Cumhuriyet, meslek örgütlerinin sesi oluyor-6

Hükümet, elinde bulundurduğu kanun yapma gücünü kullanarak baroların sesini kısmak ve böylelikle etkinliğini yok etmek, kendi iş ve işlemlerinde hukuksal bir değerlendirme yapılmasının önüne geçmek, hukuka aykırılıkların özgürce ifade edilerek kamuoyu ile paylaşılmasını engellemek istemektedir...

23 Mayıs 2020 Cumartesi, 06:00

GÜÇLÜ BARO GERÇEK ADALET!

Av. CUMHUR UZUN

MUĞLA BAROSU BAŞKANI

Siyasal iktidar tarafından bir süredir baroların yapısını değiştirmek, etkinliğini azaltıp itibarsızlaştırmak gibi bir irade gösterilmektedir. Bu duruma gerekçe olarak da baroların siyaset yaptığı, yapılmak istenen işlere açtığı davalar ile engel olduğu iddialaştırılmaktadır.

Avukatlar ve doğal olarak onların meslek örgütleri olan barolar, meslekleri ve hukukun bir gereği olarak, “evrensel hukuk ilkeleri” ve “kanunlar” ile ilgilenip her iş ve işlemi bu süzgeçten geçirerek değerlendirirler.

Bunun bir sonucu olarak da hükümetin iş ve işlemlerinin evrensel hukuk ilkelerine uygun olup olmadığı, yürürlükte bulunan kanunlara uygun yapılıp yapılmadığını değerlendirip çıkan sonucu da özgürce ifade ederler.

HUKUKİ GÖRÜŞ, SİYASAL SONUÇ

Aslında baroların yaptıkları tamamen hukuki bir değerlendirmeden geçirmek olduğu halde, bu iş ve işlemleri yapanlar siyasiler olduğundan, açıklanan hukuki sonucu siyasiler işlerine gelmediği zaman, siyasal bir sonuç gibi görüp baroları da siyaset yapmakla suçlamaktadırlar. “Hukuki görüş” siyasetçi gözünde “siyasal sonuç” olarak görülmektedir. Hukuka uygun iş ve işlemleri yapmak çabası içinde olan hiç kimsenin baroların hukuktan yana bu tavrından ve bunu özgürce ifade etmesinden çekinmesi için hiçbir sebep yoktur.

Hükümet, elinde bulundurduğu kanun yapma gücünü kullanarak baroların sesini kısmak ve böylelikle etkinliğini yok etmek, kendi iş ve işlemlerinde hukuksal bir değerlendirme yapılmasının önüne geçmek, hukuka aykırılıkların özgürce ifade edilerek kamuoyu ile paylaşılmasını engellemek istemektedir.

Bunu gerçekleştirmek adına, baroların organlarını, karar alma güçlüğü içine düşürmeyi ve bu nedenle de seçim sistemine müdahalede bulunmayı hedeflemektedir. Oysa baroların seçimleri, tüm ileri demokrasilerde olduğu gibi, çoğulcu, katılımcı ve tam demokratik esaslara göre, baroya kayıtlı tüm avukatların katılımıyla, dileyenin dilediği adaya oy verdiği ve sadece en çok oyu alanların seçilebildiği, doğrudan temsil esasının uygulandığı bir şekilde yapılmaktadır.

Bu seçim yöntemi ülkemizin her kurumuna, siyasi partiler de dahil olacak şekilde örnek alınmalıdır. Avukatlardan oluşan üye yapısı, bu ölçüde ideal demokratik bir seçime olanak vermekte bu nedenle de demokrasiye inanmış hiçbir kişi ya da grup tarafından değiştirilmesini düşünmek şöyle dursun, tek bir eleştiri dahi getirilememektedir. İşte baroların özgürlüğünü de doğuran bu demokratik yapısı, hukuka aykırı iş ve eylemlerinin eleştirilerek kamuoyuna duyurulması ve dava yoluyla iptal edilmesini istemeyen siyasal iktidar tarafından hedefe alınmış, “Nasıl yaparız da baroların yapısını ve gücünü ortadan kaldırabiliriz?” hesabına yöneltmiştir.

Yapılması düşünülen nispi temsil sistemi ile baro yönetim kuruluna üye vermek, “siyahı, beyaz diye sunmak” kadar anlamsızdır.

NİSPİ TEMSİL...

Her şeyden önce, barolarda yönetim kurulu, yürütme organıdır. Yürütme organlarında, nispi temsil sistemi, demokratik olarak uygulanabilir bir yöntem değildir. Nispi temsil, meclislerde yani karar organlarında uygulandığı takdirde demokratik katkısı olan bir sistemdir. Tıpkı, Türkiye Büyük Millet Meclisi, belediye meclislerinde olduğu gibi... Barolar da baro genel kurulu meclis yapısındaki karar organıdır.

Bu organ, baroya kayıtlı olan tüm avukatların katılımı ile oluşur. Dolayısıyla her düşünceden avukat bu kurulun üyesi ve kendisinin fikren temsilcisidir. Baro yönetim kurullarında nispi temsilin uygulanmasını söylemek, bugünkü kabinenin bakanlarının, siyasi partilerin aldıkları oylar dikkate alınarak 6 tanesinin millet ittifakı tarafından atanması gerektiğini söylemekle eşdeğerdir.

Meslektaşlarından daha az oy alanın, daha çok oy alana rağmen, yönetim kurulunda yer alması demektir. Aklıselim hiçbir kimse bunları nasıl söyleyemiyor ise baro yönetim kurullarında “nispi temsili” de aynı gerekçeler ile söyleyemez. Baroların seçim sistemini değiştirme düşüncesi ve hesabı yanlıştır. Düzenleme gücünü elinde bulunduranın yapması gereken, doğruları bozmak değil, yanlışları düzeltmektir.

Baroların seçim sisteminde tek bir yanlış yoktur. Ülkemizde düzeltilmesi gereken, halkın adalet ihtiyacının hızlı, etkin ve adil bir şekilde karşılanmasıdır. Bu ise iddia, savunma ve karar üçlüsünden oluşan yargıda, halkı temsil eden ve tek bağımsız güç olan savunma ayağının güçlendirilmesi, yani avukatların, baroların güçlendirilmesi ile olur.

Vatandaşına hizmet etmek isteyen ona adalet götürür. GERÇEK ADALET, etkin savunma, etkin savunma ise GÜÇLÜ BAROLAR ile mümkündür.

MESLEK ODALARINA PRANGA VURMAK...

İki yöntem üzerinde çalışılıyor. Birincisi, meslek odalarının seçim sistemini değiştirmek, ikincisi aynı meslek gurubunda farklı odaların ve birliklerin kurulmasının önünü açmak. İkincinin benimsenmesi, bütün meslek yapılarının paramparça edilmesiyle sonuçlanır.

İRFAN HÜSEYIN YILDIZ

TÜRMOB GENEL BAŞKAN YARDIMCISI

Ankara Barosu’nun, Diyanet İşleri Başkanlığı’nı eleştiren yazısından sonra, akademik meslek odaları tekrar iktidarın siyasi hedefi oldular. Daha önce meslek odalarının ve birliklerinin seçim sistemlerini değiştirmek için hazırlanan ve bir FETÖ projesi olduğu söylenen ancak daha sonra rafa kaldırılan taslak, tekrar raftan indirilmiş bulunuyor.

Bilindiği üzere, konu ilk gündeme geldiğinde adalet bakanının ve Türkiye Barolar Birliği Başkanı’nın da bilgisi olmadığı ortaya çıkmıştı. Münhasıran sarayda yürütülen bu çalışmanın ne kadar katılımcı ve demokratik bir şekilde hazırlandığını da böylece öğrenmiş olduk! Basına yansıyan değerlendirmelere göre iki yöntem üzerinde çalışılıyor. Birincisi, meslek odalarının seçim sistemini değiştirmek, ikincisi ise aynı meslek grubunda farklı odaların ve birliklerin kurulmasının önünü açmak olduğu anlaşılıyor.

İkinci yöntemin benimsenmesi, bütün meslek yapılarının paramparça edilmesiyle sonuçlanacağını ve “Bu kadar da olmaz” diye düşündüğümden, bu yazıda değerlendirme konusu yapılmamıştır. Birinci yöntem, meslek odalarının seçim sitemlerinin değiştirilmesini öngörmektedir. Getirilecek nispi temsil yöntemiyle, daha az oy alan grupların da oda yönetimlerinde yer almaları sağlanmak istenmektedir. Seçimlerde üye veya delege çoğunluğunun desteğini alamayınca, yandaşlar lehine, meslek odalarının seçim sistemiyle ve idari yapılarıyla oynanmasının birçok kusuru bulunmaktadır.

GÖRKEMLİ TECRÜBELER...

Nasreddin Hocanın ünlü bir fıkrası vardır: “Hoca karısıyla bir yaz gecesi damda yatarken damdan aşağı düşüvermiş. Gürültü patırtı derken ‘Hocanın başına komşuları toplanmış, Hocam, halin nicedir, ne yapalım’ deyince ‘Tez bana damdan düşen birini getirin, halimden ancak o anlar!’ demiş.”

Burada daha önce damdan düşenler mali müşavirler oluyor. Bu konuda ilk müdahale 2008 yılında mali müşavirlerin meslek yasasında yapıldı. 3568 sayılı meslek yasamız, 5786 sayılı kanunla değiştirilerek nispi seçim sistemi getirildi. Yaklaşık 12 yıldır, Mali Müşavir Odaları ve Birliği’nde (TÜRMOB’da) nispi seçim sistemiyle seçimlerimizi yapıyoruz. Yaşadığımız önemli tecrübelerimiz var:

Oda yönetim kurullarına giren azınlık üyelerin, odaların aldığı sorumluluğun gereği yerine getirmeye çalıştıkları faaliyetleri engellemeye çalıştıklarını gördük. Genel kurula katılan gruplardan en az 3’ü yönetim kuruluna temsilci veriyor ama bu grupların toplamı aynı zamanda genel kurulun yüzde 90’ını oluşturuyor.

Bu durumda hesap veren yönetimler ile hesap soran genel kurulların aynı gruplardan oluştuğu absürd bir yapı ortaya çıkıyor. Hesap kime sorulacaktır, hesabı kim verecektir? Anlaşılacağı üzere, delegasyonda nispi temsil olabilir ama yönetim organında nispi temsil, demokratik olmadığı gibi iyi yönetim ilkelerine de aykırıdır.

Elbette kurumları ve devleti demokratik kılan, önemli oranda bunların iyi yönetilmesinden geçmektedir.

İTTİFAKLAR, AYRIŞMALAR...

Bu kaotik süreçte hep kutuplaşan, mesleğin ortak sorunlarının unutulduğu, kişisel, grupsal ve ideolojik kavgaların öne çıktığı anılar biriktirdik. Başka neler oldu: Yönetim kurulu kararları ve denetim kurulu raporları çoğunlukla şerhli çıktı.

Sürekli teftiş ve incelemelere maruz kaldık. Meslektaşlar sudan sebeplerle bölünüp ayrı gruplar kurup seçime girdiler. 2019 yılında İstanbul SMMM Odası seçimine toplam 9 listenin katıldığını söylersem, ne demek istediğimi anlatmış olurum sanırım. Sorunlar seçimden sonra artarak devam ediyor.

Örneğin 2019 yılında yapılan oda seçimlerinden sonra Erzurum SMMM odamızda üç grup anlaşamadığı için, bir yıla yakın görev dağılımı yapamadılar ve oda başkanlarını seçemediler. Keza Adana SMMM odamız, bir yıl dolmadan gruplar fikir değiştirdiği için, dönem içinde yeni görev dağılımına gittiler ve yeni başkan seçtiler, aynı durum İzmir YMM odamızda yaşandı.

İşin ilginç yanı bu ittifakların ve ayrışmaların temelinde çoğu zaman ideolojik bir durum da bulunmuyor ama kaybeden; meslektaşlarımızın örgütlülüğü, odalarımızın kurumsal yapıları, verilen kamusal hizmetlerimizin kalitesi ve ülke ekonomisine değer katma kapasitemiz oluyor.

Meslek yasamızın bizi yükümlü tuttuğu kamusal hizmetlerin layıkıyla yerine getirilmesi, ancak bu mesleğin uluslararası standartlarda ve kalitede icra edilmesiyle yüksek kalite ve standartlarda, teknoloji kullanma bilgesiyle donanmış meslek mensuplarını yetiştirmekle mümkündür.

21. yüzyılın bilgiye ve veriye hâkim olanların yüzyılı olacağı anlaşılmaktadır. Serbest piyasa ekonomilerinde, şirketlerdeki hile, usulsüzlük ve dolandırıcılıkları önleyen iç ve dış bağımsız denetim hizmetlerinin ve kurumsal yönetim sisteminin önemini ortaya koymuştur. Bu konuda ilk ciddi alarm, ABD’de ortaya çıkan, sonra Avrupa’ya yayılan Enron, Parmalat, Lehman Brothers gibi şirket skandallarıyla verilmiştir.

Bu nedenle mesleğimizin yüksek standartlarda icra edilmesi, uluslararası rekabet gücü kazanması ve bu alanlarda devlet tarafından desteklenmesini beklerken, sürekli gölge ediliyor olmasını anlamakta zorlanıyoruz.

AHLAKİ DURUŞ GEREĞİ

Meslektaşlarımız, korona salgınının bulaşıcı riski altında, ülkede ekonominin çarkları dönsün diye, sokağa çıkma yasağı döneminde bile İçişleri Bakanlığı’nın genelgesiyle çalışmalarına devam etmişlerdir. Birçok meslektaşımızı salgın nedeniyle kaybettik. Odalarımızca bütün meslektaşlarımızın sorunlarına ayrımsız sahip çıkılması temel ahlaki duruşumuzun gereğidir.

Bu alanda parti siyaseti ya da ideolojik yaklaşımla işimiz hiçbir zaman olmamıştır. Ancak meslek odalarımızın, kendi görev tanımlarına uygun olarak yürütmenin işlem ve eylemlerini, kamu yararı adına denetleme ve hesap sorma kapasitelerini önemsiyoruz, çünkü bunun aynı zamanda demokrasinin kalitesini ve kapasitesini de gösterdiğine inanıyoruz. Türlü yöntemlere, meslek odalarına vurulacak pranga, demokrasiye, hukuka ve yaratıcı yeteneklere vurulmuş prangadır...