Direnişi Okumak

05 Haziran 2013 Çarşamba, 06:23
Abone Ol google-news


Uzman Sosyal Psikolog

Gezi Parkı’nda başlayıp kısa sürede Anadolu’nun neredeyse 50 kentine yayılan eylemleri sosyo-psikolojik açıdan iyi okumak son derece önemli. 

Ülkede uzun zamandır karşılaşmadığımız bu toplumsal patlama ve kitlesel hareketler, hiç kuşkusuz, yalnızca ağaçların kesilmesine de, inşa edilmesi düşünülen yapının niteliğine de ilişkin olmanın çok daha ötesinde, çok daha derin ve “biriktirilmiş” bir anlam taşıyor.

Son olaylar, aslında, geçen 11 yıl içinde, giderek çok daha baskıcı ve otokrasi eğilimli bir yapıya dönüşen; demokratik, laik, hukuk devleti ilkeleriyle bağdaşmayan nice karar ve uygulamalara imza atmış; kendi inanç, yaşam biçimi ve ideolojilerinden farklı olan insanları ötekileştiren, dışlayan; onlar adına onlara bir yaşam ve kimlik biçen her türlü eylem, söylem, uygulama ve hukuki dönüşümleri yaratan bir siyasi yapıya, halkın bir kısmının verdiği gecikmiş tepkidir.

Topluma, hoyrat bir tavırla kendi inancını, kültürünü, beğenilerini, yaşam biçimini, dünya görüşünü dayatmanın; başkalarının yaşamlarını kendi doğrularına göre biçimlendirmenin son örneği olarak, bardağı taşıran damla, kısaca alkol yasası dediğimiz düzenleme gibi görünüyor. Bunun ötesinde, büyük bir kesimin haklı duyarlılıklarına, özgürce yaşama taleplerine bütünüyle sağır kalınan bir dönemin etkileri “duyun sesimizi” protestolarında beden buluyor. 

Sayın Başbakan’ın, verdiği çoğu mesajla, mağrur, kibirli, “inadım inat”çı, buyurgan algılandığı malum. Haykıran on binlerce vatandaşı, “üç-beş çapulcu” olarak nitelemek, üstten bakmacı ve küçümsemeci bir tavır olarak algılanmazsa, nasıl algılanır ki zaten?

Sosyolojik olarak en ilginç durum ise protestocuların arasında, sivil toplum kuruluşlarının üyeleri, spor kulüpleri gibi bazı sosyal örgütlü kesimin yanı sıra, on binlerce örgütsüz vatandaşın da yer alması ve eylemin tümüyle kendiliğinden bir nitelik taşıması. Kısaca katılımcıların her toplumsal sınıftan, toplumun çok farklı altkültürlerinden, her yaştan, her meslekten, her aidiyetten olmaları gerçeği. Bu heterojen kimliklerin ortak paydası, dozu giderek artıp, yaşamın her alanını kapsayacak hale gelen baskılara, dayatmalara, karar ve uygulamalara karşı sabırlarının ve öfkelerinin taşması olgusu. Sosyal bilimler literatüründe, kitle davranışı üstüne yapılan son yıllardaki araştırma ve çözümlemeler, farklı zamanlarda, kültürlerde ve toplumsal süreçlerde oluşmuş eylemlere odaklandılar. Toplumsal ve tarihi dinamikler, karşılaştırmalı olarak incelendiğinde, kitlesel eylemlerin iki ana özelliği ortaya çıktı. 

Birincisi, eski literatürdeki “akılsız güruh”, “çılgın kalabalık”  tezlerinin aksine, kitlesel protesto eylemlerinin, doğrudan, ideolojiden ve mevcut sosyal yapının içeriğinden kaynaklanması. Basitleştirilmiş bir ifadeyle, “etki”nin göz ardı edilerek, salt “tepki”ye ilişkin yapılan kuramsal çözümlemelerin aksine, akılcı ve sosyal platformda olan bitenle birebir ilişkili bir “etki ve düşüncesel boyutlu tepki” özelliği saptanmakta. İkinci özellik, kitlesel eylemlerde, “sürecin” tam da kendisinin, başlangıçtaki “naif”, örgütsüz, demokratik bir başkaldırıyı, güçlü bir “toplumsal değişim” hedefine dönüştürme kapasitesi. 

Siyasi otoritenin gereken dersi çıkarıp, özeleştiri yapıp, bundan böyle daha çok özen ve incelikle her kesimin hak ve duyarlılıklarını hesaba katarak yol alması gerekir. Sayın Başbakan, 2002 seçim sonuçlarının hemen ardından yapmış olduğu konuşmadaki her kesimi kucaklama söylemini anımsayıp, gecikmeden bu söylemi içselleştirmeli ve gereğini yapmalıdır.