Edebiyat bize ne öğretir? Emek Yurdakul'un yazısı...

Matilda, kitap önerilerimde hep ilk sıralardaydı. Bugün de değişmedi. Çünkü toplumsal cinsiyetçi kodlarla gelen gücün altının nasıl da boş olduğunun vurgusu döşeli tüm satırlarında. Ve toplumsal cinsiyet, her ne kadar kimi kesimler farkında olmasalar da, kadınlar kadar erkeklerin de meselesi.

19 Şubat 2021 Cuma, 00:13
Abone Ol google-news

Öncelikle edebiyat bize bir şey öğretmeli midir? Nedir beklentimiz? Yetişkinler için yazılanlardan çeşit çeşit dil zenginlikleri, zevkimize göre beklentilerimiz var ya da aradıklarımız. Eserin kapağını kapattığımızda iç karmaşamıza, aydınlığımıza, izlerimize bakıp karar verdiğimiz; merakla yazarın bir diğer anlatısına yöneldiğimiz, yollarımızın hiç kesişmediğini anlayıp peşine düşmediğimiz veya bir süre dinlenmeye ihtiyaç duyduğumuz nicesi gelip geçiyor okuma serüvenimizden.

Konu çocuk edebiyatı olduğunda ise denklemin öğeleri hemen değişiyor. Kitapta bilgi, düz bir dil, öğretiler arıyoruz. İlla da mühim bir konuda eğitsin çocuğu istiyoruz. Taze bir beyinde yer edecek fikirler mi kaygımız yoksa sistemle gelen yaşama biçiminin dayattığı, zamanı verimli kullanmayı mükemmelleştirme çabamız mı?

‘Yazar bu eserinde ne anlatmak istemiş’çi didaktik tarafımız okul sıralarından çıkıp dürtüyor bugünün ebeveynlerini. Okumanın, paralelinde bir öğrenme barındırdığında hemfikirim ancak ne bir şeyler öğrenme mecburiyetini ne de öğrenilen şeyin bilgi olması gerekliliğini savunabilirim.

MATILDA’NIN FARKI

Peki, Roald Dahl’ın Matilda’sı neden parmakla gösterilecek bir kitap? Bir şeyler öğretme derdiyle yazılmadığı aşikâr çünkü. Yine de Dahl’ın eserleri arasında başka bir yerde duruşunun, benim açımdan farklı sebepleri var.

İlki; bu, yaşına göre ufak tefek ama üstün zekâlı, “merak”ını sürekli besleyen, öfkesine sahip çıkan, narin ve güçlü çocuğun, okuma ve yaşama tutkusunu besleyen iyi-kötü karakterlerin hikâyedeki konumlanışı. İkincisi; karakterlerin hepsinde alaşağı edilen toplumsal cinsiyet olgusu.

Kitabın daha açılışında, aktif şekilde cinsiyet rollerinin kapanındaki anne babasının ilk öğretisini okuyoruz: “(Matilda) Bir buçuk yaşındayken konuşması kusursuzdu ve birçok yetişkin kadar kelime biliyordu. Ana-babası buna alkış tutacaklarına ona gürültücü geveze dediler ve sert bir biçimde, küçük bir kızın, görülebileceğini ama sesinin duyulmaması gerektiğini söylediler.”

DAHL’IN İTİRAZI

İnsanları dolandıran, bununla gururlanan, polisin takip ettiği baba karakterinin; eve ekmek getiren konumundan kendini yüceltişiyle, kızının ondan zeki olması ihtimaline tahammülsüzlüğüyle ama oğluna işleri öğreteceği beyanıyla çizmiş Dahl, erkeğin toplumsal cinsiyetle bütünleşen sistemsel varlığını.

Anne ise çalışmasına gerek kalmayan bir hayatı amaçlamış, bir kocaya “sahip” olmayı övünç kaynağı gören, çocuklarını doğurmuş bir kadın. Tabii ki yol arkadaşı, çocuk veya yuva istemi kötülenecek tutumlar değil bugün. Ne var ki bunların kadın için kurgulanan hayat olması, zaruri kabul edilişi, belki de en kötüsü “yeterli” olacağı söyleminin dayatmacılığı karşı çıkılan.

Matilda’da da annenin tutumları, yaşantısı kötülenmiyor. Ancak saygı duyma aşamasına da geçmiyoruz. Sonrasında Matilda’nın, erkin temsili olan babayla zekâsı aracılığıyla mücadelesine bolca gülüyoruz. (Hayran da kalıyoruz.)

Ek olarak aile bağı nedir, nasıl kurulur, kan bağı da insanlığın dayatması bir algımız mıdır diye sorduruyor Dahl. Bize saygı göstermeyen ailemizi gerçekten sevebiliyor muyuz yoksa bu da ezberlerimizden mi?

MS. HONEY

Matilda’nın öğretmeni Ms. Honey’e gelecek olursak, toplumsal hayat içerisinde üretimde olmaktan memnun, geliri yetersiz olsa da işini, sevdiği için sürdüren, öğrencilerinin saygısını kazanmış bir kadın. Öğrencileri arasında ayrım yapmayan, onları yüceltmeden veya aşağılamadan varlıklarına saygıyla yaklaşan naif tutumuysa özellikle vurgulanmış kitapta.

Ms. Honey’le geçirdiği bir öğleden sonraysa Matilda’yı öğretmeninin cesaretine hayran bırakacaktır. Çünkü öğretmenin yaşam koşulları hiç de tahmin edilebilir çıkmaz.

O tatlı, nazik, duyarlı öğretmeninin okul çıkışı gittiği yerin, elektriği, suyu olmayan, mobilyasız bir kulübe oluşu Matilda’yı şaşkına çevirir ve sabırla nedenini öğrenmeyi bekler. Dinlediği hikâyeyse, annesi ölünce teyzesinin yanlarına taşınmasını, ardından babasını kaybedişini ve teyzeyle baş başa geçen eziyet dolu bir hayatı içeriyordur.

BAŞKA BİR KARAKTER

Kitap, Ms Honey’nin yaşamını ortaya sermeden önce bize yine bir zıt karakter sunuyor aslında: “Okul müdürü Trunchbull!” Güçlü olmayı kas gücüyle örtüştüren, baskının ve korkutmanın saygı uyandıracağı fikrine bağlı, çocuklardan ve çocukluktan hoşlanmayan, çekiç atmada usta bu kadın, Ms Honey’nin teyzesi olarak karşısına kuruluyor.

Trunchbull’ın iktidarıysa eril sistemin, kadınların ancak bir erkeğin iktidarını ele geçirerek veya ona ortak olarak, güce sahip olabileceği ezberine örnek teşkil ediyor. Ms. Honey’nin babasının ölümüne sebep olup vasiyetini de saklayarak, onun maddi gücü ve toplumsal statüsü üzerinden gücünü inşa ediyor.

Hikâyeyi ana ve yan karakterleri üzerinden okuduğumuzda, kızların ve kadınların yılmadan, korkarak ama korkularına yenik düşmeyerek, en önemlisi de “eril”leşmeyerek güçlerinde duruşlarını okuyoruz.

Matilda’nın öğretmenine yardım mücadelesi de öğretmeninin tüm bastırılmışlığına rağmen ayağa kalkıp hayatının direksiyonuna geçmesi de, hikâyede öne çıkarılan kız öğrencilerin Trunchbull’a karşı duruşları da, eril güce ihtiyacımız olmadığını gözler önüne seriyor.

Ek olarak, anne karakteri de, “kutsal anne”den uzak çerçevelendirilmiş olmasıyla, doğurmanın anaçlık getirmediğinin vurgusunu katıyor kitaba.

Matilda, kitap önerilerimde hep ilk sıralardaydı. Gündeme bakarak daha da keyifle öneriyorum. Kibar olmanın, duygusal olmanın güçlü olmakla ters köşelere düşmediğini okumak, toplumsal cinsiyetçi kodlarla gelen gücün altının nasıl da boş olduğunu görmek taze zihinlere ekilesi şahane bilgiler. Sadece kızlar için değil, oğlanlar için de önemini şuraya not düşelim. Toplumsal cinsiyet, kadınlar kadar erkeklerin de derdi; her ne kadar bir kesim bunun farkında olmasa da.