaplamak için sabahın altısında Londra Metrosu’na biner. Şehri yeni güne hazırlamak için erkenden yollara düşen insan kalabalığı uykulu gözlerini kayıtsızca çevirir kentsel yaşama. Oysa sabahın altısında Londra Metrosu’na binenler olmasa şehir uyanmayacaktır. Fabrikalar, atölyeler, işyerleri, otobüsler, trenler, gemiler vs., bir şehre sesini veren ne varsa, susacaktır. Şehir sesini kaybedecektir. Öyleyse şehir kimindir?

Londra Metrosu’ndaki kalabalık, Henri Lefebvre’nin Şehir Hakkı’nda şehri teslim ettiği proletaryanın ta kendisi. Lefebvre’nin “kullanım değeri olan bir yapıt” olarak tasavvur ettiği şehri teslim ettiği politik özne. Bir yapıt olarak şehir tanımı ilk başta kulağa fazlaca elitist gelebilir ya da yapıt ve proletarya kavramlarını bir araya getirmenin zorluğu aşılmaz görünebilir ama Lefebvre şehir ve şehir hakkı kavramını klasik hümanizmanın sınırları dışına taşıyarak bunun üstesinden geliyor.

Şehrin yapıt olması ne anlama gelir peki? “Şehrin üretimi ve şehir içinde de toplumsal ilişkilerin üretimi söz konusu olsa da, bu bir nesne üretiminden ziyade, insanlar tarafından insanların üretimi ve yeniden-üretimidir. Şehrin bir tarihi vardır; o bir tarihin, yani tarihsel koşullar içinde bu eseri gerçekleştiren gayet belirli insan ve grupların yapıtıdır.”

Lefebvre yapıt olarak şehir tanımını yaparken tarihsel bir olgudan yola çıkar: “Fazla baskıcı topluluklar yapıt üretiminde çok yaratıcı ve çok zengindirler…. Sömürü baskının yerine geçtiğinde, yaratıcı yetenek yok olur.” Burjuvazinin ortaya çıkışıyla birlikte baskının yerini sömürü, yapıtın yerini ise ürün almıştır. Dolayısıyla mübadele değeri ve sanayileşme, kullanım değerini, bir anlamda yapıtı yok etmiştir. Sanayi şehri ele geçirip çekirdeklerini parçalayarak, onu kendi ihtiyaçlarına göre düzenleyerek yapar bunu. Artık işçi sınıfı merkezin dışına itilmiş, “yapıt duygusunu yitirmiştir.” Çalışma ve yaşam alanlarının kentsel çekirdekten soyutlanması proletaryayı kent bilincinden yoksun bırakmıştır ki, Lefebvre’ye göre kentin gündelik hayatını şekillendiren sınıf stratejisinin özü de budur: Yeni egemen sınıfın ayrıcalıklarını tehdit eden kent demokrasisinin doğmasını engellemek. “Nasıl mı? Proletaryayı kent merkezinden ve şehirden sürerek, ‘kentliliği’ yok ederek.”

SINIF STRATEJİSİ EZİLENLERİ DIŞLAMAK ÜZERİNE KURULUDUR

Lefebvre’nin 1960’ların sonunda tarif ettiği süreç bugünün de öngörüsü niteliğinde adeta. Şehri istila eden, bölen, parçalayan, işçi sınıfı ve ayrımcılığa uğrayan öteki kesimler açısından kenti bir imkânlar, karşılaşmalar, birliktelikler, olasılıklar alanı olmaktan çıkarıp sermayenin ihtiyaçlarına ve çıkarlarına göre şekillendiren kapitalizm Lefebvre’nin deyişiyle “İnsanları ya da şeyleri değil, enformasyonu ve bilgiyi bir araya getiriyor.” Kentsel çekirdek, tüketim merkezlerinin ya da turizmin ve nostalji endüstrisinin istilasına uğramış, kitsch bir müze kültürünün mekânı haline gelmiştir.

Lefebvre’nin üzerinde ısrarla durduğu kentsel sınıf stratejisi, merkezin dışına ittiği (bkz. Kentsel dönüşüm maceramız) proletarya için çalışma hayatı dışında bir hiyerarşi inşa eder: “İşçileri (tek tek ve aileleriyle birlikte) işyerinde hüküm sürenden oldukça farklı bir hiyerarşi içine, mülkiyetlerin ve mülk sahiplerinin, evlerin ve mahallelerin hiyerarşisine dahil etmeyi işe yarar görüyorlardı. Onlara, ücretli üretici olmaktan başka bir işlev, başka bir statü, başka roller atfetmek istiyorlardı. Böylece onlara çalışma hayatından daha iyi bir gündelik hayat sunma iddiasındaydılar. Habitat’la birlikte mülkiyete de erişebileceklerini hayal ediyorlardı.”

Bir araya gelişlerin, farklılıkların karşılaşmasının, hepsinden önemlisi örgütlenmenin mekânı olan işçi mahallelerinin parçalanıp TOKİ konutlarıyla yaratılan habitatta taklit edilen orta sınıf hayatı, kredi kartları, reklamlar, TV kanalları ile yaratılan entegrasyon illüzyonu, kentten kopuk gettolarda oluşturulan kentlilik bilinci söylemiyle ayrımcılığın gizlenmeye çalışılması, ev sahibi olmak için kredilenmenin dayanılmaz cazibesi, getto AVM’lerinde tüketim hazzına ortak olmanın mutluluğu… Her şey ama her şey işçi sınıfını gündelik hayatın mülkiyetle belirlenen hiyerarşisine dahil etmek içindir.

ŞEHİRCİLER, SOSYOLOGLAR SUSSUN, İŞÇİ SINIFI KONUŞSUN!

İlginçtir ki şehre yapıt payesini veren Lefebvre bu yapıtı yalnızca işçi sınıfına emanet eder. Şehir hakkı sınıfın en yaşamsal haklarından biridir. Sermayenin sınıf stratejisinin yarattığı ayrımcılıklara, yabancılaşmalara da yalnızca işçi sınıfı son verebilir. Sermayenin kente müdahalesi, mekânı örgütleme biçimi, en homojen görünen topluluklarda bile gizli ayrımcılıklar yaratırken alternatif siyaset işçi sınıfı ve onun ittifakları tarafından üretilecektir. Bu anlamda Lefebvre açısından sorun oldukça politik ve sınıfsal bir çerçevede çizilir. Şehir hakkında söylenecek sözler, ne şehir planlamacılarının, ne yerel yöneticilerin, ne iyi niyetli insanların, ne hümanistlerin ne de müteahhitlerin olacaktır. “Sadece devrimci inisiyatif alabilen gruplar, sınıflar ya da toplumsal sınıf fraksiyonları kentsel sorunlarını çözmeyi üstlenebilir ve çözümlerini tam anlamıyla hayata geçirebilir; bu toplumsal ve politik güçler sayesinde yenilenen şehir bir yapıt olur.”

Belli bir sınıfın çıkarının ve ideolojisinin, kentsel rasyonalite ve gerçekçi planlama olarak yutturulmaya, gündelik hayatı dolduran sınıfsal stratejilerin şehrin göz alıcı ışıklarıyla boğulmaya çalışıldığı kente sabahın ilk ışıklarıyla Londra Metrosu’na binen yorgun, çaresiz kitleler ne verebilirler, dahası ondan ne umabilirler? Şehirdeki yapıt duygusuna, yapıtın bilgisine sahip mi bu yoksul kalabalık? İşte Lefebvre’nin teorisine sorulması gereken en can alıcı soru bu. Merak etmeyin, bizlere bırakmayıp kendisi soruyor soruyu. Ve yaklaşık 50 yıl öncesinin iyimserliğiyle cevaplıyor soruyu: “Bu durum, ekonomik devrimin (toplumsal ihtiyaçlara yönelik planlama) ve politik devrimin (devlet aygıtının demokratik denetimi, genelleşmiş özyönetim) yanı sıra, kalıcı bir kültürel devrim gerektirir.”

Şehir Hakkı, şehre ve belki de bir trajedi halinde yaşadığımız dönüşüme, klasik hümanizmanın, zaman dışı bir kent anlayışının, tembel ve mızmız bir nostaljinin pençesinden kurtulup bakmamızı sağlayan bir kült kitap. Gezi’den Tarlabaşı’na, Sulukule’den Sur’a sınıf savaşlarının içinde olduğumuzu anlatıyor Lefebvre.

Şehir Hakkı / Henri Lefebvre / Çeviren: Işık Ergüden / Sel Yayıncılık / 168 s.