Filiz Akın: ‘Biz Yeşilçam’da ağır işçi gibi çalıştık’

Toplumsal olaylara özellikle de kadına yapılan şiddete her fırsatta tepki gösteren Filiz Akın, “Kadınlara yönelik psikolojik, fiziksel, cinsel şiddetle, tecavüzle, tacizle, zorla evlendirmeyle mücadele etmenin temelini anlatan çok önemli bir metin olan İstanbul Sözleşmesi’nin uygulamasının şart olduğunu düşünüyorum” diyor.

01 Ağustos 2020 Cumartesi, 06:00
Abone Ol google-news

Beyaz perdenin kolejli kızı, sarışın oyuncusu zarifliğiyle akıllarda kalan bir yıldız... Dile kolay 116 film... Gece, gündüz demeden setlerde geçen bir ömür... Yeşilçamın unutulmaz oyuncularından Filiz Akın, bugün yazar kimliği ile çıkıyor sevenlerinin karşısına... Toplumsal olaylara duyarlı olan sanatçı, kadına yapılan her türlü şiddete dur denilmeli diyor. Yakın zamanda yeni bir YouTube kanalı da açan Akın ile Yeşilçam'dan, bugüne keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.

- Öncelikle nasılsınız, sağlığınız nasıl?

Sabahları çok erken kalkıyorum. Koruyucu ilaçlarımı alıyorum. Güneşin doğuşunu yaseminlerin arasından videoya çekiyorum. Öyle endişe edilecek bir şeyim yok. Ama çoraptan başka bir şey giyemiyorum, kulağımın biri 6 saat süren ameliyatla iptal edildiği ve diğeriyle de ancak kulak aletiyle duyabildiğim için dengem bozuk, her an düşebilirim. Ama sorduğunuz için teşekkür ederim, her zamanki gibi şükrediyorum.

- Pandemi süreci sizi nasıl etkiledi, neler yaptınız, bu aralar neler yapıyorsunuz?

Hepimiz etkilendik. Kaybettiğimiz canlara, bizim için çalışan sağlık çalışanlarına dua edip yetkililerin çalışmalarını yakinen takip ettim ve kuralları dikkate aldım. Kendim hastane ve kontroller harici dışarı çıkmadım. Evde vakit geçirmeyi ve ev hayatını seven biriyim. Instagram’da neşeli videolar bulup paylaşmaya çalıştım. Çok güzel diziler ve filmler seyrettim. Kitaplar okudum. Sanatla başka boyutlarda gezinmek dünyasını değiştiriyor insanın. Ve elbette bağışıklığımı kuvvetlendirici destekler aldım, maske kullanımına ve sosyal mesafeye son derece dikkat ettim. Ailemle Bodrum’dayım.

YOUTUBE KANALI

- Geçen günlerde bir YouTube kanalı açtınız. Neler paylaşacaksınız bizlerle?

YouTube’da daha çok acemiyim. Günlük hayatı paylaşıyorum şimdilik. Biraz ilerlesin, isteğe göre paylaşacağım bir şeyse eğer şekillenir, bilemiyorum.

- Yüzün üstünde film ve başarı, neden sinemayı bıraktınız? Hiç özlemediniz mi?

Evet 116 film... Sonunda biraz geç olsa da ülkemize televizyon gelince, insanlar yeni oyuncaklarıyla evlerine kapandılar. “Dallas”, “Yalan Rüzgârı” gibi dizilerle Hollywood yıldızları, çok güzel ve yakışıklı insanlarla şık kıyafetler, şık  veya renkli mekânlarda; aşk, acı, drama veya neşeyi aynı mekânlarda, bir de entrikanın zirvesini tattıkları bu dizilerin içinde, onlarla birlikte heyecan ve zevkle başka dünyalarda dolaşmaya başladılar. Sinema salonları boş kaldı. Onlar da dışarıda gezen bekar adamlar için ya seks filmleri ya da konser tadında şarkıcı, türkücülerin en popülerleriyle film yaparak seyirci topladılar.

 Ben Yeşilçam döneminin artık bittiğini görerek kendim film teklifi kabul etmeyeceğimi ve oynamayacağımı ilan ettim. Öyle olunca kadın erkek ilişkisi gibi “O beni bırakmadan, ben onu bıraktım ve noktaladım” Bu benim için çok sağlıklı oldu. Pişman değilim.

- Peki bugünün Türk sinemasını nasıl buluyorsunuz?

Artık yeni, gerçekçi sinema filmlerimiz, Almanya Altın Ayı, Fransa Cannes ödülleri gibi bütün festivallerden en büyük ödülleri alan filmlerimiz, yönetmenlerimiz ve oyuncularımız var. Hayranlık duyuyoruz. Nuri Bilge Ceylan, Haluk Bilginer... Ama dizilerimizin başarısı dünyayı şaşırtıyor. Oynamadığı ülke yok. Oynadığı yerde en büyük reytingleri alıyor. Hele bazı oyunculara o kadar hayranlar ki onların dizileri ve filmleri çevirdiği mekânlara turistler geliyor. Ben sinemadan ayrılırken demiştim: “Bir gün dizilerimiz, kendi ülkemizdeki Brezilya dizilerinden, Amerikan dizilerinden daha fazla beğenilecek dünyada. Bu işi yapmayı çok iyi biliyor Yeşilçam dönemi.”

İlk evliliği yapımcı Türker İnanoğlu’ndan kendisi gibi sanatçı olan oğlu İlker İnanoğlu doğdu. İkinci eşi Bubi Rubinstein’la Fransa’daki evliliği 11 yıl sürdü. Akın 1994’de MİT Müsteşarı Sönmez Köksal ile evlenip Ankara’ya geldi. Köksal Paris Büyükelçisi olarak atanınca Filiz Akın tekrar Paris’e döndü ve 4 yıl sefire olarak Türkiye’yi temsil etti. O yıllarda güzelliği, zarafeti ve kültürüyle diplomasi çevresinde büyük ilgi gördü.

Tek bilen ben olduğum için değil, acıyı, en iyi biz eski Yeşilçam filmlerini dönemi biliyoruz diye.

‘ESKİDEN GÜCE TAPILMAZDI’

- Yeşilçam filmleri bugün hâlâ ilgiyle tekrar tekrar izleniyor. Bence bugünün Türk filmleriyle Yeşilçam'ı ayıran bu. Genelleme yaptığınızda hiçbir Türk filmi defalarca izlenmiyor. Nedir bu Yeşilçam’ın sırrı, büyüsü...

Eskiden biz bir avuç isimlerdik her hafta oynayan filmlerle o zaman başka da bir eğlence olmadığı için seyircide acayip bir tiryakilik yaratıp, ailelerinden biri gibi oluyorduk.

Bir de televizyon olmadığı için bizleri normal bir insan gibi doğal hallerimizle, normal sesimizle, her türlü konuşma şeklimizle görmedikleri için insanüstü varlıklar gibi görüyorlar, sevgileri ikonlaştırmaya varıyordu bu gizem ve ulaşamamazlıkla... Hayallerinde canlandırıyorlardı bizi.

Bir de bugünkü gibi güce ve paraya tapılmadığı bir dönemde olduğunuzu düşünün.

Bütün o masumiyet yıllarında, büyük aşkları, romantizmi, fakir de olsa satın alınamayacak gururu, mahalle dayanışmasını, sevginin gücünü, çile çekmeyi, eski İstanbul’un güzelliğini hep bizimle yaşıyor ve kendi dertlerinden uzaklaşıp bir başka boyuta onların rüyalarını, meslek seçimlerini, eş seçimlerini, isimlerini, hayallerini, umutlarını, tüm hayatlarını etkiliyorduk. Televizyonun gelişiyle bütün büyü bozuldu. Yavaş yavaş insanlar gerçek, sıradan insanlarla karşılaşmaya başladılar. Hayatın gerçek yüzüne, televizyonda yeniden tanık oluyorlar. Artık tekrar efsane yaratmak o dönem şartları olmadığı için çok zor.

Bütün kaybettiğimiz bu güzel değerleri de yaşamımızda çok dikkatli ve saygılı olmaya çalışarak geçirmeye çalışan biz Yeşilçam oyuncularına yükledi seyirci, tüketim toplumunda yitirdiklerini, tüm nostaljik duygularını. Onlar için biz bu değerli sembollerin simgesiyiz onların hayatına, yüreklerine böyle değdik. O çekirdek çitleyerek kah gülerek kah ağlayarak seyrettikleri Açık Hava Sineması’nda...

Onlar için artık biz antika eşyalar gibi benzersiz ve çok değerliyiz galiba. Onun için “Sizler çok farklıydınız bir daha gelmez sizin gibiler” diye değer veriyorlar bize. Yıllar sonra şu kıymetli tespiti öğrendim: Bir gün televizyonda mülakatını seyrederken Spielberg’e “Nedir bu Amerikan filmlerinden başka film seyretme imkânı kalmaması? Sırrınız ne?” dediler. O da “Biz Fransız Sineması’ndan çok faydalanıyoruz, çok entel filmler yapıyorlar. Ama biz senaryo ve çekim ayrıntılarıyla yıllarca uğraşıyoruz ve çok büyük bütçeler aktarma şansımız var. Fransızlar entelektüel filmler yapıp, seyircinin zekasına, birikimine hitap etmek için beyni hedeflediklerinden seyirci kısıtlaması oluyor. Halbuki biz doğrudan yüreği hedefliyoruz. Oraya dokunan filmlerde de Eskimo da aynı yerde ağlıyor, Afrikalı da aynı yerde gülüyor. Ve bu yüzden tüm dünya satın alıyor filmlerimizi. Sırrımız bu” demişti.

- Yeni nesil de bu sayede Yeşilçam oyuncularını tanıyor. Ne hissettiriyor bu size?

Günümüz gençliği hakkında biraz araştırma yaptığımda anladım ki çok genç jenerasyon çok ciddi seyrediyor eski Türk filmlerini. Çünkü onları çeken çok büyük bir olgu var filmlerde.

Kaybettiğimiz manevi değerler, insan doğasında henüz kaybolmamış olan romantizm ve masumiyet… Bugün insanlık iki şeye tapıyor: Para ve güç. Bir yanıyla insanlar onlardan daha zevkli olma, onlarla alınamayan aşkı eski Türk filmlerinde arıyor. Buldukları büyük aşkları o kadar özlemişler ki hiçbir abartılı mantıksızlık onları yıldırmıyor. Israrla seyrettikleri, çoğunlukla bir fotoroman tadında olan filmlerde büyük fedakarlıklar, dostluk, arkadaş dayanışması, en ihtiyaç duyulan anda bile paraya karşı değerlerini savunan, romantizmin en klişeleşmiş unsurları (aşığın yağmurlarda beklemesi, deniz kenarında koşmaları, ağaç altında sohbetler, İstanbul’un o dönemdeki yeşilliği, betonlaşmamış olması, tenhalığı) buluyorlar.

UNUTAMADIĞI FİLMLER...

- Sizi en çok etkileyen, unutamadığınız filmleriniz vardır mutlaka ve hikayeleri de vardır, bizimle paylaşır mısınız?

Umutsuzlar, Ankara Ekspresi, Utanç, Gurbet Kuşları…

Ticari filmlerden Yumurcak serisi, Tatlı Dillim, Emine, Reyhan, Memleketim, Almanyalı Yarim... Bunlar sevdiğim filmlerden bazıları... Bunları da televizyon çok gösteriyor. Yeni nesillerin de tanıması Instagram hesabımdan bile belli oluyor ve beni mutlu ediyor.

- Yeni dönem Türk Sineması ile Yeşilçam Sineması’nın koşulları açısından farklılıklarını anlatır mısınız?

Filmlerde de zor şartlardan etkilendiğimiz için misal; her gün sabah 5’te kalk valizini, makyajını yap ve çoğunlukla “7.30 Kabataş İskelesi” diye bir laf vardı. Gece, gündüz bazen yemek yemeden (o da sandviç ve tost) saatlerce ayakta ışık provaları, oyun provaları yap.  Bazı geceler uyumadan çalış, bazen iki filmde birden çalış. Karlar üstünde gelinlik gibi incecik şeylerle sekiz saat güneşin yatarak çıkmasını hiç kalkmadan bekle, şubat ayında yaz partisi çekiyoruz diye gençlerin eğlencesini göstermek için havuzlara atsınlar ve o buz tutmuş tabaka kırılıp parçaları vücuduna bıçaklar gibi batsın falan filan... Tabi günümüzdeki gibi setlerde ısıtıcılar da pek yok. Uzatmayayım. Dışarıdan çok şatafatlı görünen bir hayatı, biz cumartesi-pazar yok, bayramı yok, yılbaşısı yok, ağır işçi gibi yaşadık sanki. O zaman böyleydi de şimdi farklı ama o günler gibi çok ama çok zor şartlar konforları daha iyi, karavanları var. Makyajlarını, saçlarını, başlarını yapanlar, kostümleri dışarıdan getirip giydirenler, güzel yemekler getiriliyor setlere ama onlar da bizim genelde 1 ayda çektiğimiz filmleri 1 haftada çekmek zorunda oldukları için ömürleri setlerde çok zor şartlarda geçiyor. Gene de erkek oyuncular biraz daha şanslı. Kadınlar kadar makyaj yapılma, saçların kuaför elinden çıkması, sık sık tasarım kıyafet değiştirme kaygıları daha az.

Ama o eski Yeşilçam döneminde de şimdi de kimse gene de işinden vazgeçmez çünkü sinema bir tutkudur. Hiç bitmeyen, bir tutku, büyülü. Hep daha iyisini yapmak hep sınırlarınızı zorlamak ister oyunculuğu aşkla yaparsınız.

- Ekranda görecek miyiz sizi, yeni teklifler geliyor mu?

 Tüm arkadaşlarım gibi bana da teklif geliyor ara sıra... Ama kendi hesabıma konuşayım. Hiç öyle bir niyetim yok. Seyirci olarak kalmak, takip etmek, hatta başarıları alkışlamak yetiyor bana. Sinemayı hâlâ takipte olmak da güzel. Üstelik sanki çok uzun yıllar öncesi gibi sıcacık, samimi, biraz da abartılan bir sevgi ve saygıyla, övgüyle yollanan mesajlar çok moral, mutluluk veriyor.

YENİ KİTAP HAZIRLIĞI...

- Kitap yazmaya nasıl başladınız?

Kanser serüveni sırasında tuttuğum notları “Hayata Merhaba” kitabında Bircan Silan’la kaleme aldık. Kanser hastalarına ve yakınlarına rehber oldu. Kendi çapımda çok sattı.

Bir de yazdığımız kitaplardan “Güzelliklere Merhaba” ile o dönem Fransa’da en ileri metotlarını uygulayan uzmanlardan aldığım bilgileri paylaştığımız “Altın Kitaplar”ın o seneki ödülünü kazandık.

- Yeni bir kitap hazırlığınız var mı?

Yeni kitap hazırlığımız var. Adını “Hayatın Provası Yok” olarak düşünüyoruz. Çünkü yaşadığımız şeyler, bizim kendi kararlarımızın neticesinde gerçekleşiyor.  Tek şansımız var... “Bu provaydı, esas çekimde değiştiririz” diye bir şansımız yok maalesef... Doğumla ölüm arasında çok çabuk geçen bir zaman var ve buna hayat deniyor. Mühim olan o arayı iyi değerlendirmek... İnsan en çok kendi hatalarından ders alıyor ama bütün hataları yapıp öğrenmeye vakit yok.

Onun için insan aile büyüklerinden, rol model olarak benimsedikleri insanların fikirlerini bir sormalı, sonra kendi karakterine ve mantığına uygun geleni uygulamalı. Bunun yanında okulda öğretmenlerinden, yerli yabancı yazarlardan, filozoflardan ilham alabilir...

Kitabımızda birkaçı çoğunlukla röportajlarda veya bana sorulan sorular hakkındaki düşüncelerim de olacak. Başarının sırları, mutluluk, aşk, sevgi, evlilik, şans faktörü, evlatlar, gelecekte neler olacak? Ebeveyn-çocuk ilişkisi, kalıcı olmak, evren, dünya, düşünce kalıpları, ikna etmek, fark yaratmak, James Joyce, Mitoloji, Orta Çağ Filozofları, “Kadın ne ister?” “Erkek ne bekler?” kadınların ve erkeklerin benzer ve ayrıldıkları konular... İlk aklıma gelenler bunlar. Ben yazar değilim sadece kendimce yorumlar bunlar. Zaten ben notlarımı yaklaşık on senedir aldım, soruları ise Sevgili Bircan Silan hazırlayacak.

İSTANBUL SÖZLEŞMESİ ŞART

- Türkiye'nin en büyük sorunu nedir sizce?

Şimdi korona pandemisiyle uğraşıyoruz. Tüm dünyaya etkileri olduğu gibi Türkiye’ye de etkisi oldu tabi. Her ülkenin kendi içinde yaşadıkları birtakım zorluklar var. Burada önemli olan bizleri ayrıştırmasınlar. Biz bir arada çok güçlüyüz. Her şey siyasileşmese!.. Atatürk Cumhuriyeti’nin kurucu ilkelerini yürekten sahiplensek, herkes birbirine kenetlenip dayanışma yapsa, her konuda herkes kendi kulvarında olsa ve karşılıklı birbirini saygı içinde kabullense daha heyecanlı olmaz mı?

Moral verici üslup önemli son zamanlarda. Halkın, kadın cinayetleri, şiddete karşı hatta hayvanlara işkence, tecavüz gibi konularda birlikte tepki vermesi, toplumun büyük bir bölümünün en ağır cezayı gerektiren konulardaki hassasiyeti, en ağır cezanın verilip acilen uygulamaya konulacağı hususunda tedbirlerin incelenmesi bir umut oldu. Toplumsal eşitlik hassasiyetinin devam etmesi hali çok iyi bir motivasyon kanımca...

Bütün bunların dışında elbette en önemli konumuz kadına şiddet. Hepimiz gördüğümüz, duyduğumuz zaman kahroluyoruz. Kadınlara yönelik psikolojik, fiziksel, cinsel şiddetle, tecavüzle, tacizle, zorla evlendirmeyle mücadele etmenin temelini anlatan çok önemli bir metin olan İstanbul Sözleşmesi’ni uygulamasının sürdürülmesinin şart olduğunu düşünüyorum.

Esas sorunlardan biri de kuşkusuz eğitim... Değişen dünyayı ıskalamamak için bu konudaki çıtayı hızla yükseltmek zorundayız.