Bu kentte ne oluyor?

Küratörlüğünü Emre Arolat'ın üstlendiği, İKSV'nin düzenlediği İstanbul Tasarım Bienali'nin iki ana sergisinden biri olan "Musibet" sergisinin omurgasını İstanbul oluşturuyor. "Bir musibet bin nasihattan iyidir" sözünden referans alan sergi izleyiciye İstanbul'un kentsel dönüşümüne dair sorular sorduruyor.

14 Ekim 2012 Pazar, 10:53
Abone Ol google-news

İstanbul Modern’de yer alan serginin de küratörü olan Emre Arolat’la konuştuk.

- “Musibet” sergisini izlerken açıkçası rahatsız oldum, İstanbul’un nasıl dönüştüğünü diken üstünde gösteriyor bize...


Bugün yaşadığımız büyük dönüşümün problemli olabileceğini, bundan sonra düzeltilmesi pek de kolay olmayan sorunlar oluşturabileceğini vurgulamak istiyoruz sergiyle. Tasarım kavramının herkesi ilgilendirmesi gereken bir sürecin içinde bulunmanın mümkün olduğunu da vurgulamak istiyoruz. “Hayatınız bir gün çok problemli bir noktaya dönüşebilir” demek için, biraz dikkat çekmek, irite etmek, hafif de germek üzere böyle bir mekânı hazırladık.

- Yoksa İstanbul ağır hasta mı demek istiyorsunuz?

Henüz öyle bir şey yok. “Cereyanda kalma hasta olursun” derler ya işte İstanbul çok cereyanda kalıyor bugünlerde, her tarafta açık pencereler... İstanbul yeteri kadar iyi giyinmezse, yeteri kadar iyi korunmazsa ağır hasta olabilir, buna da vurgu yapıyoruz.

- Bienal mekânını hapishane şeklinde yapmanızın nedeni nedir?

Tam bir hapishane değil, daha çok hapishaneyi hatırlatıyor. Eserlerimiz nevi şahsına münhasır eserler. İstedik ki, izleyici ortaya konan yapıtla her seferinde bire bir ilişki kurabilsin, konsantre olabilsin. O konsantrasyonu sağlamak üzere odalar oluşturduk. Odaları birbirine bağlayan yol da bir projeden diğer projeye geçerken aklı tazelemek, yeni bir etkiye hazırlanmak üzere tasarlandı.

- İşlerle izleyicide hangi soruları akla getirmek istediniz?

Bu kentte ne oluyor? Bu kentte bizim adımıza neler yapılıyor? Türkiye’de genel olarak tasarım meselesine pek ilgi duyulmuyor, hatta tasarım büyük bir tabu olarak görülüyor. Bu konuyu karmaşık bir disiplin olarak görüp “nasıl olsa anlamayız” diye bakıyorlar. Halbuki tasarım çokboyutlu, çokdisiplinli. Özellikle kenti ilgilendiren tasarımlar kentlinin bire bir maruz kaldığı şeyler. Kentli, kendisi için yapılan bir şeyi koşulsuz kabullenmek yerine, tasarım sürecinin içine girmeli. Bu, bir tür vatandaşlık borcu, bunu tetiklemeye çalışıyoruz.

- İstanbul’un kentsel anlamda nasıl bir tasarımı var peki?

İstanbul çok da tasarlanmış bir kent değil. Değişik zamanlarda, değişik amaçlarla, parça parça tasarlanmadan büyümüş.

- Öyleyse İstanbul’un nasıl bir tasarıma ihtiyacı var?

Aspirin gibi herkese, her şeye iyi gelen bir hap yok. Her seferinde içinde bulunduğu problemi iyi tarif etmek ve o tarif üzerinden teşhisi iyi yapmak ondan sonra da tasarlanacak durumu bütün ölçütleriyle anlamak lazım. Tasarımın ana ihtiyaçlarından biri anlamaktır. Durumu anlamak. Durumu anlarsanız tasarımı da doğru yapma şansınız artar.