Halide Edip Hanım'ın Handan'ı

“Handan” yaklaşık olarak ikinci yarısında(öykünün ülke dışındaki bölümlerinde) giderek ne yazık ki abartılı bir melodrama dönüşmekle birlikte, Handan tipinin özgün öneminin yanı sıra; Abdülhamit dönemi Türkiye’sinin toplumsal ortamına değiniler, romanın başlıca sorunsalı denebilecek kadın-erkek ilişkisi konusu; değinilip geçilmiş olsa da feminizm, sosyalizm sözcüklerinin bizde bir romanda belki ilk kez yer almasıyla da üzerinde durulmaya değer, önemli bir edebiyat ürünü.

04 Aralık 2020 Cuma, 19:38
Abone Ol google-news

              Halide Edip Adıvar’ın iki romanını,  “Döner Ayna” ve “Sinekli  Bakkal”ını  okumuş olduğumu anımsar gibiyim… Fakat konularından, romanların  atmosferinden herhangi bir iz kalmamış.

      Buna karşın, her an okunabilmek(ya da yeniden okunmak) üzere kitaplıklarımda  bekleyen  bizim 19.yy. ve 20.yüzyılın ilk dönem yazarlarımızın yapıtları arasında onun romanları da vardır.

       Nitekim bizde mektup-roman türünün ilk örneği olduğunu öğrendiğimde göz atmak üzere çıkardığım ”Handan”ı elimden bırakamadığım gibi, notlar alarak okumak gereksinimini duydum. Bu yazıda bu notlardan ve izlenimlerimden belli başlılarını paylaşmak istiyorum.

                                                    ***

         Öncelikle Handan… Romanın kadın kahramanı. Daha doğrusu asıl kahramanı… 

        Erkek kahramanlar, Refik Cemil, Hüsnü Paşa, bir ara görünüp kaybolan “sosyalist” Nâzım ve birkaç başkası bana pek önemli görünmediler.

      Belki Nâzım tipi üzerinde, romanın konusunun geçtiği Abdülhamit dönemini anlama bakımımdan bir ölçüde durulabilir. 

        Hüsnü Paşa, “maço” erkek tipinin sıradan denebilecek, sevimsiz bir örneği. Refik Cemil de, romanda Handan kadar yer tutmakla birlikte bana silik ve sıradan göründü.

          Buna karşılık, bir başka kadın tipinin,, iki kadın arasında bir karşılaştırma yapma olanağı verdiği için Handan’ın amca(ya da dayı) kızı  Neriman’ın üzerinde durulmaya değer.  

         Fakat bütünüyle Handan’ın kişiliğinde odaklanmış bir roman bu. 

         O nedenle de bana, mektup-roman türünün ilk örneği olmaktan çok daha fazla, odağında çok ilginç bir kadının tipinin bulunmasıyla önemli göründü.

                                                         ***

         Nasıl bir bu Handan? 

         Romandaki bütün öteki tipler gibi dönemin ayrıcalıklı sınıfının, denebilir ki ekmek elden su gölden yaşamakta olan “burjuva”, “rantiye”,”yüksek bürokrat” toplumsal tabakanın bireylerinden biri. 

         Fakat o da, içinde yetiştiği ailenin öteki çocukları gibi, çok iyi eğitim almış, mükemmel piyano çalan, yabancı dil bilen bir genç kız…  Bununla birlikte, ötekilerden, örneğin aynı eğitimlerden geçmiş Neriman’dan farklı olarak, bağımsız, özgür ruhlu, kabına sığmayan, biraz da gizemli bir kişilik… 

        Bu gizem onun dış görünüşünde de yansıyor… 

         Ona belki güzel denemez…Fakat “…..küçük yüzünde iki koyu yıldız gibi günahkâr parıltılarla yanan büyük gözleri “ başta olmak üzere, bütün kişiliğinde, kadın , erkek, herkesi etkileyen, farklı, çekici, gizemli bir şey vardır…

                                                  ***

          Romanda ,Handan betimleriyle birlikte bazı çevre(doğa) betimleri, hangisi olursa olsun büyük dünya yazarlarının bu türden betimleriyle yarışacak değerdedir:

         “İngiltere’nin bu yeşil, ince ormanları! Büyük, sonsuz, koyu gölgeler, kuzeyin bu hüzünlü ve hareketsiz ışığında sıralanıyordu. Ormanın karanlık derinliklerinde gözlerimizi okşayan yumuşak ve değişik, ince bir yeşillik ahengi içinde araba sonsuzluğa gidiyordu.Bu hareketsiz ve sönük rüya ışığında Handan’ın yüzünde ölmeyen bir kayıp, ölmeyen bir acı ve elem gölgesi dalgalanıyordu.Büyük gözleri bu sonsuz  yeşillerden aldığı renklerle ruhundaki acının şiddetini yumuşatmış, ağır ve hüzünlü bir keder koymuştu.Bu, kendisi ölmüş büyük ve talihsiz bir ruhun, yeryüzünde renk, ışık ve ahenk şeklinde  ebediyen dolaşan blr acısına ne kadar benziyordu.”

                 Roman konusunun yaklaşık olarak yarısı o zamanki  İstanbul’un Kuzguncuk, Maltepe semtlerinde, öteki yarısı İngiltere(Londra çevresi )ve kısmen Paris’te geçiyor…

                O dönemin Kuzguncuğu İstanbul sayılmıyor belli ki… Nitekim Handan,  Neriman’a  mektubunda , akrabalarından Selim Beyle (herhalde trenle) Maltepe’ye  gelişlerini anlatırken “Nihayet İstanbul’a geldik” diyor… 

          Ağustos 1897 tarihli mektubun giriş satırlarında ki İstanbul betimi de ilginç, etkileyici, İstanbul’un nereden nereye gelmiş olduğunu göstermek bakımından da can yakıcıdır… “Selim Bey beni kadınlar kompartımanına koyup çekildikten sonra gözlerim çevreme daldı. Akşam oluyordu. Sağda altın tarlalarıyla aşağı doğru inen zengin toprağın üzerine mor gölgeleriyle büyük dağlar eğiliyordu.Batan, solan güneşin altınlarıyla kaplanmış durgun deniz ve sonra bütün dağların morluğu , tarlaların altını üzerinden uçan esmer ve pembe bir akşam havası esiyordu.”

                                                                 ***

              Tolstoy’un Anna’sının  ya da Flaubert’in Bovary’sinin “günah”ıyla  karşılaştırılabilecek  bir “günah”ı olduğu söylenemeyecek Handan’ın, gözlerindeki “günahkâr parıltılar”ı nasıl açıklayacağız?..

           Bu betimde ve romanın yaklaşık olarak yarısından sonraki hızlanan akışta,Doğu toplumlarının özgür ruhlu kadınlarının dramı gizli olmalı… 

        Handan tipi ,hem kocaya ve evliliğe samimiyetle bağlılığın , hem de bağımsız ruhlu bir kişilik olmanın çelişkisini yaşayan bir roman kahramanı olarak  Halide Edip’in yaratıcılığında ve edebiyatımızdaki yeri üzerinde, ayrıca ve önemle düşünülmeyi hak ediyor…

           Yanı sıra, onun çocuk denecek bir yaşta, henüz çok gençken, “bu karanlık ve talihiz memleket” dediği ülkesi için bir şeyler yapma arzusuyla içinde fırtınalar kopmasının da altının çizilmesi gerek…   

                               ***

        “Handan” yaklaşık olarak ikinci yarısında(öykünün ülke dışındaki bölümlerinde)  giderek ne yazık ki  abartılı bir melodrama dönüşmekle  birlikte, Handan tipinin özgün öneminin yanı sıra; Abdülhamit dönemi Türkiye’sinin toplumsal ortamına değiniler,  romanın başlıca sorunsalı denebilecek kadın-erkek ilişkisi konusu;  değinilip geçilmiş olsa da feminizm, sosyalizm sözcüklerinin bizde bir romanda belki ilk kez yer almasıyla da  üzerinde durulmaya değer, önemli bir edebiyat ürünü.