Goethe’nin mektupları... Adnan Binyazar’ın yazısı...

Goethe’nin, kurguyla hayalle gerçeği birbirinin içinde geliştirerek yazdığı Faust’u okuyan sınırlıdır. Filmi de izleyiciye ağır gelmiştir. Sevgi toplumuyuz biz; yayımlandığı dönemde Alman gençleri arasında canlarına kıyılacak denli etki yaratan Genç Werther’in Acıları ise bizde sıradan sayılmıştır. Goethe mektuplarıyla üniversitelerin Alman Dili ve Edebiyatı Bölümlerinde, doğa bilimciliği, düşünsel şiirleri, oyunları, mektuplarıyla derslerin temel konusu olmuştur. Ülkesinde öylesine ünlüdür ki Goethe, ondan söz edildiğinde başka bir yazarın adı anılmaz.

28 Ağustos 2021 Cumartesi, 00:02
Abone Ol google-news

TOGAR’IN ÇEVİRİSİ

Goethe’nin Mektupları’ndan yaptığı seçmeleri çeviren Melahat Togar (Düşün Yay., 1983), kitabının önsözünde, Goethe’nin kaleminden çıkan 14 bini bulan mektupların dünya yazınında rekor sayıldığını, geride kalanlara bıraktığı paha biçilmez değerde bir miras, o dönemi yazanlar açısından geniş bir araştırma kaynağı olduğunu ileri sürüyor.

Togar, Goethe’nin, mektuplarında, kişilik yapısına bağlı “olduğu gibi görünme” ilkesini yansıttığını, yazınsal bir dil kullanmaktan kaçındığını, “güzel mektup yazma” gibi bir özentiye kapılmadığını vurgulamak gereği duyuyor. Daha on altı yaşındayken, kardeşi Cornelia’ya, “Mektubu karşındakiyle konuşuyormuş gibi yaz, o zaman mektubun güzel olur,” dediğini de ekliyor açıklamalarına.

Goethe, bu bağlamda doğal yeteneklerini geliştirmeye çalışan, en iyi olana ulaşmayı amaç edinen, uzun yaşamında kendini şiirin, her tür yazınsal yapıtın yanı sıra, sanata, doğaya, bilime, görevlerine, özellikle kadınlara adayan, ortaya her alanda iyi işler koyan bir yazar olarak tanıtılıyor.

MEKTUPLARIN İÇERİĞİ

Goethe, yaşam terazisinin bir kefesinde varoluşu anlamlı kılan atılımlarını, öbür kefesinde de varlıkları ortadan kaldıracak yok oluş gerçeğini tartar gibidir. Bu eytişimsel düşünceler oylumunda, kendini gerçeğin özünü bulmaya, doğayı kavramaya, sanata, bilime adaması doğaldır.

Mektuplarının çoğunu bağlantı kurduğu kadınlara yazmıştır. Ama kendini onlara adadığı kuşkuludur. Örneğin taparcasına sevdiğini yazdığı Bayan von Stein’a yönelik şu sözleri adanma sayılıyorsa, o kadın acınacak durumdadır:

“Sanki gözlerimde, kulaklarımda senin yerleştirdiğin küçük periler var, gördüğüm, işittiğim her şeyden, sana beslediğim hayranlığın payına ayırmam gerektiğini bana fısıldıyorlar...”

Goethe’nin Bayan von Stein’a duyduğu büyük sevgiye içtenlik örneği şu satırlar da bende adanma değil, yaranma izlenimi yaratıyor:

“Şimdi iyice anladım ki, varlığımın yarısı sensin ve sen kalacaksın. Ben, tek başıma, bir bütün, başına buyruk bir varlık değilim artık. Zayıf yanlarımı sen güçlendirmişsin, tez yara alan yönlerimin sen koruyucusu olmuşsun, eksikliklerimi sen tamamlıyorsun...”

Bizde bir kadına bu tür özgünlüğünü yitiren kalıp sözlerle ilanı aşk etmeye kalkan, sanırım yalnız kapıdan değil bacadan da kovulur!

AŞK-ŞİİR

Bu alıntıları okuyunca, Bayan von Stein’ın, Goethe’den birden kopuşunun özüne varma kuşkusu girdi içimde. Bir yandan da Goethe’nin, neden Fars edebiyatının etkisinde kalarak Divan adlı bir kitap yazışının temel nedenini kavrar gibi oldum.

Örneğin kitabını yazarken Fuzuli’nin “Aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan tabip/ Kılma derman ki helakim derd-i dermanındadır” ya da “Beni candan usandırdı cefadan yâr usanmaz mı/ Felekler yandı âhımdan muradım şem’i yanmaz mı?” dizeleriyle karşılaşan aşk delisi olup dağlara düşmez mi?

Rastlantı bu ya, Goethe ölümünden 189 yıl sonra, bir kaçamak yapıp ruhunu İstanbul’da dolaştırsa, o arada Cemal Süreya’nın “San” şiirinin ilk dörtlüğündeki şu dizleri okusaydı, sevinçten göklere tırmanırcasına kendinden geçip yazdığı sevda şiirlerini kendini adadığına göndermez miydi?

“Kırmızı bir kuştur soluğum/ Kumral göklerinde saçlarının/ Seni kucağıma alıyorum/ Tarifsiz uzuyor bacakların”.

Ya da Cahit Külebi’nin “Boynun gelincik çiçeğinde çizgi kadar narin” dizesini duyup deli olmaz mıydı?

Yanıltmış olmayayım, Goethe’nin, kendini “kadına adayış”ının palavra olduğunu vurgulamak amacıyla sıraladım bu örnekleri...

Resim JOSEPH KARL STIELER

YAZGININ ŞAİRİ

Oysa gerçeği dile getirme söz konusu olduğunda düşünürler bile eline su dökemez Goethe’nin! Örneğin bir mektupta Bayan von Stein’a şunları da yazabiliyor:

“Sosyete yükseldikçe, davranışlar da büsbütün bayağılaşıyor. Hiçbir maskaralık, bir eşeklik düşünülemez ki bu büyüklerin, dalkavukların aralarındaki küçüklerin içyüzü kadar insanı iğrendirsin...”

Bir de şu satırlara bakalım, insanın özünde saklı şu duyguları söyleme dönüştürme erdemine yaşamı boyunca kaç sanatçı ermiştir?

“Yaşamım boyunca, her zaman başkalarına karşı da, kendime karşı da dürüst davrandım, dünyanın tükenmeyen didişmesi içinde hep ‘en yükseği’ aradım; siz de yakınlarınız da benim gibi yaptınız. Gelin , günümüz batana dek böyle kalalım. Yarın güneş başkaları için doğacak; başkaları gün ışığına çıkacaklar... Bizler ise daha aydın bir ışıkta parıldayacağız.”

Goethe bu yargılara 83 yaşında, Shakespeare’in deyimiyle, “ömrünün güze erişip sararmış yapraklara” döndüğünün bilincine erdiği olgunluk yıllarında varıyor...

VAROLUŞ - YOK OLUŞ

Goethe, “Yazgının hiçbir vuruşa benzemeyen acımasız vuruşu ile yıkıldığı” 1828 Ekim günü, yani, ölümünden dört yıl önce, Berlin’deki dostu Moritz von Brühl’e gönderdiği mektubunda da şunları yazar:

“Yaşlıların, vakti gelince öldüğüne razı oluyoruz. Zira yılların akışı içinde bu, alışageldiğimiz, doğal bulduğumuz bir zorunluk oluyor. Bunun için de uzun yıllar yaşadıktan sonra atalarının yanına göç eden büyüklerin gidişini, düğün günü gelinin yanında damadın yer alması gibi normal karşılıyoruz.”

Bu satırları okuyunca masalların yaşamı dört sözcükle özetleyen giriş tümcesi geldi aklıma: “Bir varmış, bir yokmuş...”

Varoluşla yok oluş arasındaki doğallığı böylesine yoğun anlatan hangi dilde böyle bir söylem vardır?..

Dede Korkut öykülerinin sonunda, yaşamla ölüm arasındaki doğallık da şöyle dile getiriliyor: “Gelimli gidimli dünya/ Son ucu ölümlü dünya...”

Her şair, kuşlar gibi, kendi yuvasının mimarıdır. Goethe’den başlayıp masalları, öyküleri anınca, “Ölüm âsude bahar ülkesidir bir rinde” diyen Yahya Kemal Beyatlı unutulur mu? Goethe de yok oluşu, dünya işlerini pek önemsemeyen rind ruhlu kişiler gibi algılıyor...