'İçsesimi dinleyip bedellerini ödüyorum'

Şenay Gürler’i İstanbul’a bağlayan, bu şehrin mutlulukla mutsuzluk arasındaki sancılı hali. Burada küstahlık da profesyonelce yapılıyor, diyor Gürler. Ama yaşayacakları bitmeden İstanbul’dan gitmeye niyeti yok. Zaten burada yaşanacakların bitmesi de olası değil!

06 Temmuz 2014 Pazar, 11:51
Abone Ol google-news

Gürler, “İniş ve çıkışlarda öğrenilir hayat, hatta dipte öğrenecekleriniz daha fazla. Düşmek iyi bir öğretmen, iyi bir rehber. Kavgayı, mücadeleyi de iyi  öğrenirsiniz orada” diyor. Güler, şimdi “Kaçak Gelinler”de oynuyor, sonbaharda beyazperde için geri sayımda ve elbette tiyatro ile geliyor.

- Her şeye hazır ve hiçbir şeye şaşırmayacak birisiniz gibi geliyor bana. Bu ne kadar tutarlı bir ilk tanı?

- “Artık hayatta hiçbir şey beni şaşırtamaz” dediğim oldu ama hâlâ şaşırıyorum. Şaşırmam da lazım! Öyle tecrübeler yaşıyoruz ki, tüm bunlar hayatın bir parçası, hatta büyük bir parçası. Sanırım zamanla baş etmeyi öğreniyoruz, yüksünmüyoruz. Sert ve sancılı bir eğitim alıyoruz! Her gün de yeniden  başlıyoruz bu mesaiye. Yaşadığımız dönem ve de dünya çok tuhaf! Şahit olduklarımız, tecrübe ettiklerimiz karanlık olduğu kadar mutluluk verici, umut
dolu yaşanmışlıkları da içeriyor. Zaten ben kanıksamayı ve kabullenmeyi hiç seçmedim, her şeyi olağanlaştırmak da büyük yanılgı!

- İçsesinizle aranız nasıl?

- İçsesimi dinlerim, çünkü hiç durmaz. Durmasını da ister miyim dersen o da muamma. Hayatımda hep sert virajlar, bıçak sırtı kırılma noktaları oldu. Her seçim de pek çok vazgeçişi barındırıyor tabii. Biz sonra tüm bu olanlara kader diyoruz. Ben ise içsesimi dinleyip, bedellerini ödüyorum. Ben en çok kendimle konuşuyorum, kavga ve mücadele ediyorum. Yürüyeceğim yolu içsesim seçiyor. İnsan en çok kendini acıtıyor, sonra da tedavi etmeyi deniyor.

- Şenay Gürler bazen hüzünlü, az biraz öfkeli sıkça enerjik ve hareketli. Bazıları tek role demir atar, ama siz her rolde yeniden tanımlıyorsunuz kendinizi.

- Hayat neler veriyorsa ya da alıyorsa onları aktarıyoruz karakterlere. Ne azı ne de fazlası var. Hayat nefes alıp verme değil, ciddi ve de yorucu var olma hallerinin toplamı. Ben de hayatı oyunculukla deşifre ediyorum, çünkü tutkuluyum. Hırs değil bu, yaşama tutunduğum şey. Anlayayım, öğreneyim,  yenileneyim istiyorum. Var olma biçimi olarak bir tercih oyunculuk. Rutinin çemberini kırdığımda yaşadığımı hissediyorum.

- Düşmekten korkmuyorsunuz da?

- Uçurumun kenarına gitmeyi bilmek gerekli, orada yaşanmaz ama yolu bilirseniz sıkıntı yok. İstediğiniz zaman dönebilirsiniz. Çünkü iniş ve çıkışlarda  öğrenilir hayat, hatta dipte öğrenecekleriniz fazladır. Düşmek iyi bir öğretmen, iyi bir rehberdir. Kavgayı, mücadeleyi de iyi öğrenirsiniz orada. Acı insanı  besliyor, bu kaçınılmaz ve yadsınamaz bir gerçek. Küçükken bir rüya görmüştüm, sanırım 12 yaşındaydım. Bir yol vardı, havuzdan bir yol. Hayat diyordu rüyamdakiler ona. Şövalye kılıklı bir adam karşılıyordu beni ve havuzun içindeki herkes eğleniyordu. Ama bir şey eksikti, duyamıyordum, öğrenmem  gerekenler vardı. Rüya işte, ben de havuzun altına, suyun dibine inip oradan devam ediyordum. Suyun altında, derindeyken her şey daha berraklaşıyordu  benim için.

- Şimdi de suyun altında mısınız?

- O küçük kız çocuğu nasıl bu metaforlara anlam yüklediyse işte bugün de o kadın benim. Hâlâ suyun altındayım, her şeyi görüyorum ve dinliyorum.  Sıkça kendime saklarım bazı şeyleri. Nasılsam öyleyim, hayat beni dipte yaşatacak şeyler getirmiş. Onun tortuları beni böyle yaptı. Yaşarken keşkeler  pişmanlıklar var, ama bizi biz yapan yaşadıklarımız ve yolculuğumuz hiç bitmiyor.

- İzmirlisiniz, hiç dönmeyi düşündünüz mü?

- İzmirliyseniz onu hep taşırsınız yanınızda ama o şehirde yaşayacaklarınız bittiğinde oradan ayrılmanız  gerekli. Ben orada yaşayacaklarımı tükettim. O yüzden oradan ayrıldım, İstanbul’da biterse başka yere giderim ama İstanbul kolay bitmez. Burası acayip bir şehir, elbette mutsuzlukları da ağır.  Verdikleri aldıklarından ne kadar fazla ya da az bilmiyorum ama burada hayat başka işte. Buradaki insan ilişkileri, ikiyüzlülük ve “camia” denilen şey çok yoruyor. Burada küstahlık da profesyonelce yapılıyor. Her şeye rağmen İstanbul’un arada kalma hali beni hayata bağlıyor.

- Şimdi bir yaz dizisi “Kaçak Gelinler”desiniz. Neler var bu hikâyede?

- Bu bir gençlik hikâyesi, mutlu ve enerjik bir yaz dizisi. Günümüzden, akıllıca ve zekice yazılmış bir senaryosu var. Günümüzdeki gençlerin inişli çıkışlı aşk hayatları çok nahif bir şekilde anlatılıyor. Güzel bir dünyada geçiyor dizi. Ben de zengin, hatta yaşadığı dünyadan haber olacak kadar zengin, buna rağmen tuttuğunu koparan bir kadını canlandırıyorum. Ben de karakteri yeni tanıyorum, adım adım yaklaşıyoruz birbirimize. Bu güzel bir serüven ve yeni başladı...

- Peki, aşk hâlâ var mı?

- Aşkı nasıl tanımladığınla ilgilinin bunun cevabı. Tutkuyu ne ve nasıl duyduğunda gizli yanıt ya da apaçık ortada. Hayat yeterince sıkıntı verici, aşk ya da aşk umudu bize nefes aldırıyor. Sen derinleştirirsen aşk da derinleşiyor. Senin sınırların belirliyor aşkı. - Bu arada “Görüş Günü Kadınları” önemli bir
projeydi ama soluğu kısa kesildi.

- Hikâyesi ve senaryosu çok iyiydi, derdi de büyüktü.

Ama şanssızlıklar peşini bırakmadı. Bu konuda söylenebilecek çok şey var ama ben dizide oynamaktan büyük, çok büyük keyif aldım. Bazen ruhu  doyurmak gerekli, işte o buydu. Bu yılı sorarsan tiyatro gelecek elbette. Onun disiplinine ve zorlayıcılığına ihtiyacım var. Tiyatronun oyuncuyu çıkardığı yolculuk çok başka. Hazırlığı sancılı, keyfi başka. Orada karakter aramak arayışların en güzeli. Sonbaharda bir sinema filmi hazırlığı içindeyiz, bu bir ilk film. O yüzden de desteğe ihtiyacı var, sıkıntılı bir süreç olacak gibi. Ama hikâyesi ve ayrıntıları şu an bizde kalsın.