Cumhuriyet Genç Yazın sizlerle

Cumhuriyet'in gençler için, gençlerle beraber hazırladığı "Cumhuriyet Genç Yazın" okurlarımızla buluştu.

29 Mayıs 2021 Cumartesi, 04:00
Cumhuriyet Genç Yazın sizlerle
Abone Ol google-news

DENEME

MUMCU’NUN MEŞALESİ

KAAN EROĞUZ

HACETTEPE ÜNİVERSİTESİ SİYASET BİLİMİ YÜKSEK LİSANS ÖĞRENCİSİ

2021 yılı itibarıyla yaşları 15-30 aralığında değişen ülke gençliğinin hiçbiri Uğur Mumcu’yu hayattayken tanıyabilme, günlük yazılarını takip edebilme veya ülkenin aydınlık yüzleri ile dolup taşan konferanslarına katılabilme şansını yakalayamadı. 28 yıl önce Cumhuriyetimize ve ülkemizin bağımsızlığına kasteden emperyalizm destekli güçler, bizleri ülkemizin yetiştirdiği en namuslu, en ilkeli aydınlarından biri olan Uğur Mumcu’dan yoksun bıraktı.

1990’lı yıllarda Muammer Aksoy, Bahriye Üçok, Turan Dursun gibi diğer Atatürkçü aydınlarımızı hain pusularla öldürerek Atatürk devriminin ışığını söndürebileceklerini sananlar, Uğur Mumcu’yu da yaşamdan kopararak bu görevlerini yerine getirdiklerini düşündüler. Çünkü Uğur Mumcu, haramiler düzeninde hep “Sakıncalı Piyade”ydi. Cumhuriyet ve Atatürk düşmanlığının “ilericilik” olarak pazarlanmaya çalışıldığı dönemde iflah olmaz bir “Kalpaksız Kuvvacı”ydı. Terörün tırmandığı, silahlı şiddetin meşru bir eylem aracı olarak görüldüğü dönemlerde demokrasiden ve insan haklarından yana tavır alan gerçek bir “aydın”dı.

Kemalist devrimin kazanımlarını emekçi halkının talep ve çıkarlarıyla buluşturan, insanın insan tarafından sömürülmesine karşı eşitliği ve dayanışmayı yaşamında ön plana koyan bir yurtseverdi Uğur Mumcu. Vurguncuların, soyguncuların, ülke düşmanlarının ipliğini pazara çıkaran bir dedektif, halk düşmanlarına karşı her zaman “tehlikeli ve devrimci”ydi.

‘YAZDIĞIMDAN ÇOK OKUYORUM’

Uğur Mumcu’yu ölümünden yıllar sonra unutulmaz kılan özellikleri sadece siyasal duruşundan kaynaklanan ödünsüz, ilkeli tavrı değildi. Araştıran, saptadığı olguları kanıtlarıyla ve belgeleriyle ortaya koyan “araştırmacı gazeteci” kimliği, düşünsel olarak karşısında konumlanan insanları bile kendisine hayran bırakacak denli etkiliydi.

Kısa yaşamına sayısız köşe yazısı, makale, kitap ve inceleme metinleri sığdıran Mumcu, katıldığı bir radyo programında “Yazdığımdan çok okuyorum” diyecek kadar okumaya ve bilgiye önem veriyordu. Çünkü ona göre “Bilgi sahibi olamadan fikir sahibi olunamazdı.”

Evet, çoğumuz Mumcu öldürüldükten sonra dünyaya geldi. Ülke gençliği olarak hiçbirimiz onu hayattayken okuyamadı, dinleyemedi. Cumhuriyet düşmanları Türk devriminin aydınlarıyla yeni gelen kuşak arasındaki besleyici sürekliliği bir bıçak gibi kesmek istedi. Başaramadılar.

Dünya gözüyle göremesek de hepimiz Uğur Mumcu’yu tanıyoruz. Kitaplıklarımızın rafları onun kitaplarıyla dolu. Aklımız onun aydınlanmacı fikirleriyle, yüreğimiz onun ülke ve millet sevgisiyle beslenmeye devam ediyor.

Dün olduğu gibi bugün de devleti mafyalaştıran, yolsuzluklarıyla yandaşlarını kayırarak yüz binlerce gencin ve yurttaşın emeğini çalan haramilere, diktatör bozuntularına ve antidemokratik tek adam istibdadına Uğur Mumcu cesaretiyle karşı duruyoruz. Cumhuriyetimizin temel değerlerinin altını oyanlara, Türk devriminin birikimini unutturmak isteyenlere, bizleri Saray rejiminin biat eden, uslu çocukları yapmaya çalışan tebaa kültürüne karşı çıkıyoruz.

Uğur Mumcu gibi okuyarak, araştırarak, bilgimize ve yüzlerce yıllık aydınlanma mirasımıza sırtımızı vererek Atatürk’ün çağdaş medeniyetler seviyesi hedefine ulaşma azmimiz, karşımıza çıkarılan her zorluğa rağmen diri kalacaktır. Çünkü yalnız değiliz. Katledilen her aydınımız fikirleriyle, yazdıklarıyla aklımızın ve yüreğimizin içinde, bizimle.

Uğur Mumcu bizimle yaşıyor, yaşayacak. Mumcu’nun meşalesi bizim elimizde.


FELSEFECİ

ECE SARAÇOĞLU

MALTEPE ÜNİVERSİTESİ FELSEFE ANABİLİM DALI DOKTORA ÖĞRENCİSİ

Düşünmek ister felsefeci,

Tek başına nefes almak ister yüksek tepelerde.

Sorgulamak ister enine boyuna.

Okumak ister bir kitabı bin bir soruyla yeni baştan.

*

İrdelemek ister merak içinde,

İz sürmek ister gerçek bilginin peşinden.

Yazmak ister hiç usanmadan, yorulmadan.

Tartışmak ister her filozofla yeni baştan.

*

Sevmek ister bilginin kendisini, bilgeliği.

“Önce kendini tanı, bil” diyebilmeyi aşılar,

Felsefenin sonsuz diyarlarında.

Sabretmek ister bulana dek.

*

Yaşamak ister yalnızca,

Hissetmek ister doğanın mucizesini,

Anlamak, anlamlandırmak ister.

Her ne pahasına olursa olsun.


DENEME

KİMLİĞİMDE KAYBOLMAK

KEREM DEMİRTÜRK

KARADENİZ TEKNİK ÜNİVERSİTESİ BİLGİSAYAR MÜHENDİSLİĞİ 

“Kimliğimde kaybolmak...” Bu ifadeyi düşündüren şey ne acaba? Ne istediğimi bilmemem mi? Ne istediğimi bilip bu yolda çok zorlanmam mı? İstediğim şeyi gerçekten benim isteyip istemediğimi bilmemem mi? Bu kadar ayrıştırıcı bir toplumda yaşamam mı?

Bu sorular böyle devam edebilir gibi duruyor ama gerçekten de tam olarak cevabı bu soruların herhangi birinde bulamayacağımı biliyorum. Bir insan olarak ne yapıyorum diye düşünmeden duramıyorum. Yani şu kısa süreli hayatımızda tam olarak amacımız ne? Sonuç olarak bir şekilde var olduk; kimileri bunu Allah’la kimileri evrimle kimileri farklı şekillerde açıklıyor ama sonuç olarak bir şekilde şu anı yaşıyoruz ve yaşadığımız hayat bitince ne olacağından emin olamayız ama bence sonunda ne olacağının bir önemi yok. Aslında öyle bir ikilemle yaşıyoruz ki bu dünyada tamamen bencil sebeplerle de yaşayabiliriz, tamamen para odaklı olabiliriz ki böyle olan insanları bence suçlamamalıyız ama bir yandan da para kazanmak bana ne getirir, bize ne getirir, bu da bir soru işareti. Bu yüzden de ahlaki bir ikilemde gidip geliyoruz.

Aslında bunu düşünen insanlar pek fazla değil, gerçi sosyal medyaya bakarsan herkesin dertleri aynı, herkes bir şeyler için yeterince bunalmış, herkes bir şeylerden bıkmış, farklı yaşamlar, farklı seçenekler istiyorlar ama işte gerçekten bunu mu istiyorlar, bunu bilmiyorlar. 

“Mutlu olmak için başkalarının kalbine ve zihnine muhtaçken, kendinize nasıl saygı duyabildiğinizi anlamıyorum.” Genel olarak yönlendirilmeye açık beyinlerin sürekli sosyal medya dediğimiz şeyle yönlendirilip sahip olduklarını düşündükleri düşünceleri var; oysa bence sadece bir yönlendirme ile böyle düşünüyorlar. Hayatlarına gerçekten odaklanıp ne istediklerine karar vermek gibi bir dertleri yok, çoğunun istediği şey sosyal medyada onaylanmak, beğenilmek, para kazanmak ama hızlı bir şekilde. Okudukları şeyin bile ne olduğunu bilmedikleri bir hayatın içerisindeler. İnsanları bu kadar eleştirmek için yeterli bir donanıma mı sahip olmak gerek? İnsan gerçekten de kendi düşünceleri ile yalnız kaldığı zaman bence kendisini daha iyi anlayabiliyor.

DÜŞÜNMEDEN YAŞAYABİLİRİM...

Ben mesela kimliğimde kaybolmak ifadesini kendim için doğru ifade olarak seçtim ama neden? Şu an yaşadığım toplumda kabul edilmeme gibi bir sorunum yok aslında, herkes gibi bir şey düşünmeden yaşayabilirim. Hayatıma bir şekilde para kazanarak ama belki de istemediğim bir şeyin içerisinde para kazanarak devam edebilirim. Bu zor bir şey mi benim için, hayır değil. 

Gerçekten de kendimi çok yorgun hissettiğim bir dönemin içerisindeyim. Aslında bir derdim bir sıkıntım yok. Yalandan ağlanmaya gerek yok ama işte düşüncelerle başa çıkmak çok daha zor. Keşke etrafımdaki insanlar beni sevmese diyebiliyorum. 

O zaman her şey daha kolay olabilirdi, belki de etrafımda benim için üzülecek kimse kalmayınca benim de bu düşüncelerle başa çıkmama gerek kalmayacak. Hayata ister seçerek başlamış olayım ister bir şekilde annem ve babam beni dünyaya getirmiş olsun, her durumda beni çeken, bu dünyada bir şeylerle başa çıkmamı isteyeceğim bir neden yok. Diğer insanların da neden istediğini anlamıyorum. Oysa ne kadar mutlu olabiliyoruz ailemizin, arkadaşlarımızın yanında ama işte bu mutluluk kendi iç huzurunu sağlamana asla yardımcı olmuyor. “Var mısın ki yok olmaktan korkuyorsun?” 

Yok olmaktan hiç korkmuyorum, aksine bunu daha fazla istiyorum. İnsanların birbirlerini yargılamasını görmek istemiyorum, insanların onaylanmak istemesini görmek istemiyorum. Maalesef içerisinde bulunduğum canlı formu yaşarken hazzettiğim sevdiğim bir form değil ve insanlar gerçekten de duyguların onlar için yeterli olduğunu düşünüyor, daha doğrusu bir farklı insanın kendisine ihtiyacı olduğunu düşünüyor ya da kendisinin bir farklı insana ihtiyacı olduğunu düşünüyor. Oysa duygu dediğin şey hormon değil mi? Birini sevdiğini düşünmek çiftleşme içgüdüsü değil mi? Her ne kadar bu soruları kendime sorabiliyor olsam da birini sevdiğimi düşündüğüm zaman bu soruları kendime hatırlatamıyorum, çünkü bir şeyleri sormak onu algılayabileceğimiz anlamına gelmiyor. İnsanın kendi kendine düşünmesi de bir felsefe midir? 

MUTSUZ BİR İNSAN MIYIM?

En iyi düşünür insanın kendisi midir? Bu kadar yazıyı yazmak ne işe yarar? İçerisinden çıkamayacağımız kadar soru işareti olan bir hayatta yaşıyoruz ve genelde bir şekilde hepsini görmezden geliyoruz, çünkü bunu yapmazsak insanlar bizde bir sorun olduğunu düşünür. İnsanlar tarafından kabul edilmek hiçbir zaman umurumda olmadı, kimseye göre de yaşamayı tercih etmedim ama bunu desem bile kesinlikle içgüdüsel olarak kabul edilmek için yaptığım şeyler oluyor. En gelişmiş canlı olup bu kadar ilkel olmak bizi nasıl bir ikilemde yaşamaya itiyor böyle? Bu ikilemin cevabını verebilen var mı? Yazdığım şeyleri bir daha okumak bile zor geliyor, kendi yazdığım şeyler beni daha fazla ikilemde bırakıyor; bu nasıl bir çelişki? Düşüncelerimi bile tam olarak kaldıramadığım bir beynimle bu soruları nasıl yanıtlayacağım?

Bu kadar şeyi yazdıktan sonra “Mutsuz bir insan mıyım” sorusuna verecek yanıtım yine de “Hayır...”


ÖYKÜ

MONA LİSA

BENSU ÇANKAYA

ÇUKURAMBAR DOĞA KOLEJİ ANADOLU LİSESİ 

Eski gotik kilisenin boş yemekhanesinde oturan genç kadın bir hayli sıkılmışa benziyordu. Neredeyse sabahtan beri buradaydı ve artık bu kocaman yemekhaneyi sadece birkaç eski gaz lambası aydınlatıyordu. Genç kadın uzunca bir koltuğun üzerinde hareket etmeden oturuyor ve düz bir şekilde karşısındaki adama bakıyordu. Uzun sakallarını bir kurdeleyle bağlamış olan bu adamın hiçbir şey yapmadan sadece elindeki fırçaya ve bir şövalede duran tuvale bakması genç kadının epey sinirini bozmuştu. Hatta öyle ki birkaç kez kendini tutamayıp kıkırdamış, sonra da şu anda kendisini resmetmesi gereken adamdan azar işitmişti.

Neredeyse iki yıldır bu gotik kiliseye geliyordu kadın. Resmin aynı olabilmesi için her gelişinde aynı kıyafeti giyiyor, saçını ve makyajını bile aynı yapıyordu. Ama şu anda derin düşüncelere dalmış olan adamsa bazı günler hiç uğramazdı bu eski kiliseye. Genç kadın boş yemekhanede saatlerce oturur ve adamın gelmeyeceğini anlayınca sinirli bir şekilde geri giderdi. Ama ne yazık ki neredeyse bir yıl süren bu çalışmanın sonucunda bile herkesin “üstat” dediği o adam neredeyse hiçbir şey çizememişti henüz. Bu gerçek aklına geldikçe genç kadın sadece daha çok sinirleniyordu. Böyle üstat mı olur, diyordu kendi kendine.

Adam uzun sakalını ovuşturuyor ve eski kilisenin tavanına bakıyordu. Genç kadın orada bir şey olduğunu düşünüp adamın gözlerini çevirdiği eski tavana baktı. Ama adam kadının hareket ettiğini anında fark etti ve kadına önüne dönmesini söyledi. Genç kadın siyah saçlarını adamın kızacağını bile bile kulağının arkasına sıkıştırdı. Çok sıkılmıştı. Ama yaptıkları sözleşmeye göre de adamın izni olmadan resmi bırakıp gidemezdi. Daha doğrusu kocasının adama pahalı fırçalar ve tam beş Venedik şarabı vermesi üzerine adam böyle bir şart koyabileceği görüşüne varmıştı. Haksız da sayılmazdı.

DAHA ÇOK AĞLIYOR GİBİYDİ...

Genç kadın eski ahşap duvardaki saate baktı. Neredeyse gece olmuştu. Ressamın bu karanlıkta nasıl çalışabildiğine de hayret ediyordu doğrusu. Ama hepsi kocasının suçuydu. Evet, onun suçuydu. Kendi şöhretini daha da fazla duyurmak için böylesine ünlü bir ressama karısının resmini yaptırıyordu. Böylece ünlü ressamı tanıyan herkes resmettiği kadını merak edecek, sonra da o ünlü tüccarın karısı olduğunu öğrenecekti. Zaten şehrin yarısı ederdi bu. Ama ne var ki gördüğü şeylerin dakikalar içerisinde tıpatıp aynısını çizebildiği söylenen adam bir yıldır bir resmi bitiremiyordu. Bir heykeltıraşa bu kadar ödeme yapsaydık şu anda bütün şehri kaplayacak bir heykelim olurdu, diye düşünüyordu kadın.

Ressam yine genç kadına bakıyordu. Bakışları hem çok anlamlı hem de çok boştu. Ne düşündüğünü ya da ne hissettiğini anlamak gerçekten zordu. Ve genç kadın geçen her saniyede daha çok sıkılıyordu. Beklemekten ve sürekli aynı şekilde gülümsemekten elmacık kemikleri ağrıyordu ve gülümsemesinin artık gerçek bir gülümsemeye benzediğini söylemek çok zordu. Daha çok ağlıyor gibi görünüyordu. Ama bu garip gülümsemesi ressamın hoşuna gidiyor olacaktı ki genç kadın gerçekten mutlu olduğu ve içten bir şekilde gülümsediği zamanlar eski gülümsemesine ne olduğunu sorardı. “Yanlış anlamayın ama dünkü gülümsemeniz resmim için daha uygundu. Böyle çok­ mutlusunuz!”

“Şey, acaba...” diye söze başladı genç kadın. Siyah saçlarını bu sefer kulağının arkasından çıkarmakla meşguldü. “Acaba, eğer size de uygunsa artık gidebilir miyim? Gerçekten geç oldu ve kocam benim için endişelenmeye başlamıştır.”

Ressam ilk başta kadını duymadı. Sonra genç kadın sesli bir şekilde -ve bilerek- öksürünce yerinden sıçradı. Sanki kadının orada olduğunu yeni fark etmiş gibiydi. Sanki bu koca yemekhanede sadece kendisi varmış da kadın karşısında birden belirmiş gibi bakıyordu. Hatta bir ara kadını tanımadığı bile söylenebilirdi.

Ressam uzun sakallarını ovuşturarak duvardaki saatte baktı. Geç olduğu konusunda kesinlikle kadına hak veriyordu. Hatta saatin kaç olduğunu fark edince istemsizce esnedi. “Bayım” dedi kadın tekrar. Adam sonra bir cevap vermesi gerektiğini anladı.

FIRÇALARI ALMAK İSTEMEZ UMARIM!

“Tabii, tabii ki gidebilirsiniz. Kendi içime dalmışım, lütfen beni mazur görün. Genç ve güzel karısını geç saatlere kadar dışarıda tuttuğum için umarım saygıdeğer kocanız bana kızmaz. Sinirlenip ödemeyi geri almak isterse korkarım borçlu çıkarım. Venedik şaraplarını çoktan bitirdim. Ve bu fırçaları almak istemez umarım, gerçekten kaliteliler çünkü. At kılından yapıldıkları o kadar belli ki...”

Ressam, kendi kendine bir sohbete dalınca genç kadın gitme vaktinin geldiğini anladı. Çantasını ve atkısını alıp büyük kiliseden çıktı. Saatlerdir aynı yerde hareketsiz oturmaktan eklemleri ağrıyordu ve çok acıkmıştı. Siyah saçlı genç kadın, aşçıbaşının ne pişirmiş olabileceğini düşünürken uzun sakallı ressam, gotik kilisenin yemekhanesinde durmuş, fırçaların ne kadar kaliteli olduğuyla ilgili bir şeyler mırıldanıyordu.