Gidişat kız çocukları için iç açıcı değildi, kızımın eğitimi için buralardayım

Usta sanatçı Suavi, “Çünkü öğreten, eğiten, bilge olan halkın ta kendisi ve sokakdı. Bu nedenle daha cesur, bu nedenle daha güvende hissettim kendimi hep. Evet bunun da bir bedeli olmalıydı ve oldu, ödedim de, ödeyeceğim de, bunun bilincindeyim. Halkın içinde ona yabancılaşmadan, unun bir parçası olarak kalmayı, insan olmanın tabiatına daha uygun buldum. Bu tercihlerimden dolayı hiç ve asla pişmanlık duymadım.”

09 Haziran 2020 Salı, 19:45
Abone Ol google-news

Suavi ile karantina koşullarında uzaktan yaptığımız pazar sohbetimizin son bölümünde, müziği, ODTÜ mezuniyeti, Yalıçapkını şarkısı, sakalına dair bitmek bilmeyen polemikler, Almanya’da yaşama kararı ve Türkiye meselelerine ilişkin duygu ve düşünceleri var. “Dünyanın ve ülkemin gidişatına baktığımda zaman, zaman endişe duyduğum olmuştur ve olacaktır da ama hiç umutsuz olmadım. Bugün dünden daha umutluyum. Ben tarihsel olarak baktığımda; çelişkilerin bu denli arttığı ve derinleştiği dönemlerde, özgürlüklerin daha yakınlaştığını bilerek, savunarak geldim bu günlere. Herkese sağlık, sevgi ve dostlukla” diyor.

"Yurtdışında olmamın bu konularla birebir bir ilişkisi yok ama özellikle kız çocukları açısından eğitimi ve gidişatı da çok iç açıcı bulmadığım içindir ki; kızımın eğitimi için aldığımız bir karar sonrası buralardayım. Ülkeye, özellikle de ben, sıklıkla gelip, gidiyoru(z)m." Fotoğraf: Vedat Arık

Türkiye’de 2017 yılında aracınıza saldırı oldu, yargılandınız. Bu nedenlerle mi Almanya’da yaşıyorsunuz? 

Bahsettiğiniz saldırı özellikle araçta ailecek olmamız nedeniyle oldukça sıkıntılıydı. Abartısız, ölümden döndük. 3 kişiydiler. Araç, plaka, eşgal, tamamen belliydi. Savcılığın yakalama kararına rağmen yakalanmadılar. Olay medyada gündem olunca, İçişleri Bakanı özel koruma müdürü aracılığı ile telefonla beni aramış ve bilgi istemişti. Elimdeki tüm bilgileri iletmiştim. İstense 1 günlük bir meseleydi ama geri dönüş bile olmadı, doğrusu geri dönüş olmayacağını da tahmin etmiştim çünkü, o saldırganların ne türden kişiler olduğunu anlamıştık. Aylar, aylar sonra bir savcılık kağıdı geldi adresime, ifadeleri alınmıştı ve gereği oracıkta düşünülmüştü! Saldırganlar güya; tatilden dönüyorlarmış, arabada 3 erkek değillermiş, yanlarında eş ve çocukları da varmış ve bize yaşatılanlar, neredeyse hiç olmamış vs. türünden, tamamen inkara ve yalana dayalı bir ifade sonrası X savcı dava bile açılmasına gerek kalmadan, konuyu sonlandırmıştı. Tabii biz bunada sevindik! Çünkü; az kalsın suçlu bile çıkacakmışız!

Farklı yargı süreçleri de yaşıyorum. Bunlardan birisinden ceza verildi ama biz o dosyaya itiraz ettik ve iç hukuk sürecinin bitmesini bekliyoruz. Gerekirse AİHM kadar gideceğiz. Devam eden davaların duruşmalarına Türkiye’ye gelerek, özellikle katılıyorum. Yurtdışında olmamın bu konularla birebir bir ilişkisi yok ama özellikle kız çocukları açısından eğitimi ve gidişatı da çok iç açıcı bulmadığım içindir ki; kızımın eğitimi için aldığımız bir karar sonrası buralardayım. Ülkeye, özellikle de ben, sıklıkla gelip, gidiyoru(z)m.

TAŞ OLSA ERİR...

Türkiye'nin en önemli derdi ne size göre? 

Türkiye’nin bence en önemli, en yakıcı derdi ekonomidir. Kuşkusuz birbirine bağlı olarak; birinin bir diğerini tetiklediği/doğurduğu başkaca ciddi ve ivedi sorunları da var Türkiye’nin. Örneğin: öteden beri süre gelen Kürt sorunu ve demokrasi meselesi de, en az ekonomi kadar, acilen çözüme kavuşturulması gereken gerçekliğimiz olarak görülmeli ve dikkate alınmalı.

Türkiye'de en çok ne üzüyor ya da öfkelendiriyor sizi?

Yaşananlar karşısında üzülmemek, öfkelenmemek elde değil ama yalnızca bu duygularla yetinmek de çözüm üretmez. Özgürlükler de dahil, gelişmişlikten yana taraf olunmalı. Fakat bir insan olarak; 25 yıldır çocuklarının bir mezarı olsun diye, suçlular bulunsun ve hesap sorulsun diye, - üstelik devleti temsil edenlerin verdiği sözlere rağmen- yaz kış demeden, neredeyse bir ömür tüketen, olağan üstü bedeller ödeyen Cumartesi Anneleri’ne ve yakınlarına yaşatılanlar karşısında, taş olsa erir ve öfkelenmemek, üzülmemek elde değil. Ayrıca bir doğa aşığı olarak; Anadolu’nun müthiş doğasının ve yeraltı-yerüstü zenginliklerinin hoyratça per-perişan edildiğini bilmek, görmek de beni ‘deliye’ döndürebilmekte. Ozan demiş ya; derdim çoktur hangisine yanayım.. .Aynen bu ruh haliyle bakıyorum o güzelim topraklarda yaşananlara, ranta ve talana.

RÜYA GİBİ GERİYE DÖNÜP BAKINCA

Müziğe nasıl başladınız? Nasıl bir duygu şimdi buradan bakınca?

Müziğe ilkokulda müzik öğretmenimin desteği ile Kırıkkale’de başladım. 1960’lı yıllarda, önce okul korosu ve takiben solo çalışmalarıyla gelişen bir süreç. Zaman, zaman dur/kalklarımız, kesintilerimiz olsa da, yaklaşık 53/54 yıldır sahnelerdeyim. Şimdi buradan geriye baktığımda müthiş bir duyguya kapılıyorum. Nereden nereye gelindi oysa... Davullarımızın içine, deriyi ısıtmak için “lamba” taktığımız, radyonun bile lüks sayıldığı, televizyonun her evde bulunmadığı, gitar ve piyanolara resimlerden - uzay aracına bakar gibi- baktığımız o yoksunluk günlerinden dijital dünyaya dalış! İşte tam da “zaman tüneli.” Şimdi bu günlerimden aşama, aşama geriye doğru bakmak... Yaşamış olduğum hayata, hatıralara, anılara, aşamalara bakmak... Tarifi zor bir duygu, şaşkınlık ve mutluluk hali. Rüya gibi, şaka gibi, gerçekten olmamış gibi şaşkınlık verici adeta.

Müziğe başlarken aileniz desteklemiş miydi? Dönüm noktası ne oldu müzik kariyerinizin?

Müzik ve sanatla buluşmam ailemi hiç rahatsız etmedi. Özellikle kabul ve destek de gördüğümü söyleyebilirim. Hiç, geçici hevesli bir çocuk muamelesiyle yok sayılmadım, dışlanmadım, tam tersi ciddiye alındım.

Dönüm noktamın, müzik öğretmenim kemancı Sayın Hüseyin Kızılırmak ve onun bana verdiği özgüven olduğunu düşünüyorum. Onu, teşekkür ve saygıyla anıyorum.

"Yaygın olmak yerine ‘saygın’ olmanın daha değerli ve kalıcı olabileceğine inandım. Popülizmin tehlikeli bir yönelim olduğunu oldukça erken kavradım. Ulaşılmaz olmak yerine ulaşılır, dokunulur, konuşulur, dayanışılır olmanın bilinciyle, keyfiyle yetindim."

BİZ ŞANS GETÜRDÜK DA!

Sizin en çok bilinen şarkılarınızdan biri Yalıçapkın’ı. Sizde nasıl bir hikayesi var bu şarkının? 

Yalıçapkını nesli tükenmekte olan, müthiş güzel ve becerikli bir kuş. Çobanaldatan da öyle. Yani; bir dönem benim için yazdıkları gibi; yalıda çapkınlık yapan bir adamın aşkı üzerine kurgulu bir hikâye değildi bu. Yalıçapkını’nın ilk kamuoyu yoklamasını Rize’de bir kayıkhanede dostlarıma çalıp/söyleyerek yapmıştım. Çünkü Karadeniz’de de bu türün bir çeşidi yaşıyordu ve nesli tükenmekte olan bir kuşun ağzından anlatılıyordu aşk hikayesi. Oldukça beğenildi ve o gece herkes ezberlemişti şarkıyı. Ve ben, şarkının Türkiye birinciliği kazanması, ardından dünya birinciliği alıp ( Grand Prix ) ile onurlandırılması sonrasında bu eseri, aynı adlı albümümde Rize’li dostlarıma ithaf etmiştim. “Ha buna biz şans getürdük da!” dedikleri için.

KARANTİNA ÜRETKENLİĞİ TETİKLEDİ

Yeni bir albüm ya da şarkı var mı ufukta…

Yeni bir albüm için yeterli üretimimiz var ama müzik sektörü açısından yaşanacak daralma süreci can sıkıcı seyrediyor ve hiç de iyiye gitmiyor. Bu anlamda kısa vadede yeni bir albüm yapmanın bir avantaj sağlayacağını da düşünmüyorum. Ama ilk fırsatta yeni şarkılar vereceğim dinleyicilere.

Bu süreçte yeni beste yapabildiniz mi? 

Bir müzisyen için beste yapmak her koşulda mümkün. Adeta her sesi, her şeyi müzik/nota olarak duyuyor ve her an beyninizde taşıyorsunuz. Söz de öyle, akıp geliyor kendiliğinden, gözlemleriniz, tanıklık ettiğiniz olaylar ve düşündüklerinize bağlı olarak ya da yazılmış bir sözün içinde “saklı” olan, şiirin kendi melodisiyle birlikte yakaladığınızda yeni bir süreç daha başlamış oluyor. Pandemi sürecinin tüm olumsuzlukları bir yana, her türden sanat eseri üretiminde büyük avantajlar sağladığını düşünüyorum ki, benim içinde üretkenliği tetikleyen, verimli bir dönemdi diyebilirim.

Bu sıralar siz ne dinliyorsunuz?

Çok samimi olarak söylüyorum bu sıralar uzun, uzun ve daha çok kendi iç sesimi ve bulunduğum şartlardan hareketle doğadaki sesleri veya doğadaki sessizliğin sesini dinliyorum.

BENİ BEN YAPAN  ŞEY...

Suavi müziğini siz nasıl tanımlarsınız? Nasıl bir duygu ve düşünce dünyasının ürünü o şarkılar?

Beni ben yapan en temel olgunun; kendimi özgün olarak ifade edebilmiş olmamda saklı olduğunu düşünüyorum. Benim müziğim kendine has bir tını taşıyor kuşkusuz ama, kesinlikle ve ısrarla aynı tarzı sürdürmek diye bir kaygı taşımıyor. Çünkü, ürettiğim veya yorumladığım eserlerin dönemle, zamanla, mekanla, yaşananla ve yaşadıklarımla örtüşen bir etkileşim içinde, doğal bir değişime yaslanmasına, açık olmasına izin veriyorum. Bu anlamda an geliyor bir aşk, an geliyor bir tepki/itiraz, an geliyor bir protest çeşitliliğe, toplumsal bir soruna yönelik eserler yaratarak çoğalan, değişen, dönüşen bir repertuarla zenginleşiyorum. Kısaca: tüm beceri ve yeteneğimi; en insani duygulardan yola çıkarak aşktan, demokrasi, özgürlük ve hak mücadelesinden yana ve mağdur olanı, emek kavramını yok saymadan, haklı olanı ve kendi benliğimi, estetik anlayışımı ve müzikal tatminimi gözeterek kullanıyorum.

Olmazsa olmazlarınız nelerdir? Asla vazgeçemem dediğiniz bir şey var mı?

Müzik, çocuklarım, spor ve deniz, asla vazgeçemeyeceğim değerlerimdir. Olmazsa olmazım ise dünya görüşümdür.

Başarılı bir müzik kariyeriniz var ama tam tersi çok mütevazı bir yaşantınız var. Halkın arasındasınız, sözünüzü söylemekten sakınmadınız hiç. Böyle olduğunuz için hedef olduğunuz da oldu, hiç pişmanlık yaşadınız mı?

Evet, müzik hayatım boyunca gerçekten onurlu, başarılı, heyecanlı ve mutluluk verici çok güzel şeyler yaşadım, anılar, hatıralar, başarılar, ödüller biriktirdim. Çok önemli mesleki tatminler yaşadım. Her olgunlaşan şey gibi ben de yere yöneldim, ayaklarımı sımsıkı yere bastım ve hiç “yükseklerde” uçmamaya, üstenci olmamaya özen gösterdim ve empati kurmayı önemsedim, öğrendim. sıradanlığın inandırıcılığı, sahiciliği çok daha önemli bir insanlık haliydi benim için. Yaygın olmak yerine ‘saygın’ olmanın daha değerli ve kalıcı olabileceğine inandım. Popülizmin tehlikeli bir yönelim olduğunu oldukça erken kavradım. Ulaşılmaz olmak yerine ulaşılır, dokunulur, konuşulur, dayanışılır olmanın bilinciyle, keyfiyle yetindim. 

ÇEKİMLER YAKINDA BAŞLIYOR

Şeyh Bedreddin filminizin çalışmaları ne aşamada? Çekimler başlamış mıydı? 

 Ana plato Edirne’ye kurulacaktı ki, salgın süreci başladı. Doğal olarak bu projemiz de sürece bağlı olarak ertelenmişti. Ama, çekimlere çok yakında yeniden start verileceğini, filmin hızlıca tamamlanacağını ve bu yıl sonu veya gelecek yılın başlarında vizyona gireceğini paylaşmak isterim.

Şeyh Bedrettin'i canlandırmak için nasıl hazırlıklar yaptınız ya da yapıyorsunuz? 

Zor bir role hazırlanıyorum. Oyunculuk sektöründen gelmediğim için de daha çok çalışma ihtiyacı duyuyorum. Sinema sanatına, bana güvenen insanlara, kendime ve Şeyh Bedreddin gerçeğine, onun manevi hatırasına ve muhteşem kişiliğine karşı sorumluluklarım var.  İşin içinden “alnımın akıyla” çıkmak ve bir bütün olarak bu projenin başarılı olmasına katkı sunmak istiyor ve diliyorum. Tüm ekibin çalışmaları hızla sürüyor. Bir oyuncu koçu arkadaşımızla hafta da iki üç gün çalıştık, uzunca bir süre. Seyahat hakkı başlayınca da İstanbul’da bir süre yüz-yüze çalışmalarımıza devam edecek, ardından sete giderek ekibe katılacağım.

"ODTÜ dejenere edilip asıl imajından, sol birikim ve değerlerinden koparılarak gerçek kimliğinden uzaklaştırılırsa; Bağdat müzesinin hazin sonu gibi, bir insanlık mirasının daha “yok edilmesi” tehlikesiyle karşı-karşıya kalınacaktır."

ODTÜ BİR KALE

Geçmişe dönecek olursak, üniversite yıllarınız nasıldı? ODTÜ’ye saldırılar yoğunlaşınca ki çok sık oluyordu bir ara ne hissediyorsunuz? 

ODTÜ başlı başına ele alınarak anlatılması gereken oldukça uzun ve önemli bir tarih. Evet bugün hâlâ bir kale. Özgür ve özgün bir üniversite, biat etmeden bilimi, teknolojiyi, yaşamı ve olayları sorgulayan genç insanlar, akademik gerçekliğe ve çağdaş bilime inanmış, şüphe duyan, itiraz etme hakkını kullanan, demokratik bir zeminde tartışan ve kendisini üreten, ülkesinden ve ülkesinin gerçekliğinden asla kopuk düşünmeden olaylara yaklaşan ve sahip çıkan, çözüm öneren bir müze-üniversitedir adeta. Türkiye’nin sol hafızası adına bir anıt müzedir hatta. Zaman, zaman hedefe konmasının, ideolojik olarak tahrip edilmeye çalışılmasının ana nedenlerinden biridir bu birikimi ve özel durumu. Çünkü ODTÜ dejenere edilip asıl imajından, sol birikim ve değerlerinden koparılarak gerçek kimliğinden uzaklaştırılırsa; Bağdat müzesinin hazin sonu gibi, bir insanlık mirasının daha “yok edilmesi” tehlikesiyle karşı-karşıya kalınacaktır.

SAKALIMDAN DA UZUN MESELE!

Sormadan geçmeyeyim, sakalınızla ilgili çok soru ve yorum geliyor, espiri konusu oluyor. Sizi en çok güldüren hangisi? Bu imajınızın bu kadar tartışılmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Sakal meselesi, sakalımdan da uzun bir şekilde “malzeme” olmaya devam ediyor. Bununla ilgili sorular, yorumlar ve karikatürler aldı başını gidiyor ama rahatsız olmadığımı belirtmek isterim. İnsan ağır hakaretlere maruz kalmadıkça şakanın da, mizahın da muhatabı olabilmelidir, olacaktır. Unutamadığım iki konu var. İlki Rize’de yaşanmıştı. Fıkra gibi. Bir Rize konseri öncesi Suavi afişlemesi yapıyormuş arkadaşlar. Yıl tahminen 1993. O yıllarda saç ve sakallarım yoğunlukla siyah ve ben de konser afişlerimde siyah/beyaz kullanıyorum. Ve yine o günlerde Rize de bir taciz olayı yaşanmış ve adeta tüm şehir bu tacizciyi konuşur hale gelmiş. Herkes öfkeli. Sırtında çay sepetiyle yaşlıca bir anne, afiş asan gencin yanında durup, uzun ve dikkatlice postere baktıktan sonra o özgün diliyle sormuş! “Ha uşağum, aranan sapık bu midur?”

Komikmiş gerçekten de diğeri nerede yaşandı?

İzmir’de. O dönem konservatuar öğrencisi olan, iki genç arkadaşın yapıp/oynayıp internete attığı ‘En ucuz Suavi Prodüksiyonu’dir ki müthiş başarılı bir çalışmadır. Bir A4 kağıttan makasla basitçe kesilmiş bembeyaz bir Suavi görseli ve iki delikten bakan simsiyah bir çift göz, Yalıçapkını söylüyor. Ses tonu enteresan yakalanmış, ama biraz ‘alaycı’,  çok ilginç ve yaratıcı olmuş. İlk gördüğümde gülme krizine kapılmıştım. İnternette tur atmaya devam ediyor hala.