Çıfıt Çarşısı

Cannes jürisinden özel ödüllü ‘Kefernahum’ başlıyor. Beyrut’un yoksulluğun dibe vurduğu gecekondu semtlerinde geçen, seyircinin yüreğine işleyen sahnelerle bezeli, acı dolu, dokunaklı hayat mücadelesini hikâye eden Lübnanlı yönetmen Nadine Labaki’nin yazıp yönettiği üçüncü filmi “Kefernahum”, etkileyici bir sosyolojik dram.

24 Ocak 2019 Perşembe, 23:20
Abone Ol google-news

11 yaşındaki kız kardeşinin, annesi babası tarafından oturdukları, ahırdan farksız viranenin sahibinin oğluna gelin verilmesine isyan eden, nüfusa bile kaydedilmemiş, Zain adlı 12 yaşındaki dikbaşlı bir oğlanın (başroldeki, değme aktörlerden farksız çocuk oyuncu Zain Al Rafeea, şaşılası performansı ve amatör şevki-yürütme azmiyle bütün filmi sürüklüyor baştan sona), Beyrut’un yoksulluğun dibe vurduğu gecekondu semtlerinde geçen, seyircinin yüreğine işleyen sahnelerle bezeli, acı dolu, dokunaklı hayat mücadelesini hikâye ediyor bugün gösterime giren Lübnan yapımı “Capharnaum-Kefernahum”.

İlginç “Karamel”iyle tanıdığımız, oyunculuktan gelen Lübnanlı yönetmen Nadine Labaki’nin yazıp yönettiği üçüncü filmi “Kefernahum”, etkileyici bir sosyolojik dram. Son Cannes festivalinden jüri özel ödülüyle dönüp Lübnan’ın Oscar adayı seçilen “Kefernahum”da, “Beni bu adaletsiz, rezil dünyaya getirdikleri için anne-babamı dava etmek istiyorum” diyen, 5 kardeşli Zain, ‘saldım çayıra mevlam kayıra’ zihniyetiyle çocuk fabrikası gibi çalışan, yoksul ve cahil ebeveynlerinin evinden kaçıp sokaklarda tek başına takılıyor ve zaman zaman da, oturma izni olmadığı için ‘kaçak’ yaşayan, çocuklu, Habeşistanlı, siyahi bir mülteci kadınla yoldaşlık ediyor. Kuşatıldığı yoksulluk, çaresizlik, cehalet, şiddet çemberinde devinip duran, hayata isyan eden Zain, boğaz tokluğuna birbirinden dandik işlerde çalışan Habeşli mülteci kadının 2 yaşındaki şirin bebesine de tıpkı bir anne şefkatiyle bakıyor. Zain ile mülteci kadın, dayanışma içinde hayata karşı direniyorlar birlikte.
Bir zamanlar Ortadoğu’nun Paris’i denen, nicedir iç savaşın ardından yoğun bir göçmen istilasına uğrayan, çocuklarının tecavüze maruz kalıp satıldığı, dilendirildiği, çok dilli, çok etnisiteli ama karmakarışık bir çıfıt çarşısından farksız (zaten filmin adı da burdan geliyor “Kefernahum” çıfıt çarşısı demek) film, güzel fiziğiyle kurtarıcı avukat rolünü de bizzat üstlenmiş yönetmen Labaki’nin, sokaktan toplayıp oynattığı, çok iyi verim de almasını bildiği, büyüklü küçüklü amatör oyuncularla, tamamen karmakarışık mekânlarda çektiği, geriye dönüşlerle ilerleyerek yer yer ürkünç bir sefalet belgeseli ya da duygu sömürüsüyle karışık bir oryantalizm ve Ortadoğu şovu izlenimi de uyandırmıyor değil. Çocuk yaşta hamile bırakılan kız kardeşinin ölümüne sebep olanı bıçakladığı için demir parmaklıklar ardındaki bir ıslah evine kapatılan Zain’in birebir gerçekçi ve sert bir anlatımla perdeye aktarılan hikâyesi, seyirciyi etkileyen hatta yer yer göz yaşartıcı bir duygusallıkta seyrediyor 2 saat boyunca. Lunaparkta atlıkarıncayı çalıştıran yaşlı Ermeni’den zor durumdaki mültecileri sömüren yerel fırsatçıya ve cahil anne babaya kadar birbirinden farklı karakterlerin boy gösterdiği film, seyri biraz sabır isteyen ve kimi ahlaki önyargıları törpüleyen, rahatsız edici bir bir film. Yürek paralayıcı öyküsüne karşın modern ve dinamik bir üslup tutturan kadın yönetmen Labaki’nin bütün dünyadan ses getiren bir filme dönüştürdüğü “Kefernahum”, Beyrut sokaklarının olanca curcunasını beyaz perdeye taşıyan, vicdana ve akla takılan kimi sorunları gündeme getiren, şaşırtıcı ve sorgulayıcı bir yönetmenlik becerisinin ürünü olan, meraklısınca kesinlikle ilgisiz kalınamayacak bir dram sonuçta.

‘Arakçılar’

Sinemaseverlere salık verilecek bir başka film de geçen hafta değinemediğim Japon yapımı “Arakçılar”. Daracık bir eve sıkışmış, minderler üstünde geçirdikleri yoksul hayatlarını, süpermarketlerden arakladıkları ıvır zıvır yiyeceklerle sürdüren ana baba, 2 çocukla yaşlı büyükanneden oluşan, gariban bir aile üzerinden anlatan “Manbiki Kazoku-Arakçılar” aslında aile için kan bağından çok sevginin, dayanışmanın, hoşgörünün gerekliliğini vurguluyan bir dram. Japonya’da kaymak tabakanın dışındaki dar gelirli kesim insanlarının hali pürmelalini anlatan filmleriyle tanınan yönetmen Hirokazu Kore-eda’nın Cannes’ın büyük ödülü Altın Palmiye’yle taçlandırılan “Arakçılar”ı, sokakta soğuğa terk edilmiş küçük bir kızı da sahiplenip evlat edinen bu ailenin hikâyesini duyarlı ve sevecen bir yaklaşımla aktarıyor, yönetmenin Ozu ustadan miras devraldığı o minimalist tarzıyla. Aile bireylerinin arasındaki geçmiş sırları da kapsayan ilişkilerin gerçek boyutlarını, peşine takıldığımız tüm gizleri, seyirciden uzun süre saklayıp son bölümde bombasını patlatıyor yönetmen Kore-eda.