Derrida ne der? (Hiçbir şey demez!) Tahir Abacı'nın yazısı

Akademisyen postmodern düşünürler, pratiğin sözlerini belirlediği düşünürleri “açımlama” adına, döngüsel dil oyunlarıyla sadece ön cephesi duran “restore” yapılara çevirme çabası içindeler.

31 Temmuz 2020 Cuma, 10:46
Abone Ol google-news

Malum çöküş sonrasında, Marksist teorisyenlerin işsiz kaldığını, yazılmış onca eserin de “çöp” olduğunu keyifle dillendirenler olmuştu. Otuz yıl sonra geri dönüp baktığımızda, o “çöp”ün üstünü, ufukları görünmez kılmış postmodern devasa çöp yığınlarının bir türlü örtemediğine tanık olmaktayız.

Anlamlandıran insan bakışı olmadıkça cansız işaret yığını olmaktan öte özelliği bulunmayan “metin” kavramını neredeyse bir nesne, bir “kendinden şey” gibi kabul etmemizi bekleyen yapısalcılığı “yapıçözüm” (veya yapısöküm) kavramıyla sözde bir adım öteye taşıdığına inanılan Jacques Derrida, tam da “çöküş” sonrası, “savunmacı - bağışlayıcı” bir edayla Marx’a da bir el atmayı lutfetmişti. Şöyle de diyebilirdik: Derrida ancak çöküş sonrası Marx’ı gözüne kestirebilmişti.

SAYGI SUNARAK SIFIRLAMAK

“İdeolojilerin sonu”nu ilan ederek hayli sükse yapmış olan Fukuyama’ya onay vermenin yüksek egolara sağlayacağı fazla bir “prim” olamazdı. Amatör iktisadî bilgilerle onu eleştirdikten sonra, arkadan dolanıp Fukuyama ile örtük buluşmalar yapmak ise, başka yerlerden de “prim” getirerek, “izlerçevre” tabanını geniş tutmuş olmayı sağlayacaktı. Nitekim, “Marksizmin tüm mirasını Marx’a saygıda kusur etmeden, yani itibarından yararlanmamayı ihmal etmeden reddetmek” biçimindeki bu gayet pragmatik öneriyi “Avrupa’dan tahsilden dönerek” bu işlerden ekmek yemeye başlamış aydınlarımız da benimsemekte, kampüs teorisyenlerinin masa başında “metinler arası” sakız çiğnemelerine önem atfeden yazılar döktürerek, aynı izlerçevreye katılmakta gecikmediler.

Marx’ta “kesinlik”, mutlak değil ama adım adım genişletilebilir bir olgudur. Jacques Derrida ise Marx’a yakıştırmaktan da geri durmadığı “mutlak kesinlik”in düşmanı geçinir. Ona göre, “yapı” dağıtılıp yeniden örgütlenince tüm öğeler ötelenmişlikten kurtulur, kardeşlik ve barış içinde bir araya gelirler. Postmodern düşünürlerin “öteki” aşkının bu varyasyonu ile postmodernizme en çok lojistiği yapısalcılığın sağlamış olduğu gerçeği de bir kez daha doğrulanmış oluyor.

ÖZGÜRLÜKÇÜLÜK MÜ, DÜŞÜNSEL DESPOTLUK MU?

“Özgürlükçü” geçinirler ama kendi görüşlerini “alternatifsiz” sayma despotluğunda postmodern düşünürlerin eline kimse su dökemez. Frankfurt Okulu temsilcileriyle başlayan, “herşey akıl değildir, bilinçdışı da vardır” diyerek tekil bireyin güdüsel davranışları ile toplumları var eden dinamiği benzeştirerek “aydınlanma”yı “faşizan” sayma eğilimleri, dünya jandarmasının istihbarat örgütünün maddi destekleriyle, dünya ölçekli programlarıyla sürdürülmüştür. Ağa babalardan Heidegger’in Nazilerle ülfeti malum.

Derrida’nın da üzerinde çalışmalar yaptığı Edmund Husserl, Hegel felsefesinin olguları kurgusal evren tasarımına uydurmaya çalıştığı için çöktüğünü savunur. Gel gelelim felsefeyi “kesin bir bilim” yapmak iddiasıyla yola çıkıp, “her çeşit olguyu paranteze alarak”, ne olduğu tam olarak anlaşılamayan “saf bilinç” sürecini çözümlemeyi “tek geçerli yol” olarak dayatırken, kendisi nerede saf tutar, “olgular”la ilişkisi nicedir, nasıl bir “yöntembilim” sunmuş olur, bu hiç sorgulanmaz.

HAYALET AŞAĞI, HAYALET YUKARI

Manifesto, “Avrupa’nın üzerinde bir hayalet dolaşıyor, komünizm hayaleti” diye mi başlar, Jacques Derrida sazı eline alıyor, “hayalet” kavramını benzer ya da eşdeğer öteki kavramları da işin içine katarak, Marx’ın da başka bağlamlarda Shakespeare’e göndermeler yapmış olmasını da vesile sayıp, yeni icat terimlerle güzel ve eğlenceli bir “analiz”e girişiyor, “hayalet” “hortlak” “geri-gelen” “musallat bilimi” varyasyonları üzerine sonu gelmez “dil oyunları” sürüp gidiyor. Vaktiniz varsa! Vaktiniz varsa, namludan fırlayıp üstünüze gelen kurşunun da felsefî ne’liğini, fenomenal niteliğini, kurşun kelimesinin söylemsel analizini yapabilirsiniz.

Yöntem basittir: Her şey her şeyle buluşabilir, özdeşleşebilir. Ne de olsa hâlâ yan yana gelmemiş kelimeler var, hâlâ göreli durumlara yakıştırılmamış nitelemeler var: “Borç durumu” “yas çalışması” “Yeni Enternasyonal” “Marx’ın sahne mantığı” “protez sorunu.” Telif kitap adlarında da tanık olduğumuz üzere, daha binlerce tamlama sıradadır. Şair olan kıskanır, postmodern kampüs teorisyenleri eski kavramlara öyle güzel yeni karşılıklar uyduruyorlar ki, insanın bağışlayıp “eşek bizim eşek ama çulu değişmiş” demekten de cayası geliyor.

MARX, LENİN, STALİN, TROÇKİ, DERRİDA!

Pratik sorunlara dönük yazıları “vülger” saymaya yatkın kampüs teorisyenleri, işlevsiz yazılarla aslında “satıh”taki bir labirent içinde dolanmayı “derinlik” gibi sunuyorlar. Saray entrikasına kurban gitmiş kralın hayaleti ile komünizmin hayaleti arasında ne ilgi var, üstelik tarihsel bağlamda karşıt konumlara düşerler demeyeceksiniz, “hayalet” ortak paydası var ya! Kimisi, demode (!) sınıf analiziyle kral - komünizm bağdaşmazlığını görür, kimisi “hayalet” paydasını. “Görme biçimi” farkı böyle bir şey.

Gramsci’nin “sivil toplum” analizinin itibarsızlaştırılmasından sonra sıra “enternasyonal”e de geliyor. Marx, Lenin, Stalin’in dahlinin bulunduğu üç enternasyonalden ve lanetli Troçki’nin “üç buçuk” sayılan enternasyonalinden sonra, ömrü vefa etseydi (biz yine de “beşinci” diyelim) bir enternasyonal de - ne şeref, ne şeref - Derrida kuracaktı. Temellerini o attı, arkası gelebilir. Ernest Laclau, Marx’ın idealizmini keşfetmiş, onun tarihsel öznesi proletaryayı devrimden bağışlamış, yerine sivil toplumcu lokal grupların eylemlerini önermişti. Derrida’nın önermiş olduğu, “partisiz, örgütsüz, zaman dışı, adsız, ünvansız, pek az kamusal, sözleşmesiz, vatansız” ve bir “karşı-fesat hareketi” niteliğinde enternasyonale, bizden de epey özgürlükçü lümpenin katılacağından kuşkunuz olmasın.

“RESTORE” YAPININ ARKASINDAKİ LABİRENT

Sadece Marx’ı değil, toplumsal / insani pratiklerle ilişkileri sözlerini de belirlemiş olan düşünürleri, ki bunlara Freud, Althusser, Sartre, hatta öğrencilerinin bile çarpıtılmasına isyan ettikleri Lacan dahil, sadece ön cepheleri boyanıp korunmuş ama arkası postmodern labirentlerde şeytanın cirit attığı “restore” eski yapılara dönüştürme çabası sürüp gidiyor. O düşünürleri “anlamak” için bu postmodernlerin onları “açımlayan” yorumlarını değil, yine o düşünürleri okumaktan başka yol yok. Onların ya da Marx’ın teorilerinin “kusursuz” işleyişinden söz etmiyoruz haliyle, sadece onları “aşma”nın postmodern “dil oyunları”nın harcı olamayacağını anımsatıyoruz.