Frida... Devrimin ta kendisiydi!

Frida Kahlo… 47 yıllık ömrüne kültleşmiş bir efsane sığdırmayı başarmış, sadece önemli bir ressam değil, yurduna ve dünyaya kayıtsız kalmamış, hümanist, devrimci, ülkesi Meksika’ya aşık bir yurtseverdi de. Yaşamının çiçeklerden ibaret olmasını isterdi, olmadı! Ruhsal olduğu kadar fiziksel inanılmaz acılara maruz kaldı, sakatlandı ama sanatında ve aşkta teselli bulup havlu atmadı. Ardında yapıtları, röportajları, mektupları, günlüğüyle yaşamı hakkında pek çok kayıt bırakan bu demir yürekli kadının izini, Frida Kahlo (A7 Kitap) adlı kitabında tüm yaşamıyla koşut yapıtlarıyla sürüyor illüstratör Maria Hesse. Kahlo'nun yaşamının ve yapıtlarının izini tüm açıları ve “acılarıyla” sürüyor…

05 Kasım 2020 Perşembe, 17:08
Abone Ol google-news

Frida Kahlo… Uçlarda yaşadı, canlı renklerden koyu tonlara aşama aşama geçtiği bir yaşam sürdü. Öldüğünde 47 yaşındaydı ve o ömre kültleşmiş bir efsane sığdırmayı başardı. Sadece önemli bir ressam değil, yurduna ve dünyaya kayıtsız kalmamış, hümanist, devrimci, ülkesine aşık bir yurtseverdi de.

Yaşamı tüm sancılarıyla soğururken ruhsal olduğu kadar fiziksel inanılmaz acılara, ağrılara maruz kaldı, sakatlandı ama kendisini bir kaybeden olarak görmedi. Sanatında ve aşkta teselli bulup havlu atmadı. Direnmenin öyküsünü adım adım yazdı. Onu unutulmaz kılan, yapıtlarıyla hafızalara kazıyan da, özgün sanatıyla bütünleşmiş cazibesinin ve büyüsünün ardında yatan da bu yol hikâyesiydi.

Aşkı yüzünden pek çok şeyi sineye çekti. Bu yolda bugün hâlâ en sağlam aşıkların bile anlam veremeyeceği denli tavizlerde bulundu. Yaşamak onun için böyle bir şeydi. Yaşamda her an her şey olabilirdi ona düşen direnmekti. Çizdiklerinde yansıyan; sıklıkla akan kanlar, parçalanan duygular, yüreğe saplanmış bıçaklar, saplantılı bir aşkla bağımlı olduğu Diego’suydu. Yaşamının çiçeklerden ibaret olmasını isterdi, olmadı! Başına taç yaptığı çiçekleri tuvallerinde yaşattı.

GERÇEK FRIDA RESİMLERİNDE YAŞIYOR!

47 yaşında yaşama veda eden, ardında yapıtları, röportajları, mektupları, günlüğüyle yaşamı hakkında pek çok kayıt bırakan bu demir yürekli kadının izini, Frida Kahlo adlı kitabında (A7 Kutap) yapıtlarıyla sürüyor illüstratör Maria Hesse.

Hesse’nin yazdığı ve resimlediği kitabın konusu Frida’nın gerçek yaşamı değil hatta kendi yarattığı yaşamı da değil; ikisinin bir harmanı. Bunun nedeni Frida hakkındaki yaygın algının bir yetişkin olarak insanlara vermek istediği mesajı gölgelememesi. Hesse’nin tavsiyesi de şu: “Yaşamının en gerçekçi yönlerini bilmek istiyorsanız, kendinizi Frida’nın bize kim olduğu hakkında kısa mesajlar bıraktığı resimlerine bakın. Gerçek Frida aslında resimlerinde yaşıyor.”

Temel vargıları ve izlenimleri elbette ıskalamıyor Maria Hesse. Yazıyor hepsini... Hakkındaki yaygın pek çok kanıyı doğruluyor da yazdıklarıyla. Evet, uçlarda yaşadı, canlı renklerden koyu tonlara aşama aşama geçtiği bir yaşam sürdü. Güler, şarkılar söyler ve dikkat çekmekten hoşlanırdı. Yapıtlarında ömrünce yakasını bırakmayacak mutlak ıstıraplarından esinlenir, sıklıkla kalabalıklardan koparak stüdyosuna sığınırdı: “Kendimi resmediyorum çünkü en iyi kendimi biliyorum. Hiçbir zaman rüyalarımı ya da kabuslarımı çizmedim, kendi gerçeğimi çizdim.”

DEVRİM BEBEĞİ; MAGDALENA CARMEN FRIDA!

Magdalena Carmen Frida Kahlo y Calderon, 6 Temmuz 1907’de Coyoacan’da dünyaya gelir. Gerçek doğum tarihi buysa da O, 7 Temmuz 1910’da doğduğunu söylemeyi tercih eder. Çünkü, “Ben, devrimin ta kendisiyim” diyeceği Meksika Devrimi o yıl gerçekleşir.

Doğduğu günden itibaren, tüm yaşamı boyunca ciddi bir sağlık sorunuyla mücadele eder. Rahatsızlığının tanısı ayrık omurgadır (spina bifida). Çok ciddi bir omurga eğriliği (skolyoz) yaşar, sağ bacağı sola göre daha zayıf, daha kısa ve daha ince kalır. Çocuklar ona “tahta bacak Frida” adını takar. Yardımsız yürümeyi ancak üç yaşında başarabilir. Kız kardeşi Cristina da sırtı için çok sayıda operasyon geçirir ve tüm yaşamı boyunca korse giymek zorunda kalır.

Ailesi çocuklarıyla ilgili bu gerçeği herkesten saklar: “Gelecekteki damat adaylarımı azaltmamak için asıl hastalığım yerine çocuk felci geçirdiğimi söylemeye karar verdiler çünkü o dönemde ayrık omurga hastalığının kalıtsal ya da bulaşıcı olup olmadığı bilinmiyordu. Bu şüphe yaşamım boyunca aklımdan çıkmadı ve her zaman dünyaya sağlıklı bir bebek getirip getiremeyeceğimi merak ettim.”

YÜZDÜ, DÖVÜŞTÜ, BOKS YAPTI!

Ailesi bununla da kalmaz, biricik gözdesi olduğu babası, bu durumla başa çıkmak için o günlerde küçük bir kız için hayli alışılmadık bir tedavi programı uygular; Frida yüzer hatta dövüşür, boks yapar!

Babasının ilk eşi ikinci kızlarını dünyaya getirirken yaşamını kaybetmiş. Üç ay sonra 21 Şubat 1898’de annesi ile evlenmiş ve aynı yıl ilk ablası dünyaya gelmiş. Evlendikten sonra babası, annesinin babası gibi fotoğrafçı olarak çalışmaya başlamış ve La Casa Azul’u kurmuş. Babası annesine aşık olsa da, intihar ederek yaşamına son veren ilk aşkını unutamamış annesi için aynısını söyleyemiyor Frida.

HEP HAYALLERİNE SIĞINDI, PİNZON’A FİRAR ETTİ!

Frida, dört kız kardeşin üçüncüsü. Kendisinden on bir ay sonra doğan ve kendisine yaşamının en büyük hayal kırıklıklarından birini yaşatacak küçük kız kardeşi Cristina en yakın olduğu kardeşi.

Çocukluğunda da yetişkinliğinde olduğu gibi hep hayallerine sığınmış. Günlüklerinde de küçük bir kızken, odasının penceresine nefesiyle buhar yapıp parmağıyla bir kapı çizdiğinden bahseder meselâ. Hayalinde bu kapıdan büyük neşe ve aceleyle geçer. Pinzon adını taşıyan mandıraya varana kadar bütün ovayı hızla aşar. Pinzon’un O’sundan içeri atlar ve hızla pürneşe hayali arkadaşının onu her zaman beklediği yeraltındaki gizli yere gider. Sorunlarını anlatır artık yüzünü ve hangi sorunlarını anlattığını hatırlayamadığı o hayali arkadaşına.

MEKSİKA DEVRİMİ VE KURŞUN VIZILTILARI

Kendini o gün doğmuş kabul eden Frida için 1910’da başlayan Meksika Devrimi’nin yaşamındaki yeri tartışmasız. Diktatör Porfirio Diaz hükümeti devrilecek ve ülke on yıl sürecek bir geçiş dönemine girecektir. Annesinin Zapatista hareketini desteklediğini yazar. O günleri de hep kurşun vızıltılarıyla hatırlar: “Cristina ve ben bulduğumuz yere saklanırken, annem onlara yiyecek verir ve yaralarını iyileştirirdi. 1914 yılında tek duyduğumuz kurşun vızıltılarıydı. Hâlâ o sıra dışı sesi hatırlarım. Anne babamız gerillaların eline düşmeyelim diye gözcülük yaparken, Christi ve ben ceviz kokulu büyük dolabın içinde saklanır ve kurşunları sayardık.”

DOKTOR OLMAK İSTERKEN DEVRİMCİ RESSAM OLDU

Frida, annesinin ısrarıyla Ulusal Hazırlık Okulu sınavlarına girer, kabul edilen iki bin öğrenciden biridir. Anatomiyle yakından ilgilenen Frida’nın hayali doktor olmaktır.

Okulda Cachuchas adıyla bilinen bir gruba dahil olur. Meksika’nın yerli geçmişini geri kazanması gerektiği inancıyla sosyalist ve milliyetçi fikirleri benimser. Kendilerini yeni bir ulusun doğuş aşamasında görür ve bu yeni ulusun şekillenmesine katkıda bulunacak bir fırsata sahip olduklarını düşünürler.

O günlerde çevresindeki her şeye tutkuyla sarılır. O dönem yaşamındaki bir diğer dönüm noktasıdır. Annesi ateist olacağından endişe eder çünkü kadınlardan beklenen klasik davranışları göstermiyordur ve çocukluk arkadaşları da bu nedenle birer birer uzaklaşmıştır. O dönemki aşkı Alejandro’ya “Umurumda değil. Kendimi olduğum gibi seviyorum”!” diyecektir.

DIEGO RIVIERA İÇİN YAPMADIĞI KALMADI!

1922’de ise Ulusal Hazırlık Okulu’nun Bolivar Tiyatrosu’na bir resim yapmak için seçilmiş, hayatının aşkı, dönemin ünlü ressamı Diego Riviera’yla tanışır. İlgisini çekmek için yapmadığını bırakmaz. Kendini adeta onu rahatsız etmeye adar! Ayağı kayıp düşsün diye yerleri cilalar, yiyeceklerini çalar. Ne zaman ona poz veren modelle flört ettiğini görse, bağırarak karısının geldiği uyarısında bulunur! İlgisini çekmeyi de başarır tabii.

17 EYLÜL 1925… KORKUNÇ KAZA

17 Eylül 1925’te bindiği otobüs tramvayla çarpışması sonucu ölümün eşiğine gelen Frida, izleyen süreçte hayli süre neredeyse ölmüş olmayı dileyecektir. Çektiği acıları, ağrıları ifade etmeye kelimeler kifayetsizdir, o da hem yazar hem çizer!

Çarpışmayı sorduklarında buz gibi bir ifadeyle adeta katatonik bir dille anlatır: “Çarpışmanın farkında olduğum yalan. Ağlama konusu da öyle. Hiç gözyaşı dökmedim. Çarpışma bizi öne doğru savurdu ve otobüsteki çelik borulardan biri, bir kılıcın boğayı delip geçmesi gibi beni delip geçti. Gariptir ki yerde çıplak, kana ve bir işçinin taşıdığı altın tozuna bulanmış şekilde yatıyordum. Çevremde insanlar, ‘Küçük dansçıya yardım edin’ diye bağırıyordu.”

Vücudunda onlarca kırıkla bir yıl boyunca yatağa çakılı kalır. Ablası üç ay boyunca yanından ayrılmaz, şoka giren annesi yaklaşık bir ay sessizliğe bürünür ve Frida’yı görmeye gelmez. Babası da üzüntüden günlerce kendine gelemez. Frida yıllar boyu çocuk sahibi olamamasını o kazaya bağlar.

BİR YANI ÖLÜR. ARTIK AYNI İNSAN DEĞİLDİR!

Tedavi süreci boyunca acının hayatının geri kalanı boyunca onunla birlikte olacağını öğrenir hatta neredeyse bunu kabullenir de. Anne babası yatağını adeta bir resim stüdyosuna çevirirler. Yatağın üstüne bir gölgelik yaptırılır ve içine de bir ayna yerleştirilir. Babası boyalar alır. Ve Frida kendi portrelerini yapmaya başlar.

Alejandro Avrupa’ya gitmiştir, çok uzun süre ona mektuplar yazsa da onu beklemekten yorulmuştur, o süreçte aşkı yavaş yavaş biter: “Bir yanım ölmüştü ve artık aynı insan değildim, bu yüzden birlikte olmak da çok anlamlı gelmiyordu.”

FİL İLE GÜVERCİNİN EVLİLİĞİ

Yine de zamanın hemen hemen tüm yaraları iyileştireceğini inanmayı seçer. İyileştikten sonra - hiçbir zaman tam olarak iyileşemese de - komünistler, Marksistler ve siyasi sürgünlerden oluşan gruplarla görüşmeye başlar. Konuşma tutkusunu, danstan ve tekiladan aldığı zevki geri kazanır.

Tam da o sıralarda bir arkadaşının evindeki partide, hayatının aşkı dönemin ünlü ve çapkın ressamı Diego Riviera’yı tekrar görür. Diego, Lupe Marin ile evlidir ve iki kızı vardır. Rus ressam Marevna’dan da bir kızı olmuştur. Diego’ya çalışmalarını göstermeye karar verir ve dört çalışmasını gösterir, Diego çok beğenir, görüşmeye devam ederler. Körkütük aşık olmuştur: “Arkadaş, yoldaş ve sevgili olduk. Ona ‘göbekli’ derdik ve kurbağa gibi bir yüzü olduğunu söylerdim; oda kızmak şöyle dursun güldükçe gülerdi.”

21 Ağustos 1929’da evlenirler. Bunun bir fil ile güvercinin evliliği olacağını söyleyen ailesi -biri hariç- Diego’yu hiç sevmeyecektir. Zaten kimse Diego’yu; “Keşke sana istediğin her şeyi verebilseydim ama o zaman bile seni sevmenin ne müthiş bir olduğunu bilemezdin.” diyecek, çizecek, yazacak kadar sevmiş Frida kadar sevmemiştir.

FRIDA DER Kİ: ‘BİZ KADINLAR ACI OLMADAN YAŞAYAMIYORUZ’

Düğünden kısa bir süre sonra Diego, Komünist Parti’den ihraç edilse de derslerinde ve çalışmalarında komünizmi savunmaya devam eder. O dönem Frida’nın az resim yaptığı, kendini ev işlerine ve Diego’ya adadığı bir dönemdir. Yemek sepetini hazırlar, evi temizler, onu bekler. Diego çapkın hayatına dönmekte gecikmez ve Frida’yı aldatmaya başlar.

Frida’nın tüm acılarının depreştiği felaket bir dönemdir: “Bir doktorun, tek eşliliğin kendisine uygun olmadığını anlattığını söyleyerek durumu açıklamaya çalışıyordu. Kürtaj olmak ve çocuk sahibi olamamanın umutsuzluğuyla yaşamayı öğrenmek zorunda kalmamla birlikte acı dayanılmaz hale geldi. Durmak bilmeden ağlıyordum, sonra kendimi yemekle, temizlik ve bazen resimle oyalıyordum. Bedenimin dünyanın tüm yaralarını içinde taşıdığı duygusu bir daha seni asla bırakmadı. Her şeye rağmen onu seviyordum. O insanlar için resim yapıyordu. Ben kendim için yapıyordum.”

1930’da Amerika’ya taşınırlar. Acıları tuvallerinde biçimlenmeye devam edecektir öyle ki acıyı yaşamının ister istemez öznesi haline getirmiştir: “Dürüst olmalıyız, biz kadınlar acı olmadan yaşayamıyoruz.”

NEW YORK’A BAYILDI, DETROIT’TEN NEFRET ETTİ

1931’de New York’ta yaşamaya başlarlar. Diego, Modern Sanatlar Müzesi’nde tek kişilik bir sergi açarak ününe ün katmaya devam eder. Frida, Meksika’yı çok özlese de New York’un büyüsünden de kurtulamaz. Sinemaya bayılıyordur özellikle de Chaplin’e, Marx Kardeşlere ve Disney’e.

1932’de Diego’nun Henry Ford için bir duvar resmi yapma teklifi alması üzerine Detroit’e taşınırlar. Hamile kalan Frida o günleri korkunç olarak niteler: “Kendimi kaybolmuş hissediyordum ve bir de üzerine sürekli kanamam olduğu için dinlenmek zorundaydım. Yeniden resim yapmaya başladım.”

KANVAS ÜZERİNE ACILAR!

4 Temmuz gecesi bebeğini kaybeder, neredeyse ölüyordur. Hastanede ağlamalar ve kanamalarla acı dolu on üç gün geçirir. Hastanedeyken kederini kâğıtlara çizer. Diego o günlerde yaptığı resimlerle ilgili olarak; “Hiçbir kadın kanvas üzerinde Frida’nın yaptığı kadar acılı şiirler yaratmamıştır” diyecektir.

3 Eylül’de kansere yakalanan annesini görmek için yine kanamalarla dolu bir yolculuk geçirerek Meksika’ya döner ve bir süre sonra annesini kaybeder. Bu dönemde Meksika’nın azizleri ve bakirelerine adanan adaklar yapıtlarına ilham kaynağı olur. Onun için başına gelenlerin resmini yapmak acısını geride bırakmanın, yaşama devam etmenin ve yaşama kutlamanın bir yoludur.

Amerika’ya döndüğünde işler Diego için iyi gitmiyordur, artık eskisine kıyasla daha az iş alıyordur. Frida zaten Meksika’yı çok özlediği için hep dönmek ister, bir sürü kavganın ardından dönmeye karar verirler.

YÜKSEK SOSYETE ÇİLEDEN ÇIKARDI

O dönemde Amerika’daki hayatını başta ne kadar sevse de yaşadıklarından ve tüm sorgulamalarından sonra onda kalan Amerika sevimli bir yer değildir:

“Buradaki yüksek sosyete beni çileden çıkarıyor ve tüm bu zengin insanlar beni delirtiyor çünkü yiyecek bir lokma ekmeği ya da yatacak yeri olmayan çok kötü koşullarda binlerce insan görüyorum. Bu duygu hep içimde. Binlerce insan açlıktan ölürken tüm bu zenginlerin gece gündüz partiden partiye koşmalarını görmek ne kadar korkunç.”

LANETLİ 1932!

Meksika’ya geri döndükleri 1932 yılının neredeyse tamamını hasta geçirir Frida. Sağ ayağındaki beş parmak kesilir ve bir kez daha düşük yapar. Diego sağlık harcamalarına lanetler yağdırıyor ve içinde bulundukları ekonomik çöküntü için Frida’yı suçluyordur. Fakat bu acılar ne ki; asıl darbe kız kardeşinden gelecektir. Diego ve kız kardeşi Cristina bir ilişkiye başlarlar:

“Hiçbir zaman bu kadar acı çekmemiştim. Bu kadar acı çekebileceğimi tahayyül dahi etmemiştim. O en sevdiğim kız kardeşimdi ve benim için her açıdan büyük anlam taşıyordu. Diego dolu dolu bir hayat yaşadı, benimki gibi aptal bir boşluğu değil. Ancak hiçbir zaman onun benim için her şey, benim ise onun için çöpe atılacak bir süprüntüden daha azı olacağımı düşünmemiştim. Alt tarafı sevdiği adam tarafından kandırılmış ve sonra yüzüstü bırakılmış bir kız çocuğu olduğumu fark ettim. Yaşamım boyunca iki çok ciddi kazanın sonucuna katlandım. İlki bir otobüsün beni yere çaldığı kazaydı… Diğeri ise Diego.”

DIEGO’YA GERİ DÖNER AMA…

Kırılmış, mağdur olmuş ve büyük bir ıstırap içinde küçük bir apartman dairesine taşınır ve saçlarını keser. Bir süre New York’a gider ama Diego’suz yapamayacağını anlayıp dönmesi uzun sürmez. Ona geri döner fakat bir şartı vardır: Evlilikleri sürecektir ama bağımsız hayatlar yaşayacaklardır. Öyle de yaparlar. Pek çok sevgilisi olur hem erkek hem kadın. Fakat Diego çok kıskançtır öyle ki bir keresinde Frida’yı birlikte yakaladığı Japon heykeltraş Isamu Noguchi’yi elinde silahla kovalamış, neye uğradığını şaşıran Noguchi kendini dama çıkmakta bulmuştur!

Sevgilileri arasında Gestapo’dan kaçmayı başarmış İspanyol Josep Bartoli, Sürrealizmin babası olarak bilinen Andre Breton’un Fransa’da Nazilerden birlikte kaçtığı karısı Jaqueline Lamba da vardır. Tüm ilişkilerine rağmen Diego’ya hâlâ saplantılı şekilde “Babam, oğlum, evrenim. Yalnızca seni sevdim” diyerek sarılıyordur.

YAŞAMININ TROÇKİ SAYFASI

1930’ların ortalarında General Lazaro Cardenas başkan seçilmiş ve komünizm başkente doğru yayılmıştır. 1936’da İspanya’da iç savaş patlak verince de Frida da kendileriyle aynı görüşte olanlarla birlikte faşizme karşı mücadele eden cumhuriyetçilere her türlü desteği verebilmek için bir dayanışma komitesi oluştururlar.

Aynı yıl Meksika, Lenin’in ölümünün ardından Stalin tarafından Sovyetler Birliği’nden sürgün edilen Lev Troçki ve eşi Natalia Sedova’ya siyasi sığınma hakkı tanır. Diego’nun ısrarları sonucu onları uzun süre gece gündüz gözetim altında oldukları La Casa Azul’da ağırlarlar.

TROÇKİ MEKTUPLARI YAKAR!

Frida zamanla Troçki’yle yakınlaşır ama bu ilişki çok uzun sürmez çünkü Frida, Diego’ya ne kadar bağlıysa, Troçki de Natalia’ya o kadar bağlıdır: “Lev, bendeki mektuplarını geri istedi ve aramızda yaşananların hiçbir izi kalmaması için onları yaktı.”

Bir süre sonra Frida, Diego ile Troçki arasında bir kavga yaşandığını öğrenir. Nedeni ilişkileri miydi yoksa Diego’nun iddia ettiği gibi Troçki ve eşinin kirayı ödememesi miydi hiçbir zaman emin olamadığını söyleyecektir.

ANDREW BRETON’A YANITI: ‘SÜRREALİST DEĞİLİM!’

Frida’nın çalışmalarının iyice dikkat çektiği ve kısa süre içinde Diego’yu gölgede bırakacağı o sıralarda tanıştığı Andrew Breton, Frida’ya çalışmalarının sürrealist olduğunu söyleyecektir. Frida’ya göre ise hiç de öyle değildir: “Benim sürrealist olduğumu düşünüyorlar ama değilim, Hiçbir zaman rüyalarımı çizmedim. Kendi gerçeğimi çizdim.”

Derken aktör Edward G. Robinson çalışmalarının dört tanesini her biri iki yüz dolardan satın alır. Frida çok mutludur artık kocasından para istemeden seyahat edebileceğini ve canı ne isterse yapabileceğini düşünür. Julien Levy onu New York’taki galerisinde bir sergi düzenlemeye davet eder. Artık kendi hayatını yaşamaya ve kocasının gölgesinden çıkarak kendi çalışmalarıyla tanınmaya başlamıştır.

Herkesle flört ettiği ve özgür hissettiği az sayıdaki mutlu zamanlarıdır. Nickolas Muray’a aşık olur. Diego’yu sevdiği kadar seveceği tek erkektir. Sonrasında Marcel Duchamp’ın yardımlarıyla bin türlü güçlüğü aşarak çalışmaları Paris’te Renouet Colle Galerisi’nde sergilenir.

SÜRREALİSTLER HAYAL KIRIKLIĞINA UĞRATIR

Paris’te genel olarak hiç güzel vakit geçirmediğini yazacaktır Frida. Sürrealistler onu hayal kırıklığına uğratmıştır. Paris’teki o günlere tanıştığı Jacqueline Lamba, Mary Reynolds ve kendisi için “Biz onun gibi insan yüzleri çizmeyi bilmiyoruz” diyecek Picasso gibi dostları sayesinde dayanabilmiştir. Louvre, Frida’nın El Marco isimli otoportresini satın alsa da ve harika bir eleştirel kabul görse de ikinci bir sergi yapmayı kabul etmez.

FRIDA’NIN UZUN ELBİSELERİ…

Bu arada Frida’nın farkına varan sadece sürrealistler değildir, Paris modası da peşindedir. Frida’nın en sevdiği o geleneksel kıyafeti anımsarsınız; bu, anaerkil geleneklerin devam ettiği Isthmus of Tehuantepec (Tehuantepec kıstağı - Meksika Körfezi ile Pasifik Okyanusu arasındaki bölge) kadınları tarafından giyilen bir elbisedir. Frida’nın da en sevdiğidir - uzun elbiseler giymeyi seçmesinin bir nedeni de engelli sağ bacağını saklayabilmesidir-. Değerli taşlarla süslenmiş eli Vogue dergisine kapak olur.

DIEGO, TROÇKİ’Yİ ÖLDÜRMEYE TEŞEBBÜSLE SUÇLANIR

Nickolas’la dostça ayrılırlar, fark eder ki; aşk acısı artık eskisi kadar uzun sürmüyordur. Diego ile araları ise beterin beteridir. Diego’nun Paulette Godard ile ilişkisi olduğu ve onunla evlenmek istediği şeklinde dedikodular ayyuka çıkmıştır. Üstüne Diego o sıralarda Troçki’yi öldürmeye teşebbüsle de suçlanır.

Kurdukları o serbest yaşam düzeni sona erer, olmaz sanılan olur, boşanırlar ve Diego Amerika’ya gider. Acı çekmek Frida için olağandır: “Kendimi gözyaşı olup akıttım, tıpkı kan olup aktığımız gibi. Acılarımı unutmak için içkiye sığınıyorum ama onlar da nasıl su yüzüne çıkacaklarını öğrenmişler”.

Tekrar saçını keser, dişiliğinden arınmaya çalışır. Bir daha hiçbir erkeğe bağımlı olmayacağına dair kendine söz verir. Hiç kimseyi görmek istemez. Kendine acımadan çalışır, çalışır. İçki sağlığını kötü etkilemeye başlamıştır.

TROÇKİ ÖLDÜRÜLÜR, FRIDA TUTUKLANIR!

Yanı sıra en arabeskinden kaderin silleleri bitecek gibi değildir. Ramon Mercader ile arkadaş olur ama… “Ne kötü talih! O canavar, Troçki’yi başına buz kıracağını saplayarak öldürdü. Bu defa şüpheler bana yöneldi.” Kız kardeşi Cristina ile iki gün tutuklu kalırlar. Masum oldukları anlaşılana dek durmadan ağlar.

Sağlığının da hayatının da berbat olduğu bu anlarda Diego ayrılıklarının üzerinden bir yıl geçmemişken tekrar evlenmeyi teklif eder. Diego’ya hayır diyecek gücü olmadığını biliyordu ama bu sefer önce günün gün edecekti. Sevgilisi Heinz Berggreun’la etti de. Sonunda Meksika’ya geri döndü ve Diego ile yeniden evlendi.

Diego elbette yine aldatma hakkına sahipti. Fakat bu sefer ilginçtir daha mutludur Frida: “Evliliğimiz iyi gidiyordu. Çok fazla gülüyordum. Daha anlayışlıydım ve sık sık kalbinin önemli bir kısmını ele geçiren diğer kadınlar hakkında çok üzerine gitmiyordum. Nihayet hayatın bu şekilde daha iyi olduğunu ve gerisinin anlamsız olduğunu öğrenmiştim.”

Yaşamı dolu dolu yaşamaya başlamıştır, artık çocuk sahibi olmaya takıntılı değildir, Pek çok evcil hayvanı vardır. Giyinip kuşanmayı ve bunun etrafındaki insanlar üzerindeki yaptığı etkiyi görmeyi seviyordur. Bir otobiyografi, günlük yazmaya başlar.

FRIDOLAR…

1943’e geldiğinde Halk Eğitim Bakanlığı’nın Resim ve Heykel Okulu’nda ders vermeye başlar. Keşke her öğretmen Frida gibi olsa dedirten bir yöntemle eğitir öğrencilerini. Ne yaparlarsa yapsınlar kendileri olmalarına izin verir ve bildiği en mütevazı şekilde onlarda bir resim tutkusu yaratmaya çalışır. Birkaç ay okulda verir derslerini ama sonraları sağlığı kötüleşince evinde devam eder: “İlk başta hepsi geldi ama zamanla yalnızca dördü kaldı: Fanny Rabel, Arturo Garcia Bustos, Guillermo Monroy ve Arturo El Gero. Bu dördü ‘Fridolar olarak tanındı.”

AMELİYAT, AĞRILAR VE MORFİN!

Sonrası yine ağrı ve yorgunluk. Çelik bir korse giymek zorunda kalır. Kilo kaybeder, sağ elinin kaskatı kesildiği günler olur. Doktorlar tam olarak nedenini bulamaz. Hastanelere dünya para harcasa da fayda etmez. Yine resme sığınır.

1946’da New York’ta ameliyat olur. Dört omuru birleştirilecek, kalça kemiğine nakil yapılacak ve sırtına on beş santimetrelik bir çubuk yerleştirilecektir. Ameliyat sonrası çektiklerinden sonra bugüne kadar çektiklerine acı demeyecek, hayatının sonuna kadar demorol ve morfin bağımlısı olacaktır.

SERGİSİNİN AÇILIŞINA YATAĞIYLA GİDER!

Bu sırada Diego’nun sadakatsizlikleri yine sürüyordur ve oyuncu Maria Felix ile ilişkisi Frida’yı bir kez daha boşanmanın eşiğine getirir: “Ona neden ‘Benim Diego’m” diyorum? Hiçbir zaman benim olmadı ve olmayacak. O. Kendisine ait.”

Zaman geçtikçe görece bir iyidir bir değil! Meksika’daki ilk kişisel sergisini 1953’te, fotoğrafçı Lola Alvarez’in galerisinde açar. Doktor yatağından çıkamayacağını söyleyince açılışa yatağıyla gider.

Bitti mi? Biter mi? Sağ bacağındaki ağrı giderek kötüleşince sonunda doktorlar sağ bacağını keser. Diego ağlıyordur!

YAŞASIN HAYAT VE PERDE!

Frida’nın yaşama tutkusu bitti bitiyordu ama yine de 143 eserinin (55’i otoportre) sonuncusuna “Yaşasın Hayat” adını verir:

“Ayaklarım, uçmak için kanatlarım varken size niye ihtiyacım olsun ki? Umarım çıkış neşelidir ve umarım bir daha asla geri dönmem.”

Dönmedi! 13 Temmuz 1954'te, akciğer ambolisi nedeniyle yaşama veda etti. Pinzon’un O’sundan içeri atlamış ve soluğu pürneşe hayali arkadaşının yanında almış mıdır? Cesedinin yakılmasını vasiyet etmişti. Bunun nedeni de uzun yıllarının yatarak geçmiş olması ve daha fazla yatmak istememesiydi. Külleri Diego’nun devlete bağışladığı Mavi Ev’de saklanıyor.