Dizileri Denetlemek Çözüm mü?

05 Nisan 2010 Pazartesi, 06:02
Abone Ol google-news

Ailenin korunması için dizileri denetlemek, sansürlemek üzere kurul oluşturulacağı haberi basına yansıdığında, toplumun gerçeklerinden ne denli uzakta kaldığımızı bir kez daha sorgulama gereğini duydum. Kaldı ki, elektronik iletişim ağının enformasyonu sınır ötesine taşıyarak, dünya ölçeğine yaydığı, gerçek zamanlı haberleşmeyi olanaklı kıldığı yüzyılımızda istenilen bilgiye her an, her yerde, evde, okulda, internet kafelerde ulaşabilen çocuk ve gençleri dizi “sansürleme” yoluyla korumaya çalışmak, deyim yerindeyse, kalburla su taşımaya benzer. Kuşkusuz bilgiye anında erişimin bireyin gelişmesine katkısı azımsanamaz. Ancak, kimi bilgi kirliliğine sapan hatta şiddet içeren davranışlara yol açabileceği de gözden kaçmamalıdır.

Güvenli elektronik ortam ayrıca irdelenmesi gereken bir konu. Asıl tartışmak istediğimiz, bu konuların da ötesinde. Eğer ana meselemiz ailenin korunması ise, hemen akla gelen, “Korunması istenen hangi ‘aile değerleri’dir” sorusunun yanıtlanması gerektiği hususudur. Ailenin, üyeleri için mutlu, huzurlu bir çevre, duygu yüklü bir ortam olduğu yönündeki genel varsayım, yaptığımız araştırmaların verileri ve medya aracılığıyla topluma yansıyan haberlerle, geçerliliğini yitirmektedir.

‘Namus’ adına cinayet

Ataerkil yapıya özgü kültür değerlerinin kuşaklar boyu aktarılarak günümüze kadar uzanan tortuları, kadın-erkek arasında erkeğin yararına işleyerek, kadına karşı hiç de adil olmayan davranışların sergilenmesine yol açmaktadır. Toplumda cinsiyet ayrımına dayalı yaklaşımlarla, aile ortamında sosyalleştirme süreci içinde aktarılan değerlerle, erkek otoritesinin yeni baştan yapılandırılmasına, korunmasına ve sürdürülmesine elverişli bir zemin oluşmaktadır. Sonuçta, ikincil konuma itilmiş olan kadın ve kız çocuğunun “olur”ları olmadan bedenlerine ulaşılması, el konması, hatta bir adım ötesi, “aile namusu” adına cinayetlerin işleniyor olması son derece dramatik durumlardır.

Aile meclisi kararıyla, erkeklerle konuştuğu gerekçesiyle elleri bağlanarak canlı ve bilinci açıkken, evlerinin bahçesindeki kümese gömülen on altı yaşındaki bir kız çocuğuna uygulanan vahşet, açıklamak istediğimiz konunun son günlerde basına yansıyan en tüyler ürperten örneklerinden biridir. Can değeri ile eşitlenen en temel hak olan “yaşama hakkı” aile bireyleri tarafından elinden alınıyor. Ne uğruna? Aile namusunun korunduğu gerekçesiyle ve bunun değerler sistemi açısından “yaşama hakkı”nın da üstünde olduğu düşüncesiyle! Bu olay, ne yazık ki, tek örnek değil. Yeni Türk Ceza Kanunu’nun 82. maddesinde kasten adam öldürmenin nitelikli hallerini düzenleyen hükmü çerçevesinde, suçlunun müebbet hapsini gerektiren saikler (nedenler) arasında “töre cinayetleri”ne yer verilerek atılmış olan olumlu adım beklenen sonucu vermemiş, toplumda namus cinayetlerinin ardı arkası kesilmemiştir. Yasal düzenlemeler ve yaptırımlara rağmen bir kız çocuğu diri diri toprağa gömülebiliyor ve böylece “aile namusu” adına işlenen cinayetler sürüp gidiyor!

Hak sahibi değil, hakkın konusu

Aile ortamına ilişkin bir diğer çok ciddi sorun ise, cinsiyet ayrımını benimseyen erkek egemen ilişkiler çerçevesinde hak sahibi olarak değil de hakkın konusu gibi algılanan kız çocuğunun tüm yasal, toplumsal tabulara (yasaklamalara) rağmen ve aykırı olarak aralarında yakın kan bağı bulunan akrabaları tarafından cinsel açıdan sömürülmesi (ensest) olgusudur. Kuşkusuz, bu söylediğimiz, tüm aile ortamlarında cinsel sömürü olayları yaşandığı anlamına gelmemeli. Ancak, ensest tabusunun ihlalinin çok ender rastlanan bir olgu olmadığı artık açık bir gerçektir. Konu hakkındaki bilinmezlik ortadan kalkmış olsa bile, sorunun hak ettiği ilgiyi görmediği, özenle üzerine gidilmediği, çözüm üretmek için geç kalındığı da başka bir gerçektir. “Ensest”in varlığı da “namus” kaygısıyla kamuoyundan gizlenmektedir.

Evli/bekâr, büyük/küçük pek çok kadın duygusal, fiziksel, cinsel sömürü ve şiddete maruz kalmaktadır. Aile grubundaki ikincil konumu, erkeğin denetleme gücü olduğunu onaylayan değerler karşısında, kadın, aciz kalmakta, adil olmayan uygulamalara karşı direnme gücü yok edilmektedir.

Özetle, bu kısa yazıda işaret edilen gerçekler anayasanın 41. maddesindeki, “Ailenin toplumun temeli olduğu ve eşler arasında eşitliğe dayandığı” hükmünü sarsmaktadır. Bir kez daha başa dönecek olursak, işaret edilen olumsuzluklar, “hangi aile değerleri korunacaktır” sorusunu çağrıştırmaktadır. Aile ortamındaki bu çok ciddi sorunlar, diziler şifrelenerek kolaylıkla üstesinden gelinebilecek olgular mıdır? Yoksa demokratik, paylaşımcı ortamların gelişmesi daha uzun erimli eylem planlarının hazırlanması ve hayata geçirilmesine mi bağlıdır?

Gelenekler ve değerler değişmeli

Aile ve toplum düzeyinde kız çocuğuna ve kadına düşük değer atfeden gelenek kuralları, kültür değerleri değişmelidir. Bunun için de her şeyden önce ilköğretimin “zorunlu” olduğu hususu dikkate alınarak kız/erkek çocukların hiçbirinin eğitim dışında kalmaması sağlanmalıdır. Özellikle de, çocukların, okul öncesi eğitim döneminden başlayarak cinsiyete dayalı roller ayrımını ve işbölümünü işleyen öğretinin yerine, “herkesin eşit ve insan haklarına sahip” olduğu yolunda bilgilenmesine ağırlık veren öğretiye öncelik tanıyan bir proje çerçevesinde yetişmeleri sağlanmalıdır. Bunun yapılabilirliği, hiç kuşkusuz bir mentalite (bakış açısı) ve politika değişikliğini gerektirir. Kültür değerleri değiştirilebildiği oranda zaten bakış açısı farklılığını da kendiliğinden sağlayacaktır.