Çırçır balığı ve küçük kefal

Sonunda eve girdim ve anneme kova içinde hoplayıp zıplayan balığı gösterdim. Bir süre kovadaki kefalle balkonda oynadım ve sonunda benim için bir gurur abidesi olan bu av, Hakk'ın rahmetine kavuştu. Oltadan çıkardım ve anneme "Bunu ne yapacağız" diye sordum. O da koridora küçük bir gazete kağıdının üstüne koydu, "Baban gelsin bakarsınız" dedi. Nasıl bu kadar az seviniyordu, nasıl bu kadar önemsemiyordu anlamamıştım.

03 Mayıs 2020 Pazar, 11:39
Abone Ol google-news

6-7 yaşındaydım. Yalova'da bir sitedeki yazlığımızda 6-7 yaşında bir canlının yapması gereken parkta oynama, denize girme, top oynama, dörtten iki tekerlekliye dönmüş bisiklete binme gibi tüm etkinlikleri her gün bıkmadan usanmadan yapıyordum ama yine de yetmiyordu. O yaştaki insan yavruları oldukça enerjik ve meraklı oluyor tabii.

Bir gün akşam saatlerinde sitenin iskelesine çıktığımda benden birkaç yaş büyük çocukların ellerinde tahtaya sarılı oltalarla balık tuttuklarını gördüm. Tabii ki etkinlik dünyama bunu da katmam gerektiğine karar vererek eve koştum. Durumu tane tane anneme anlattım ve bana bir olta gerektiğini çünkü balık tutacağımı söyledim. Ertesi gün babam tarafından hazırlanan tek iğnesi ve ince belli çay bardağının yassılaştırılmış hali gibi olan tahtaya sarılmış misinasıyla artık benim de bir oltam olmuştu. Ama balık tutmak konusunda en küçük bir bilgim yoktu.

Akşamüstü iskeleye gittim ve benden büyük çocukların neler yaptığını izledimYem olarak midye kullanıyorlar, midyeleri hemen sahilde olan kayık iskelelerinin ayaklarından alıyorlar ve içindeki et gibi şeyi olta iğnesine takarak balık yakalıyorlardı. Kısa sürede işi kaptım. Onların yaptığı gibi kayık iskelelerinin ayaklarından midyeleri aldım, iskelede yaşım nedeniyle epey küçük olan ayaklarımla onları kırdım ve olta iğneme taktım. Diğer çocuklar gibi iskelenin üzerine yüzüstü yatarak ve göğsümün yarısından itibaren kafamı ve kollarımı denize doğru sarkıtarak oltamı denize saldım. Bir süre sonra en az onlar kadar iyi bir "Çırçır" tutucusu olmuştum.

İskelenin ucunda denizin derinliği en fazla 50-60 santim falandı. Yani epeyce sığ bir yerdi. O zaman Marmara'nın suyu tertemiz ve berrak tabii. Muhtemelen iskelenin altında bir yerlerde yuvaları olan "Çırçır" balıkları akşamüstü iskele ayaklarından bir şeyler yemek için ortaya çıkıyor ve cam gibi görünüyorlardı. Oltayı attıktan balığı tuttuğun ana kadar her şeyi sanki bugünün HD canlı yayınında gibi çok net bir biçimde izliyordun. Aynı zamanda da balığın oltada yarattığı hareketi, diğer bir tabirle "Vurma"sını elinde hissediyordun. Sonuçta zamanı geldiğinde oltayı çekiyor ve balığı tutuyordun. Ama "Çırçır" yenmediği söylenen bir balık olduğu için tuttuktan sonra bazen "Bak ben kaç tane balık yakaladım" diyerek "artistik" yapmak için bir süre deniz suyu dolu kovada bekletiyor bazen de "Aman gören gördü nasılsa" diyerek oltadan söküp direkt olarak denize atıyordum. Sonuç olarak bu balık tutma faaliyeti diğer tüm faaliyetlerimin önüne geçmişti.

Ve o büyük gün geldiğinde neler olacağını hayal bile edememiştim. Güneşin tepede cayır cayır yaktığı ama hafif bir esintinin Yalova'da yazı güzelleştirdiği bir gün öğle saatlerinde iskeleye bir balıkçı sandalı yanaşmış ve "Taze balıııık" diye bağıra çağıra satış yapıyordu. Sitenin gazinosunda oturan yaşlı amcalar, teyzeler iskeleye gitmiş balık alıyorlardı. Tabii ki ben de parktaki salıncaktan duyduğum "Taze balıııık" sesine, ünlü ve tecrübeli bir "Çırçır balıkçısı" olarak kayıtsız kalamazdım ve kalamadım da. Koşarak iskeleye gittim, yanaşmış balıkçı kayığına baktım. Bir de ne göreyim, balıkçı sattığı balıkları temizledikten sonra çıkan organlarını, kafalarını falan denize atıyordu ve kayığın etrafı da bu nedenle siyah, arada altı parlayan ve yaklaşık 15-20 santimlik balıklarla dolmuştu. Bu manzarayı daha önce de görmüş, balığın adının "Kefal" olduğunu, önemli bir balık olduğunu ve ekmekle bile tutulabildiğini öğrenmiştim. Ama o zamanlarda ünlü bir balıkçı olmadığım için ilgilenmemiştim. Bir anda aklımda "Acaba bir kefal tutabilir miyim" düşüncesi belirdi. Bunu becerirsem kim bilir ne kadar büyük havam olurdu sitedeki yaşıtlarım arasında. Hemen koşarak eve oltamı almaya gittim. Oltamı, kovamı aldım, annemden biraz ekmek istedim ve umudumu kuşanıp iskeleye uçarak döndüm. Çünkü balıkçı oradan gitmeden hayallerimi gerçekleştiremezsem çok geç kalmış olacaktım.

İskeleye vardığımda hemen oltamın iğnesine ekmek takıp denize, kefallerin arasına bıraktım. Ama kefaller oralı bile olmuyordu. Sanırım balıkçının attığı balık kafası ve organları arasında benim ekmek hiç çekici gelmiyordu. Birkaç denemenin ardından umudumu yitirmek üzereydim ki oltamın ağırlaştığını hissettim. Tecrübeli bir "Çırçır" tutucusu olarak balığı kaçırmamak için gerekenleri yaptım ancak oltanın iğnesi boş, küçük kurşunu ise atılmış balık organlarıyla doluydu. Balıkçının "çöp" olarak attığı şeyler benim oltanın kurşununa dolanmıştı. Bir anlık hayal kırıklığının ardından aklıma dahiyane bir fikir geldi. O balık parçalarını hemen oltamın iğnesine taktım ve oltamı tekrar denize, kefallerin arasına bıraktım. Daha bir dakika dolmadan dahiyane fikrim sonuç vermiş ve bir kefal oltamın iğnesini yutmuştu.

Delirircesine heyecanlanmıştım. Balığı son derece dikkatlice iskeleye çektim ancak heyecan nedeniyle yanlış yaparak balığı kaçırmaktan korktuğum ve balığın benim tarafımdan tutulduğuna inanılmama ihtimaline karşı kefali iğneden çıkarmadan misinayla birlikte kovama koydum. Eve daha yüz metre varken balkondaki anneme anırırcasına "Anneeee anneeeee" diye bağırarak koşuyor ve sanki oradan kovayı görecekmiş gibi "Kefal tuttuuuum baaaak" diye kovayı göstermeye çalışıyordum. 6-7 yıllık hayatımın en mutlu, egomun çılgın gibi tatmin olduğu, özgüvenimin tavan yaptığı günü belki de oydu.

Sonunda eve girdim ve anneme kova içinde hoplayıp zıplayan balığı gösterdim. Bir süre kovadaki kefalle balkonda oynadım ve sonunda benim için bir gurur abidesi olan bu av, Hakk'ın rahmetine kavuştu. Oltadan çıkardım ve anneme "Bunu ne yapacağız" diye sordum. O da koridora küçük bir gazete kağıdının üstüne koydu, "Baban gelsin bakarsınız" dedi.

Nasıl bu kadar az seviniyordu, nasıl bu kadar önemsemiyordu anlamamıştım. Oysa ki ben erkek bir insan yavrusu için temel içgüdülerden olan avlanmayla ilgili büyük bir başarı yakalamıştım. Hatta hayallerimde benim avladığım bu kefali ailece yiyerek doymak, ardından şövalye ilan edilmek, birkaç gün sürecek eğlenceler ve sonra taç töreni, İstiklal Marşı ve kapanış vardı. Ama babam geldiğinde de durum değişmedi. Beni, tuttuğum kefali, avlanmadaki başarımı sallayan yoktu. Artık kefal küçük olduğundan mı, pis sularda yaşayan bir balık olduğundan mı bilmiyorum ama gazete kağıdının üstünde ertesi güne kadar kaldı. Ertesi gün öğleden sonra yaymaya başladığı koku nedeniyle de çöpe gitti. Şaşkındım. Garip duygular içindeydim. Hayallerimdeki hiçbir şeyin yakınından bile geçmemişti yaşadıklarım. Üzülmüştüm. Peki ne yapmalıydım? Sanırım büyük başarılarmış gibi pompalanan ve aslında hiçbir şeye yaramayan gösterilerden vazgeçip hayatlarını bağışlayarak yaptığım "Çırçır" avının keyfini çıkarmalıydım. Kesin olarak bilemiyorum ama belki de egom çılgıncasına tatmin olurken, özgüvenim tavan yaparken garip bir biçimde aynı zamanda hırsımın yok olduğu gündü o.

Sonuçta psikoloğa gittiğinizde de "Bana çocukluğunu anlat" demezler mi? Bazen bir kefal yakalamak bile sonunda yaşadıklarınızla size bir şeyler de öğretebilir, farkında olmadığınız bir travma da yaşatabilir. O nedenle çocukluğunuza dönün, o çocuğa dikkatlice bakın. Onunla dostça konuşun. Onun itiraflarını onu yargılamadan dinleyin. Size anlatacağı çok şey var. Ve anlattıklarında bugüne kadar belki de o çocuğun sizden bile gizlediği ve sizi siz yapan çok şey göreceksiniz. O çocuğu ve çocukluğunuzu sakın kendinizden uzak tutmayın.