Hayır! Ölüm Kötülüğü Aklamaz!

Hayır, zaman, kötülüğün üzerini örtemez... Hayır, hiç kimsenin, hiçbirimizin unutmaya hakkı yoktur. İster yaşlansın, ister acınacak hallere düşsün, ister can versin, kötü kötüdür. Kenan Evren kötü biriydi.

12 Mayıs 2015 Salı, 23:34
Abone Ol google-news

Fotoğraftaki adama bakıyorum. Yaşlı, çok yaşlı… Yatağa uzanmış, ağzı yarı yarıya açık, belli ki zor nefes alıyor. Rengi sapsarı, gözlerinin feri sönmüş… Hasta, ağır hasta, belli ki ölüm kapıda. Bu adamla en kolay ben empati kurabilirim, çünkü geçen yıl annemi kaybettim. Aynı bu yaşlı adam gibiydi son hali. Merhamet, acıma, çaresizlik içinde kıvranmıştım. Aynı duyguları rahatlıkla bu adam için de hissedebilirdim. Hatta hissetmeye bile başlamıştım. Ama birden o ses çınladı kulaklarımda. Ağır ağır akan zamanın verdiği rehavetle uyuşan belleğimi yeniden canlandıran o ses. Hayır, bundan 35 yıl önce televizyonlardan, radyolardan ülkede darbe yapıldığını bildiren ses değil. Yani bu yaşlı adamın 35 yıl önceki o kendinden emin, kibirli sesi değil. Bir çığlık, bir haykırış, yardım isteyen bir bağırış. İşkencede inim inim inleyen yüz binlerce insanın acılı sesi. 1982 yılının Kasım ayında İstanbul’da işkencede öldürüldükten sonra Kasımpaşa’da kimsesizler mezarlığına gömülen Mustafa Hayrullahoğlu’nun sesi. Gaziantep’te doksan gün işkence gören, günlerce kan işeyen, ölümden mucize eseri kurtulan sevgili arkadaşım Halil’in sesi… Kurşunlanarak, idam edilerek, polis merkezlerinin üst katlarından boşluğa atılarak öldürülen insanların sesi. Çocuklarının, kocalarının, kardeşlerinin mezarları başında, hapishane kapılarında, hastane kapılarında ağlayan kadınların sesi. Ömürlerini sürgünde geçirmek zorunda kalan insanın sesi… Bir değil, beş değil, on değil yüz binlerce insanın sesi… Sonra görüntüler… İşkencede sakat kalan gençler, kocalarının gözü önünde tecavüze uğrayan kadınlar, idam edilmek için yaşı büyütülen çocuklar, çocuklarının ölüsünü bile bulamayan analar, genç gelinler, kardeşler… Onların acıdan, çaresizlikten ve öfkeden kaskatı olmuş yüzleri… Postalla, silahla, yalanla bastırılan bir halk. Duyarlılığını yitirmiş, zulmün işbirlikçisi haline getirilmiş, soysuzlaşmış bir halk…

Deniyor ki, ama ülke bir içsavaşı yaşıyordu. Deniyor ki, ama huzurumuz kalmamıştı. Deniyor ki; ülke felaketin eşiğindeydi. Doğrudur 12 Eylül öncesinde her gün bir arkadaşımızın cenazesini kaldırıyorduk. Doğrudur, sabah evden çıkarken akşam döneceğimizin garantisi yoktu. Doğrudur, halk korku içindeydi. Ama bunların hepsi, işte bu alçakları iş başına getirmek için tezgâhlanan büyük bir komplonun eseriydi. 12 Eylül sabahı o bildiriyi okuyan alçaklarla, 12 Eylül öncesi insanları birbirine kırdıranlar aynı kuklacının piyonlarıydı. Yeryüzü arenasında oynanan oyunun bizim ülkemizdeki versiyonuydu. O yüzden sağ bir partinin lideri, “Biz hapisteyiz, fikrimiz iktidarda” diyordu. O yüzden 12 Eylül sabahından itibaren terör bıçakla kesilmiş gibi birden bire ortadan kalkıyordu.

Huzur, üstelik bir ülkenin huzuru, vatandaşlarının bir bölümünü işkence ederek, hapishanelere doldurarak, öldürerek, susturarak sağlanamaz. Bu çok daha büyük bir huzursuzluğun nedeni olur sadece. Böylesi bir huzuru, bana dokunmayan yılan bin yaşasın diyen benciller, ruhu soysuzlaşmış ya da çok cahil insanlar isteyebilir. Çünkü böylesi bir huzur asla kalıcı olamaz. Zulüm karşısında sinen, boyun eğen, haksızlığı gördüğü halde karşı çıkmayan, daha beteri bunu alkışlayan bir halk artık lanetlenmiştir. Özgürlük duygusunu yitirenlerin yeniden insan olabilmeleri çok zaman alır. O toplumlar, tarihin ilerleyen safhalarında bunun bedelini çok daha ağır biçimde ödeyecektir. Tıpkı bugün ödediğimiz gibi…

Nereden mi biliyorum, çünkü yaşadım. Her şey, hepsi gözlerimin önünde oldu. Gördüm, duydum, hissettim. Ve dövüştüm bu alçaklara karşı. Darbe olunca yer altında çalışmaya başladım. Sert ama müthiş günlerdi. Küçücük bir gruptuk, azınlıktık ama haklı olmanın verdiği rahatlık, direnmenin verdiği gurur yetiyordu bize… Yirmi yaşındaydım, gençtim, antifaşisttim, merhametliydim, vicdanlıydım, dürüsttüm. O yüzden karşı durdum 12 Eylül’e… Özellikle de ülkemi sevdiğim için.

Evet, ülkemin onurunu en çok bu adam çiğnedi. Üstelik ülke güvenliğini korumakla yükümlü bir kurumun başında olmasına rağmen, vatanımızı ABD’nin çıkarlarını gerçekleştirmesine en elverişli duruma getirdi. Dönemin uluslararası stratejisine uygun olarak “komünizm gelecek” korkusuyla solun bütün unsurlarını yok etmeye çalıştı. Dinsel gericiliğin ilk tohumları, kendini katı bir laik olarak gösteren bu adam tarafından atıldı. Kültürün gericileşmesine bizzat öncülük etti. Böylece, sadece bizim gençliğimizi çalmakla kalmadı, aynı zamanda ülkemizin bugününü de kararttı. Onun sayesinde, yeni diktatör bozuntuları hâlâ yüksek sesle konuşarak dolaşabiliyor bu güzel, bu çileli, bu acımasız ülkenin meydanlarında.

Hayır, ölüm, kötülüğü aklamaz… Hayır, zaman, kötülüğün üzerini örtemez… Hayır, hiç kimsenin, hiçbirimizin unutmaya hakkı yoktur. İster yaşlansın, ister acınacak hallere düşsün, ister can versin, kötü, kötüdür. Bu ülkede ve bu dünyada kötülük yeniden yeşermesin istiyorsak, kötüyü ve kötülüğü unutmamamız gerekir. Ölüm eşitleyici değil, anımsatıcı bir çizgidir. Yaşarken neler yaptığımızın muhasebesini belirlemek için bize fırsat tanıyan bir çizgi. Ve daha güzel bir hayat için, daha özgür bir ülke için hakikati hiç korkmadan haykırmak gerekir. Evet, yatağında ölen o yaşlı, o çaresiz görünümlü adam, iyi bir insan değildi. Tarih de böyle yazacak… Kenan Evren kötü biriydi. Çünkü o, ülkesini kana ve gözyaşına boğan bir diktatördü…