Cumhuriyet Genç Yazın sizlerle

Cumhuriyet'in gençler için, gençlerle beraber hazırladığı "Cumhuriyet Genç Yazın" okurlarımızla buluştu.

29 Ocak 2021 Cuma, 06:00
Abone Ol google-news

ÖYKÜ

UNUTULMUŞ ESKİ UÇURTMA

HARUN YETKİN

KOCAELİ ÜNİVERSİTESİ MİMARLIK FAKÜLTESİ

Vakit öğleyi bir hayli geçmişti. Akdeniz’in boğucu yaz sıcağının kendini iyiden iyiye hissettirdiği vakitlerdi. Zorunlu olmadıkça insanlar evlerinden dışarı çıkmıyor, bu kavurucu güneşe maruz kalmak istemiyordu. Sıcaklığın getirdiği bir bezginlik duygusu bu vakitlerde insanları bir iki saatliğine uyumaya itiyor ta ki güneşin batışıyla hafif bir serinliğin başlayacağı zaman dilimine dek.

Gözlerimden uyku akıyordu. Ama yapmam gereken bir dünya iş varken uyumak istemiyordum. Aklımda yaklaşan final sınavları, okumam gereken kitaplar ve yapmam gereken bunca şey varken, zaten bu pek mümkün gözükmüyordu. Önce hangisini yapmaya başlayayım diye düşünmeye çalışarak kendimi kandırıyor ve gittikçe daha da azalan bir istekle her seferinde önce başka birinden başlayacağımı düşünerek kendimi oyalıyordum. Günlerdir bu hal böyle sürüp gidiyordu. Her seferinde başka bir şeye biraz başladıktan sonra sıkılıp bırakıyordum. Bu düşüncelerle kıvranıp durmam ne kadar sürdü hatırlamıyorum. Kavurucu sıcağı hissettiğimde uzun süredir hareketsiz kaldığımı ve güneşin bir süredir üzerime vurduğunu anladım. Daha fazla dayanamayarak kalktım. Soğuk bir duş kendime gelmeme yardımcı olur diyerek banyoya ilerledim. On dakikalık rahatlatıcı serinliğin ardından kendime gelmiş ve uykum kaçmıştı. Saçlar nasılsa hemen kuruyacağından kurutmaya gerek yoktu.

YÜZÜNE BAKMAMIŞTIM

Her şeyden uzaklaşmak için dama çıktım. Bir sandalyeye oturup etrafı izlemeyi düşünürken köşede duvar dibinde unutulmuş olan eski uçurtmaya takıldı gözlerim. Uzun zaman önce, çocukken yaptığım gibi uçururum diye almıştım. Ama bir daha dönüp yüzüne bakmamıştım bile. Güneşte kalmaktan naylonunda yer yer eriyip delinmeler olmuş. Hızlıca elden geçirirsem sıkıntısız uçabilirdi. Terazisini yani ipin uçurtmaya bağlanırken dengede taşıyabilsin diye iple oluşturulmuş üçgeni kontrol ettim. Sağlamdı.

Uçurtmak için doğru yeri ve rüzgâr yönünü anlamak için bir esinti çıkmasını bekledim. Bir iki ufak esintide ne kadar denediysem de uçurtma bir türlü havalanamadı. Ümidim kırılmak üzereydi ama inadımdan bırakamıyordum. Birden daha yükseğe çıkarsam daha kolay uçurabilirim düşüncesi geldi aklıma. Ama damda çıkabileceğim tek yükseklik merdivenin sahanlığının üstünü kapatan çatıydı ve eğimli olmasından dolayı oldukça riskliydi. İnadım ağır bastı ve çatıya çıktım.

Uygun rüzgârı bekleyip uçurtmayı saldım. Nihayet uçurtma yavaş yavaş yükseldi. Kontrolü kaybetmemeye dikkat ederek elimdeki ip makarasından dikkatli bir şekilde ip veriyordum. Normalde, uçurtmayı uçurmadan önce ip sonuna kadar açılır ve sağlamlığı ya da herhangi bir kopukluk olup olmadığı kontrol edilirdi ama ben bir anlık düşünce ile bu işe giriştiğimden her şey şansa kalmıştı.

Uçurtma yükseldikçe daha güçlü bir rüzgârın etkisine maruz kaldığından dengede tutmak biraz zorlaşıyordu. Neyse ki çocukluğumda bildiğim o numaraların bazılarını unutmamışım. Zaman zaman ipi çekip bırakarak rüzgârın uçurtmayı sürüklemesini engelliyordum. Bir süre sonra yeterli yüksekliğe ulaştığında uçurtma oyuncak bir araba boyutunda gözüküyordu. Sanki rüzgârda usul usul süzülen benmişim gibi içimi büyük bir mutluluk kapladı. Çocukluğumdan belli uçurtma uçurmanın bana verdiği hazzı başka hiçbir şeyde bulamamıştım. Sanki ben de uçurtmayla birlikte hayat akışında karşılaştığım tüm o fırtınalardan uzaklaşıp rüzgârda çok çok uzaklara doğru salınıyordum. Her zaman başımı alıp gitme isteği doğuyordu içimde ama bağlarım ve iplerim varken gidemiyorum. Belki de uçurtma gibi iplere rağmen gitmeli insan. Süzülmeli çok çok uzaklara. Korkmamalı karşılaşacağı rüzgârlardan.

Uçurtmamı seyre dalmışken bir ayak sesi ve sevinç çığlığı duydum. Kafamı çevirince küçük kardeşimin geldiğini ve uçurtmaya bakakaldığını gördüm. Şaşkınlığını atlatıp yanıma geldi ve biraz korkarak da olsa uçurtmanın ipini ona verdim. Elinden kayıp gitme ihtimaline karşın da makaraya sıkı sıkı yapışmıştım. Onun yaşadığı sevinç görülmeye değerdi. Ben her ne kadar uzun süredir uçurtma uçurmamış olsam da küçükken çok fazla deneyimlemiştim. Ama kardeşim ilk defa bir uçurtma uçuruyordu ve yaşadığı sevinci anlatabilmek mümkün değildi.

Kardeşimin sevinci bana küçükken uçurtma uçurmak için güneşte durmaktan tenimin nasıl yandığı ve zaten esmer olan tenimin iyice karardığı zamanları hatırlattı.

Düşüp ölmekten korkan ve bu yüzden uçmaya cesaret edemeyen küçük bir kuşun o korkuyu yenip ilk defa uçtuktan sonra hissettiği o muhteşem coşkuyla tekrar tekrar uçmak istemesi gibi kardeşim de ilkin uçurtmayı tutmaktan korktu. Ben tutamam elimden kayar gider diyordu. İkna etmek biraz zor olsa da sonunda beni kırmadı aldı ipi eline. Ve o ilk an muhteşemdi. Ruhu ve kalbi zaten göklerde uçmakta olan minik bir beden ve halihazırda göklerde olan bir nesne karşılaşmıştı. Bir eli uçurtmanın ipinde, bir eli ellerimde olan kardeşim, uçurtma sanki onu da göklere doğru çekecekmiş gibi sıkı sıkı sarılmıştı ellerime.

Ne zamana kadar öyle durduk bilmiyorum. Gözlerim kardeşim ve uçurtma arasında mekik dokumaktan yorulmuş olmalı ki kendime geldim. Kardeşim çoktan alışmış ve elimi bırakmıştı. Bense düşüncelere dalıp gitmiştim. Hani tarifi imkânsız bazı anlar vardır. Çok mutlu olacağın bir şey olmasa ya da ortada bir sebep bile olmasa da için öyle huzurla doludur ki zamanın hükümranlığı kalksın da sonsuza dek o anda kal istersin. İşte birkaç saatlik zaman diliminde hissettiğim bu huzur hiç bitmesin istiyordum.

NİHAYET ELİMDEYDİ

Güneş ardında kızıllıklar bırakarak batmak üzereydi. Yine akşam oluyordu. Kardeşimi artık uçurtmayı indirme vaktinin geldiğine ikna etmek biraz zaman alsa da sonunda o da kabul etti. Uçurtmanın ipini çekip yavaştan makaraya sarmaya başladım. Uçurtma zannettiğimden daha uzağa gitmişti. On dakika aralıksız ip sardıktan sonra nihayet uçurtma elimdeydi. Kuyruğunu ana gövdeye sarıp güneş görmeyecek bir yere kaldırdım.

Biraz daha güneşin artık iyice azalan kızıllığına bakarak oyalandım. Bu birkaç saatlik dilimde tüm endişe ve sorumluluklarımı bir kenara bırakıp bambaşka bir âlemde olmanın yerini hatırıma gelen sorumluluklarımın yarattığı tedirginlik almaya başladı. Uçurtmayı ipinden çekip yere indirmiş olsam da onunla beraber göklere çıkan ruhumun bir ipi yoktu ki geri çağırayım. Düşünmesem ya da düşünmek istemesem de bir günü daha heba etmenin can sıkıcı tedirginliği üzerime çörekleniyordu.

Aklım yaklaşan sınavlarda ve ruhum göklerde süzülürken ayağa kalkıp eve gitmeye karar verdim. Ayağa kalkınca yanımda oturan kardeşimi fark ettim. Kendi dünyama o kadar dalmıştım ki kardeşimin de orada olduğunu unutmuşum. Bana bakan meraklı gözlerini görünce içim bir hoş oldu.

Belki bazı sorumluluklarımı yapmamıştım ama kardeşimle harika birkaç saat geçirmiştim. Bu bile dünyalara bedeldi. Elimi uzatıp yanaklarını sıktım ve sanki azıcık sıksam zarar görecek narin ve minik parmaklarından yakaladım.

Zihnimdeki sisleri dağıtıp mutlu bir gülümseme eşliğinde eve doğru yürümeye başladık.

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

ŞİİR

ÜRKEK DAĞ

ALİ YÜCEL

ANADOLU ÜNİVERSİTESİ

Bulutların arasına gizlenmiş

Kükreyen koca dağlar

Üzerinde şanına yakışmayan ürkeklik

Titriyor

Değil zemheri ayından

Belki bir ejderha korkusu

Belki şairin diline düşme korkusu.

***

O dağlar ki

Haramilere meydan okumuş

Ser vermiş, yol vermemiş,

O dağlar ki

Köroğlu’nu basmış bağrına

Teslim etmemiş zalim Bolu beyine,

Ah! Eylememiş

Ferhat’ın Şirin’i için açtığı kazma yaralarına,

Kartallara, kurtlara yuva olmuş

Arşa dayanmış ulu dağlar

***

O dağlar

Perde çekmiş penceresine

İğne iplik dikiş atmış eteğine

Korkuyor şairin elinden

Kelimelerin maskaralığında

Mısradan mısraya atılma endişesinde

En acayip, önemsiz kelimelerin arasında

Anlamsız bir harf olmak

Ya da bir noktalama işareti.

Korkuyor

Düşerse şairin diline

Serde ne yükseklik kalır ne şan.

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

DENEME

AŞK, DERİN BİR DOSTLUKLA BAŞLAR

MUTLUHAN YILMAZ

ANKARA ÜNİVERSİTESİ BİLGİSAYAR VE ÖĞRETİM TEKNOLOJİLERİ EĞİTİMİ

Sabahın erken saatleriydi. Uykudan uyanmış, Oğuz Atay’ın “Bir Bilim Adamının Romanı: Mustafa İnan” kitabını büyük bir heyecanla elime almıştım. Geceden kalan bölümleri çok beğenmiş, uykumdan biraz daha izin istemiş fakat o izni alamamıştım.

Aslında bu sıralar çok yoğunum bir yandan okul dersleriyle, sınavlar ve projelerle meşgul oluyorum. Bir yandan da uzaktan eğitim sürecinin hazırlıklarını yerine getiriyorum. Gündelik hayatım bu uğraşlarla geçiyor. Yeni bir şey öğrendiğimde heyecanlanıyor, ruhumun ve zihnimin hâlâ öğrenmeye açık, diri, canlı olduğunu anlıyorum. Zaten beni akademik kariyere yönlendiren de bu duygu idi. Yeni bir şey öğrendiğimde heyecanlanmamı sağlayan duygu...

Sabahın mahmurluğu ile okuduğum sayfaların birinin son paragrafında tutuk kalmıştım. Aniden kendimi, okuduğum sözün derinliğini irdelemekte buldum.

BU BİR KLİŞEYDİ

Şöyle yazıyordu:

“Muhakkak ki aşk, derin bir dostlukla başlar.”

Bu sözün ne olduğunu sabahın mahmurluğu ile pek anlayamamış olacağım ki gün içinde kendimi sürekli irdelemeye çalışırken buldum. İlginç...

Sabahleyin ulaştığım sonuç, iki kişinin birbirini sevmesi, ahbaplık kurması sonucunda aşkın başladığı idi. Ama bu bir klişeydi. Bu tanımlamayı kabul etmemiş olacağım ki gün içinde aynı sözle tekrar ilgilendim. İlkin kendime dostluk nedir diye sordum. Bana göre dostluk, bir insanla özdeşleşmektir, ona derin ve karşılıksız bir güven, sevgi, muhabbet beslemektir.

Kimseyle kurulamayacak bir bağın, ilişki ortamının, zemininin kurulmasıdır.

Sözün anlamını yeniden keşfediyordum. Bana göre o sözle anlatılmak istenen, daha aşk serüveni başlamadan, karşınızdaki insana duyumsadıklarınızdı. Yani onu tamamen tanımadan, doğru düzgün iki laf etmeden, edemeden, arkadaşlık/aşk serüvenini başlatmadan, belleğinizdeki izlenimleriyle soyut anlamda onunla yalnız kalmak, kimseye anlatmadığınız, anlatamayacağınız şeyleri onunla paylaşmak, onu içselleştirmekti. Evet, bunu kendimden biliyorum. Kimseyle paylaşamayacağınız şeyleri, zihninizde kurguladığınız sevgiliye anlatabiliyor, onunla sonsuz paylaşım içine girebiliyor, derin bir güven bağı oluşturuyorsanız; evet, aşk ondan sonra başlar...

İzlenimlerin zihninizdeki kurgulamaya rehber olduğu bu süreçte, sevgiliyle derin bir dostluk ikliminde yaşar, bu süreçten artakalanlarla aşkın başlayıp başlamayacağına karar verirsiniz.

Henüz âşık olmamışlar; isterseniz bunu deneyebilirsiniz.

-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

ŞİİR

KIRMIZI IŞIK

ÖZGÜR MUSTAFA KÖK

İZMİR DOKUZ EYLÜL ÜNİVERSİTESİ ENDÜSTRİ MÜHENDİSLİĞİ

Kelimeler arasında gezinirken tıkılı kaldım,

Sağ köşede görünen köprüye bakarken ben.

Üstünde kırmızı bir ışık,

Umudu temsil ediyor, hüznü.


Bir ışık beklerken kırmızıda yakalandım.

Hissettin mi bir ağaç gibi döküntüyü?

Diyorum ya şimdi çözdüm örüntüyü

Yalanı temsil ediyor, üzüntüyü


Üç paralel çizgiyi aşmaya çalışırken baba

Hak ettik mi anlatsana bana?

Üstümde kırmızı bir ışık

Kiri temsil ediyor, gürültüyü.

------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

İKNA

ENVER TUNA ORMANCI 

ALAŞEHİR SELAHATTİN-ZUHAL BARUTÇUOĞLU ANADOLU LİSESİ

Bugün hava yazdan kalma,

Pencereden bahar giriyor.

On altı yaşında bir genç,

Odasının buğulu camından;

Güneşe göz kırpıyor..


Ekmeğin, suyun ve her şeyin,

Bütün canlılara yeteceği bir dünyada,

Neden savaşlar,

Neden açlıktan ölenler,

Neden göz yaşları acaba?

Birisi bana anlatsın.

İkna olmam ki...


Gece rahat yatağında,

Nasıl uyur bir insan?

Başkalarının acılarından,

Mutluluk devşirenler bilmem ki!..