Hayat bazen gülümser de... Y. Bekir Yurdakul’un yazısı...

Sibel K. Türker, ilk gençlik romanı Kış Güneşi’nde (Günışığı Kitaplığı) bizi Ekin’in dünyasına konuk ederken aslında önümüze kocaman ve özenle hazırlanmış bir hayat albümü açıyor. Günümüz gerçekliğinden özenle seçilmiş ne ki ustaca bir akışla bir araya getirilmiş karelere ilişkin küçük, zarif dokunuşlarla yetinip öykünün tamamlanmasını da bize, okuruna bırakıyor.

12 Eylül 2021 Pazar, 00:02
Abone Ol google-news

 

Desenler: VOLKAN AKMEŞE

“Anneme böyle ağlamamasını söyledim.” Kitabın ilk tümcesiydi bu. “Hevesle ve merakla çıkarım bu tümcenin esinlediği yolculuğa... Duyumsadıklarımı da yazarım.” dediğim ilk tümce. Bu konuda katı olduğumu, sıradan bir ilk tümcenin beni kitabın / anlatının uzağına düşürdüğünü de şuracığa iliştirip öyle açayım sözü beni neredeyse her bölümünde yollara düşüren, alabildiğine gerçekçi, çokça hüzün hatta keder yüklü, bir o kadar da gülümsediğim Kış Güneşi’nden.

USTA BİR KALEM

Öykü ve romanlarıyla çağdaş edebiyatımızın ustaları arasında haklı bir yer edinen Sibel K. Türker’in gençler için kaleme aldığı ilk romanı Kış Güneşi.

Türker, ilkin öyküleriyle günümüzün önemli edebiyat dergilerinde yer aldı. İlk öykü kitabı, 2003’te çıkan Kalp Yazan’ın ardından, Öykü Sersemi’yle 2004 Yunus Nadi Öykü Ödülü’ne, Ağula’yla 2006 Haldun Taner Öykü Ödülü’ne değer görüldü. Son öykü kitabı Aşk’ın Kalplerimizdeki Mutat Yolculuğu, 2014’te yayımlandı.

Romanlarıyla da sevilen Türker’in bu türdeki ilk yapıtı Şair Öldü, 2006’da çıktı. Sonra Meryem’in Biricik Hayatı, Benim Bütün Günahlarım, Hayatı Sevme Hastalığı, Mecnun Kelebekler ve Burada Kalmak romanlarıyla çaldı okurun kapısını.

Hayatı Sevme Hastalığı’yla Yunus Nadi, Duygu Asena ve Ebubekir Hazım Tepeyran Roman Ödüllerine değer görüldü.

AYRILAMADIĞIMIZ KARAKTERLER

Ankara’dayız. Kar ve tipinin alıp yatırdığı bir kışa çağırıyor bizi yazar. Uzun yıllar yaşadığım Ankara’nın, ellerimizin kapı kollarına yapıştığı o dehşetli kış günleri öykünün her bölümünde gün gün gelip geçiyor sanki gözlerimin önünden. Şimdi ne soğuktan eser var ne de o kardan, tipiden!

Hayatın önüne getirdiği zorluklarla baş etmeye çalışan, kimi gün görünmez olmayı dileyen; iç dünyasının fırtınalarıyla bir başına baş etmeye çabalayan genç bir kızın, liseli Ekin’in yanı başından, anlatı boyunca hiç ayrılmıyoruz sanki. Okulda, evde, sokakta hep bir aradayız.

Belki de o bizi hiç bırakmıyor. Kimi bölümlerde anlatının seyri gereği birazcık uzaklaşacak olsa dehşetli merak ediyoruz.

Yalnızca Ekin mi? Annesi, babası, dedesi, kardeşi Can, okul arkadaşları, teyzesi... Neredeyse tüm karakterler. Hatta Ekin’in kedisi Pısırık. Sonra sokaklar, ağaçlar, sokak kedileri, karda güçlükle yol alan konu komşu, soğuk kış günleri... Hepsi yarenimiz, yoldaşımız oluyor.

Bu bütünleşmenin, benimsemenin altında yatansa karakterlerin / mekânların karşımıza capcanlı, dipdiri, mahallemizden/ sokağımızdan kısacası hayatımızdan birileri / bir yerler olarak çıkmaları elbette.

Türker, öylesine ölçülü portreler çiziyor ki daha ilk karşılaşmanızda gülümsediklerini, hayatın bütün doğallığıyla karşınızda olduklarını bile neden sonra fark ediyorsunuz.

CAN RAHATSIZLANINCA

Parçalanmış bir ailenin çocuğudur Ekin. Anne babasının ayrılığı onu da derinden etkilemiştir. Sonra kardeşi Can’ın rahatsızlığı ayrılan yolları yeniden kesiştirecektir.

Bir yanda hastanede yatan kardeşi, işinin yanında gerekli hamileliğiyle başa çıkmaya çalışan annesi, öte yanda eve dönen ve ailenin geçimini pasta yaparak sağlamaya çalışan babası.

Her pastayı, kimin için hazırlıyorsa onun isteklerini, beğenilerin, beklentilerini yansıtacak derinlikte hazırlayan babasıyla iyidir Ekin’in ilişkileri. Ne ki annesi, bu yeni durumun da etkisiyle uzak bir yerlerden seslenir olmuştur sanki Ekin’e.

Bir kalp ağrısı daha çeker: Can’ın onca ısrarına, özlemine karşın hastaneye, kardeşini görmeye gidemez Ekin. Bir de Özgür vardır Ekin’in, o ağrılı dünyasında, ne olup bittiğini anlamaya, başa çıkmaya, yerli yerine koymaya çalıştığı...

Ekin’in alabildiğine sancılı büyüme, hayatı ve kendini tanıma, her ikisiyle de başa çıkma öyküsünün satır aralarındaysa her çocukta, her insanda yeniden sahneye konan ve sanki hep tekrar eden bir gerçeklik de sakince gülümser.

BİR HAYAT ALBÜMÜ

Sibel K. Türker, bizi Ekin’in dünyasına konuk ederken aslında önümüze kocaman ve özenle hazırlanmış bir hayat albümü açıyor.

Günümüz gerçekliğinden özenle seçilmiş ne ki ustaca bir akışla bir araya getirilmiş karelere ilişkin küçük dokunuşlarla yetinip öykünün tamamlanmasını da bize, okuruna bırakıyor.

Onca zorluğa, sıkıntıya karşın hayatın arada da olsa gülümsediğini, gülümsettiğini; ağlarken gülünebileceğini alttan alta sezdiriyor. Yokluğu, yoksunluğu, acıyı bir kıyıya bırakıp yıkılmış kent sokaklarını bile oyun alanına çeviren çocukların izinden yürür gibi...

Sivilceleri, yağlı saçları, kötü ders notlarıyla başa çıkamayan Ekin, kimi gün görünmez olmayı dilese de yazar, aslında görünmez hale getirilen, ayakaltında dolaşmasalar denilen insanların dramına çekiyor dikkatlerimizi.

Kimselerin görmediği, görmek istemediği hayatları çıkarıyor sahneye. Hem de edebiyatın zarafetiyle donattığı bir anlatımla, sunumla.

EDEBİYAT SESSİZCE YAPAR

Biliyoruz ki edebiyat gösterir, ortaya serer, elimizden tutar... Birilerinin istemediği ama hayatın içinde var olan, dirençle ayakta kalmaya çalışan hayatları getirip gözümüzün önüne, burnumuzun ucuna, kulağımızın dibine usulca bırakır.

Olup bitene, fark etmediklerimize, kör baktıklarımıza dikkat çekmek için bilmem kaç desibel şiddetinde bağırıp çağırmalardan çok daha etkilidir edebiyatın zarafet içinde yükselen çığlığı, okşayıp geçen eli, yüzümüze doğru salınan ipek şalı.

Sibel K. Türker o eli, o çığlığı, o şalı ustalıkla kullanırken anlamanın, yüzleşmenin, fotoğrafın tamamını algılamanın ve sevginin bütünleştirici gücünün de öyküsünü sunuyor. Ekin’le el ele bu keşif yolculuğu, biliyorum size de iyi gelecek.

Kış Güneşi / Sibel K. Türker / Günışığı Kitaplığı - Köprü Kitaplar / 176 s. / 12+ / 2021.