Erdal inönü'yü tarihteki yerine yerleştirmek

01 Aralık 2012 Cumartesi, 08:02
Abone Ol google-news

Erdal İnönü bir değişik büyük adamdı. Şöhret, unvan hırslarından arınmış alabildiğine alçakgönüllü bir bilim adamıydı; kültürlü, yurtsever bir aydındı. Kendisinden pek söz ettirtmezdi. Ölümünün 5. yılında geçen günlerde Erdal Hocadan, değerli eşi Sevinç Hanımın da adı anılarak biraz söz edildi. Eksiği gediğiyle de olsa kendisi hakkında yazılmış bir kitap raflarda gözüktü. İnce esprili ve az kelimeyle çok şey anlatabilen bu olağanüstü insanı bir miktar tanıyabilmiş ayrıcalıklı kişilerden biri olarak kendisiyle ilgili bir şeyler söyleme gereğini duydum.

Erdal İnönüyü, müstesna bir ailenin alabildiğine iyi yetişmiş, uluslararası bilimsel başarılarla dolu bir akademisyen olarak uzaktan büyük takdirle izlerdik. Orta Doğu Teknik Üniversitesinde (ODTÜ) geçirdiğimiz ortak yıllar, o dönemin koşullarının da çerçevelemesiyle bizi birbirimize yaklaştırdı. Yarım kuşak büyüğümüz bu değerli ağabeyi, üstün özellikleriyle yakından gözleyerek tanıdık; hayranlığımız pekişti. Bilime ve akılla bağlantılı işlere olan yatkınlığının yanı sıra dışavurmadan müthiş bir yöneticilik yetisi sergiliyordu. Bunu eğitimin yanı sıra politikada da açıkça kanıtladı.

‘Yeni buluşlar var mı?’

Bir dönemlerin ODTÜsünde, uluslararası üne sahip bir Feza Gürsey dahil, çok yetkin insanların oluşturduğu yoğun bir bilim ortamında Dekan Erdal Hoca sabahları meslektaşlarının kapılarını tıklatıp Yeni buluşlar var mı diye takılıyordu. Akıllı ve özendirici bir eğitim yöneticiliği sergiliyordu. Yeni buluşlar’’ kavramında yenilikçilik ve yaratıcılık unsurlarının birlikteliği ortadaydı. İleri bir bilim ortamının da simgesini taşıyordu.

1960 sonlarının ODTÜsü, toplumun çeşitli özlemlerine cevap verebilecek bir taze, zinde eğitim kurumu niteliğine sahipti. Evrensel en yeniyi bizim iklimimize aktarabilme gayreti içinde coşkulu genç öğreticileri vardı. Öğrencisi ise dünyadaki 68 Kuşağı dalgalanmasının bizim buralara yansımış, bazen aşırılıklara taşabilen, ama yurt sevgisi dolu bir dokuyla yoğrulmuştu.

Bir bilim tapınağıydı; hem de bir toplumsal duyarlılık oluşum merkeziydi. Benzersiz akıl ve gönül insanı kişiliğiyle Erdal İnönü bu ortamın saygın bir prensi gibiydi. Belirsizlikler içinden geçerek gelişen olaylar dizisinin sonucunda üniversitenin rektörü olması söz konusu olduğunda, mevki düşkünlüğünden hiç nasibini almamış olmakla birlikte, ileri bir görev sorumluluğu anlayışıyla bu görevi kabullendi. İnönü soyadının tarihsel büyük saygınlığına karşın muhafazakâr toplum kesimlerinde bazı siyasal yöneticilerin de tahrikiyle çok sıcak kucaklanmadığı bilinirdi. Erdal İnönü de soyadı dolayısıyla, hiç hak etmediği sosyal eleştirilerin hedefi haline kolayca geliyordu. 1970 başlarının sivil ve askeri yönetim tutuculuğu içinde, öğrenciyi kışkırtan bir solcu rektör suçlaması Erdal Beye rahatlıkla yöneltilebiliyordu.

Bir anı

Cin zekâsıyla durumun farkındaydı. Ama, yöneticilik sorumluluğunun yönlendirmesiyle bu suçlamaları filozofça sindirebiliyordu. Erdal Hocanın çeşitli güzel özelliklerini özetleyen bir anıyı nakletmek isterim. Elazığ Mühendislik Akademisi (sonraları Fırat Üniversitesi) yetişmiş uzman hoca bulunamaması yüzünden kapanmak üzereyken ODTÜden akademik yardım istemişti. Erdal Hoca konuya alabildiğine İnönüce yaklaşmış ve ilk resmi temas olarak da kalkıp Elazığa gitmişti. Dönüşünde tatlı esprilerle anlatıyordu: Bizim üniversiteyi benimsiyorlar. Bana bile çok itirazları yok gibi. Her şey yolunda gitti. Ama, bir küçük terslik oldu. Kaldığım mütevazı misafirhane odasındaki yatağın yorganı benim koca boyumu örtemedi, ayaklarım açıkta kaldı ve biraz üşüdü…”

Sonra 12 Eylül 1971 Askeri vurgunu geldi. Erdal Hoca rektörlükten, bizler yöneticilik görevlerimizden ayrıldık. Sıkıyönetim savcılıklarında ODTÜdeki solculuk dalgalanmasının teşvikçiliği suçlamasıyla ifade vermeye başladık. Bir seferinde, benimle ilgili bir ihbarın tarihi, isnat edilen olayla çakışmadığı için çabuk biten bir soruşturmadan sonra, savcı sohbet havası içinde ağız aramaya girişti: Yahu, bu Erdal Bey, siz dahil genç hocalarla sık görüşürmüş. Ne oluyordu?’’ Hoca ile dostluğumuzu pekiştiren müzik merakımıza atıfla savcıya Efendim biz Erdal Hoca ile Beethovenin senfonilerini konuşurduk diye cevap vermiştim ve adamın dünyası şaşmıştı. Hocaya bu anekdotu sonra ilettiğimde kahkahalara gömülmüştü.

Ayrılışından sonraki dönemlerde bu kurumun kendisine yeterince vefalı davranamadığı gözlenmiş olmakla birlikte Erdal Hoca çok dolu seneler geçirmiş olduğu ODTÜyü pek severdi. Sonuna kadar hep sevdi.

1980’lerde duygusal ve fikirsel özel hazırlığı belki olmamakla birlikte Erdal Hoca toplumsal görev anlayışıyla SODEPten başlayan bir politik yöneticilik deneyimi yaşadı. Bu dönemde Hocayla epeyce temasta kaldık.

Kapatılan CHPnin bilgisayar ortamındaki üye kayıt listesini genç arkadaşlarımızın da yardımıyla toparlayıp SODEPin kullanabilmesi amacıyla Erdal Hocaya iletmiştik. O ünlü Yaşşalardan birini çekerek mutluluğunu belli etmişti. Daha sonraları, 1990’ların DYP-SHP koalisyonu döneminde Süleyman Demirelin Başbakanlık, Erdal Hocanın Başbakan Yardımcılığı yaptığı kısa dönemde de sık görüşüyorduk. Odasında, bir şeyleri müzakere ettiğimiz bir sırada, telefonda Başbakanın kendisini aradığı söylendi. Rahat konuşabilmesi için odadan çıkmaya yeltendiğimde eliyle oturmamı işaret etmişti. Süleyman Bey saygılı bir dille konuşuyor ve bazı konularda Hocanın fikrini almak istiyordu.

Erdal Beyin kim olduğunun, nasıl bir büyük adam olduğunun farkındaydı. Büyük kıvanç duymuştum. Telefon konuşması bitince, bu kıvancı, haddim olmayarak Hocaya ilettim. Dur bakalım, göreceğiz...’’ diye kestirmeden cevapladı. Kendi konumuza devam ettik.

Erdal Hoca politikacılık dönemlerinde hiç alışık olmadığı klasik parti içi ayak oyunları, arkadan dolanmalarla da cebelleşmek zorunda kaldı. Hiç hoşlanmıyordu. Ama bunun oyunun bir kuralı olduğunu varsayarak bunlara katlanıyordu.

Erdal Hoca anlamlı ve dolu bir yaşam sürdürdü. Toplumuna, ülkesine büyük hizmetler sundu. Ölümünden beş yıl sonra anısı önünde yeniden saygıyla eğiliyoruz.