Büyük Devletle Dostluk Etmek...

22 Mayıs 2012 Salı, 06:11
Abone Ol google-news

İsteyelim ya da istemeyelim, beğenelim ya da beğenmeyelim dünyanın bir numaralı devleti ABD’dir. Avrupa, Asya ve Uzakdoğu devletlerinin tümü bu gerçeği kabul etmişlerdir. Birçok devlet Beyaz Saray’la iyi geçinmektedir. Bugün uluslararası arenada aslolan, ortada belirli bir neden yoksa, dost olmak, kavga etmemek ve iyi geçinmektir.

Avrupa’da dış politika çevrelerinde sık kullanılan bir deyim vardır: “Büyük devletle dostluk etmek, güçlü bir hayvanla birlikte yaşamaya benzer”. Uluslararası alanda uygulanan politikaların temeli önce devletler arasındaki karşılıklı çıkarlara dayanır. Dostluk da, ticari ilişkiler de, birbirini destekleme politikaları da bu çerçeve içinde değerlendirilir. Genellikle her devlet için temel budur....

ABD dünyadaki devletlerin en uygar olanı değil, ama gerek ekonomi gerekse teknoloji alanında en zengin olanıdır. Yöneticileri de başta başkanlar olmak üzere her zaman doğru yaparlar, her yaptıkları doğrudur diye bir kural yoktur. Ama buna rağmen, diğer devletlerin yöneticileri büyük çoğunlukla Washington’la iyi geçinmek isterler...

Avrupa Konseyi’ndeki protokol müdürlüğü görevim sırasında, dünyada en çok görüşülmek istenen devlet başkanının ABD Başkanı olduğunu öğrenmiştim. Tüm devlet başkanları ABD Başkanı ile görüşmek için randevu isterler. Beyaz Saray protokolü de, dönemin durumu ile aradaki ilişkilere, gelişmiş ve de gelişmesi beklenen koşullara göre bu istekleri yerine getirir, randevu vermeyi uzatır ya da uzun süre oyalamayı yeğler.

İsteyelim ya da istemeyelim, beğenelim ya da beğenmeyelim dünyanın bir numaralı devleti ABD’dir. Avrupa, Asya ve Uzakdoğu devletlerinin tümü bu gerçeği kabul etmişlerdir. Birçok devlet Beyaz Saray’la iyi geçinmektedir. Bugün uluslararası arenada aslolan, ortada belirli bir neden yoksa, dost olmak, kavga etmemek ve iyi geçinmektir.

Türkiye kararlı olmalıdır

Şimdi gelelim ülkemize. Türkiyemizin önünde çözülmesi gereken sorunlar vardır. Önce basın özgürlüğü sorunumuz, ekonomik güçlüklerimiz, sonra uzun sürede de olsa AB üyeliğimize engel olan Kıbrıs ve de PKK terorizmi...

Her konu ister istemez dış dünya ve ABD ile ilgilidir. Ekonomik güçlükler yüzünden IMF ve Dünya Bankası ile anlaşmak zorundayız. Çünkü bu kuruluşların onayı olmadan, dünyadaki diğer devletler ve bankalarından kredi almamız olanaksızdır. Rusya’nın eski başkanı Putin, devlet başkanı olduğunda, borçlarını ödemek ve ekonomik sıkıntılarını gidermek için kredi istediğinde IMF’nin koşullarını reddederek, yöneticilerini geri göndermiş ve Almanya Başbakanı’ndan kredi istemişti. Ancak Schröder ona, IMF onaylamadan kredi veremeyeceğini söylemişti. IMF ve Dünya Bankası Guvernörleri Kurulu’nda en fazla oy sahibi ülke ABD’dir. Dolayısıyla, finans kuruluşlarının kredi musluklarını açmalarında Beyaz Saray’ın yeşil ışık yakması çok önemlidir.

AB üyeliğimiz, Kıbrıs ve PKK

Kıbrıs anlaşmazlığı, demokratik dünya ülkeleri için çözülmesi gereken önemli bir konu olarak ortada duruyor. KKTC’ye uygulanmakta olan ekonomik ambargonun kaldırılacağına dair başta ABD ve bazı AB ülkeleri tarafından verilen sözler uygulanmaya başlayıncaya kadar ihtiyatlı olmalı ve sonucu beklemeliyiz.

Kıbrıs konusunda, eski Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Annan’ın raporu dışında, 1959 yılında Londra’da kurulmasına karar verilen bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bir benzerinin yeniden iki toplumlu olarak oluşturulmasından başka bir çözüm beklemek yanlış olacaktır. Bu konuda ABD’nin yardımı olabilir ama unutmamak gerekiyor ki, varılacak çözüm şeklini AB ülkelerine kabul ettirmek zorundayız. Avrupalılar bunu her zaman söylüyorlar...

AB üyeliğimiz konusunda ise, ABD’nin fazla etkili olacağını beklemek yanlıştır. Nitekim bir süre önce, Kıbrıs Rumları tarafından reddedilen anayasa referandumu sonuçlarından sonra Avrupalılar teselli etmek için Paris, Roma ve Berlin’e giden ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı, genişlemenin “inanılmaz bir başarı” olduğunu öne sürmekle beraber, Türkiye ve Ukrayna’nın üyeliklerinin ise yalnız Avrupalılar tarafından kararlaştırılacağını söylemekten geri kalmamıştır.

PKK sorununa gelince. Bir süre önce Washington’da Amerikan-Türk Konseyi’nin savunma panelinde konuşan, eski Genelkurmay İkinci Başkanımız Orgeneral Başbuğ’un terör konusunda somut eylem isteyen konuşmasını, generalimizin “açık sözlü ve dürüst, gerçek bir vatansever” olduğunu söyleyerek yanıtlayan dönemin ABD Genelkurmay Başkan Yardımcısı Org. Peter Pace’in, kültür ve dil farklılığı çerçevesinde Başbuğ ile her şeye aynı gözle bakmadıklarına dair sözleri bir gerçeği aksettiriyordu. ABD bizim gibi düşünmüyor ve yalnız şiddet ve teröristleri öldürme ile bir çözüme varılamayacağına ayrıca “eğitim ve ekonomik” programlar uygulanması gerektiğine inanıyor. Nitekim eski Başkan Bush da, Erdoğan’la görüşmesinde, şimdilik sadece bu konunun incelenmesini istemekle yetinmişti.

Erdoğan’ın Washington gezileri

Uluslararası ilişkilerde belirli siyasi tutum ve görüşler her zaman konuşularak, söylenerek değil, bazı davranışlar ile gösterilir. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın, Obama ile görüşmeden sonra başkanla ortak açıklama yapmayarak, tek başına ve yalnız basın toplantısı yapmasının bir anlamı vardır.

Başkan Obama’nın, nazik davranmasına rağmen, tüm tutum ve davranışları ile Erdoğan’ların gezisine yakın davrandığı söylenemez. Yabancı bazı devlet adamlarının ABD’yi ziyaretlerinde, hele yanlarında eşleri bulunursa Beyaz Saray’da şereflerine yemekler verildiği ve hatta örneğin Fransa’da da Louvre Müzesi’nin, Elysee Sarayı’nda gece verilen yemekten sonra saat 23’te özel olarak açtırılarak, istenilen misafir devlet adamlarına çok daha yakın davranıldığı bilinmektedir. Erdoğan’lara aynı şekilde davranılmamaktadır, siyasi ve diplomatik çevrelerde bu davranışın “dünya protokolü” açısından bir anlamı vardır.

Bu yüzden, Başbakan Erdoğan’ın Washington gezilerini, bazı Amerikalı yetkililerin söyledikleri gibi sadece bir “businesslike” (iş görüşmesi) olarak değerlendirmek yanlış olmayacaktır. Gezilerin, beklendiği gibi olumlu geçtiği söylenemez...

İzzet Sedes/Yeditepe Üniversitesi Öğretim Görevlisi