Fransa'nın Aymazlığı

07 Ocak 2012 Cumartesi, 07:34
Abone Ol google-news

Osmanlı İmparatorluğu ve Çarlık Rusyası, Batılılar tarafından tarihte Avrupa birlik ve beraberliğine yönelik en büyük tehlikeyi oluşturan iki devlet olarak değerlendirilmişlerdir. Rusya komünist devrim ile bu tehlike olma durumunu 1980’li yıllara kadar devam ettirmiştir. Osmanlı Devleti yerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti ise Atatürk’ün çizdiği yolda yürüyerek tehdit olma vasfından uzaklaşmış, hatta Ata’sının elinden tuttuğu ölçüde “Batılı” olabilmiştir. Buna rağmen Türkiye’nin NATO İttifakına, “Avrupalı olmamakla birlikte Avrupa’nın savunulması için lüzumlu bir ülke olduğu” gerekçesi ile alındığı birçok Batılı politikacı tarafından her vesile ile dile getirilmiştir. Türkiye bugünkü Avrupa Birliği’ne de 20’nci asrın ikinci yarısındaki Ortak Pazar-EFTA rekabeti sonucunda ortak üye olarak kabul edilmiştir ve tam üyelik için gerekli ışık hiçbir zaman tünelin ucunda görünmemiştir.

Bugün Avrupa’ya Türkiye ile askeri işbirliğini gerektirecek herhangi bir askeri tehdit mevcut değildir. Komünist ülkelerden gelebilecek bir askeri tehdidin yerini, “İslam dini”nden kaynaklandığı vehmedilen siyasi ve psikolojik bir tehdit almıştır. “İslam terorizm”ine karşı yürütülen mücadelede Türkiye’den beklenen Avrupa ile ortaklık değil, ılımlı Müslüman ülke olarak Ortadoğu’da ağabeylik yapması ve onlara örnek olmasıdır.

Aslında Batı’nın Türkiye’yi kucaklaması Tanzimat dönemlerinden beri hep Batı normlarının ve politikalarının ülkemize benimsetilmesi doğrultusunda ve ölçüsünde olmuştur. Başka bir ifade ile Türkiye Batı ile ortak yapılmamış, ancak Batı’ya gücü ölçüsünde katılması istenmiştir... Bu alanda Batı Türkiye’ye duyduğu ihtiyaca paralel olarak iplerini gevşetmiş veya germiştir... Türkiye Atatürk döneminde ve Cumhuriyet tarihimizde zaman zaman istenenin ne olduğunu, ne kadarını verip, karşılığında ne alacağını bilmiş, ama çoğunca bilmeden veren taraf olmuştur.

Batılılaşmak yönündeki Atatürk devrimlerinin ülkemizde son senelerde vardığı olumsuz ve içler acısı durum da üzerine eklendiğinde bu kafadaki Avrupa’nın Türkiye’yi içine almak, yanında dahi görmek istemeyişini anlamazdan gelmek mümkün değildir. Ermeni ve Kürt soykırımı gibi konuları tarihin tozlu sahifelerinden sık sık çıkararak abartılı şekilde önümüze getirmelerini kamuoyumuzu meşgul etmek, bundan da öteye Avrupa kamuoyu karşısında Türkiye’yi küçük düşürmek gayretlerinin belirgin örnekleri olarak kabul etmek gerekir. Fransız parlamentosuna sunulan Ermeni soykırımı konusundaki karar tasarısının, bunlara ek olarak, bütün popülaritesini yitirmiş olmanın telaşı içindeki Fransa Cumhurbaşkanı N. Sarkozy’nin önümüzdeki seçimlerde oy toplamak amacı ile giriştiği getirisi şüpheli, ama zararı çok büyük bir taktik olduğu görülmektedir.

Hükümetimize, basın ve medyamıza, kamuoyumuza düşen, bu konular ortaya atıldığında fevri hareketlerle yapamayacaklarımızı kızgınlıkla dile getirmekten kaçınmak ve artık Batı’nın neyi istismar edebildiği de belli olmuşken bu konulardaki kendi politika ve eylem planlarımızı derin tetkiklerle tespit edip ona göre karşımızdakileri acıtacak şekilde hareket etmektir.