Karadeniz Alevilerinden AKP'ye açılım yanıtı

Karadeniz kıyılarının Türkmen Alevileri, Çepniler, “AKP, Yavuz Sultan Köprüsü’nü, Gönül Köprüsü yapmadıkça, ibadethanelerimizi tanımadıkça ve Diyanet’i kaldırmadıkça bizim için bir şey yaptığını sanmasın” diyor.

21 Kasım 2014 Cuma, 13:13
Abone Ol google-news

'Devlet bizi çok incitti'

AYDIN ENGİN

İki gündür Ordu merkezinde, Ordu’nun yaslandığı yüksek tepelere konmuş, göz alabildiğine uzanan fındık bahçelerinin ortasındaki Alevi köylerinde, kasabalarında, Fatsa’da, Fatsa’nın yaslandığı tepelerdeki Alevi köylerinde dört dönüyorum. Alevi Derneği başkanından “Dede”lere, dedelerden kendi deyimleriyle “Bir Alevi işte”lere yakaladığım Alevilerle konuşuyorum. Konuştuklarımın sayısını neredeyse unuttum. Kimiyle uzun, kimiyle ayaküstü.

Hangi birini sayayım, kadın ya da erkek hangi birinin ses alma aygıtıma kayıtlı sözlerini eksiksiz aktarayım? Olacak iş değil. Ama inatla “Belki bu daha farklı bir şey söyler. Belki öncekilerin görüşlerine aykırı bir görüş dillendirir” hesabıyla konuştum.

Nafileymiş. Boşuna yorulmuş, bu yaşımda boşuna tepelere tırmanmış, çamura kesmiş yollarda yürümüşüm. İlk konuştuğum Ordu Alevi Derneği Başkanı Tuncay Önenç’in söylediklerini not edip, uçağa atlayıp İstanbul’a dönseymişim de olurmuş. Az daha “Yav bunlar, Aydın Engin diye bir gazeteci gelecek, gelin ağız birliği edelim, aynı sözleri söyleyelim, diye önceden toplantı mı yapmışlar” diye kuşkulanıyordum. Ama Cumhuriyet elebaşılarının beni taa Ordu kıyılarına ve tepelerine yollayacaklarını ben bile bir gece önceden öğrendim. Yani bunlar önceden hazırlık yapmış olamazlar.

Uzun ve ayrıntılı bilgilendirmelerinden dolayı teşekkür borçlu olduğum Tuncay Özenç ne dediyse, üç eksik beş fazla, kimi düzgün, kimi kırık dökük cümlelerle tekrarladılar. Deniz kıyısındaki Ordu’dan çıkıp, dolambaçlı yollardan 1250 metre tırmanıp vardığım Gürgentepe ilçesindeki Rıza dededen, uzun ve tumturaklı cümleler kuran öğretmen emeklisi Aleviye, Fatsa’nın Sivaslılar Mahallesi’nde yaşıtım Karanfil Hanım’la, 90 yaşını aşmış anasından, Fatsa’nın yaslandığı tepelerde Maksutlu köyü yakınlarında yaşanmakta olan “2. Bergama Çevre Cinayeti” diyebileceğimiz altın madenine karşı direnen Alevi delikanlıları, Yukarıtepe köyünden Şener Yorulmaz’a, Kaledibi köyünden Metin Karaman’a… Hepsi, ama hepsi sorularıma aynı cevapları verdiler, sormadığım halde aynı görüşleri dile getirdiler…

Son söyleyeceğimi baştan söyleyeyim: AKP tepelerindeki cin fikirli zatlar önümüzdeki günlerde ya da sonrasında Alevileri tavlamak, seçmen olarak kendi yanlarına çekmek gibi hesaplar yapıyorlarsa en azından Ordu ilinde avuçlarını yalayacaklar.

Benden söylemesi…

Madde biiiir:

Devlet ve onun dizginlerini elinde tutan AKP hükümeti, cemevlerine ibadethane statüsü tanımadıkları sürece ağızlarıyla kuş tutsalar Alevilerin direncini aşamazlar.

Tuncay Önenç konuşuyor:

- Sünninin ibadethanesi cami, Hıristiyanın kilise, Musevinin sinagog, bizim de cemevidir. Benim ibadethanemi tanımayan beni tanımıyor demektir. Beni tanımayanı ise ben de…

“Ama hükümet camilere ‘Mabed’, sizinkilere de ‘ibadethane’ diyecekmiş. Ne dersin” sorusuna Fatsa merkezdeki zücaciyeci Hüseyin Karar bilmeden “etimoloji dersi” veriyor:

- Mabed ibadetten gelir. Bunlar lisan da bilmiyorlar zahir. Ha mabet, ha ibadethane. Çocuk mu kandırıyorlar?

Madde ikiiii:

Hükümet yanına çektiği kimi Alevi çokbilmişlere vakıf kurdurup, onlara bağlı dedelere maaş bağlayarak Alevilerin dini önderlerinin gönlünü çeleceği hesabı yapıyorsa, bu en azından Karadeniz kıyılarındaki Alevilerde hiç işe yaramayacak.

Gürgentepe ilçesinde Alevi dedesi Rıza gülüyor:

- Bak şimdi ben dedeyim ya, şimdi tutsam ceme katılan canlardan para istesem, cenazelerinde dua etsem, üstüne para istesem benim dedelik rezil rüsva olmaz mı? İmam alsın maaşını, müezzin de alsın. Alevi dedesi üç kuruş maaşa razı olursa Allah da ondan razı olur mu hiç?

Fatsa Sivaslılar Mahallesi’nden Karanfil Hanım omuz silkip “Alsınlar. İmam alıyor. Onlar da alsınlar” deyince 90’ı epey aşmış anası göz döndürdü:

- Olur mu kız? Alevi dedesi para mı alırmış. Dedelik mi kalır o zaman. Yolumuzda bu yok. Olmaz…

Madde üüüüüç:

“İstanbul nire, Ordu’nun dağ köyleri nire; onları niye ilgilendirsin” hesabı güdüp, İstanbul Boğazı’na yapılacak üçüncü köprüye Yavuz Sultan Selim adını vermeyi akıl eden ve bunda inat eden mezhep fanatiği AKP elebaşılarına Fatsa Kaledibi köyünden Metin Karaman’ın söyleyecek sözü var:

- Engin Abi, kırk bin Aleviyi yok eden o padişahın adı onlara şan ise bize kandır… Maraş’ta, Sivas’ta, Çorum’da Alevilere saldıran cellatlar günümüzün Yavuz Selim’leri değil midir?

Fatsalı Metin Karaman’ı, Ordu Alevi Derneği Başkanı Tuncay Özenç tamamlıyor:

- Köprünün adının Yavuz Sultan Selim konması bizi şaşırtmadı. “Onların yapacağı budur” dedik. Haa, bakın Şah İsmail Köprüsü deselerdi işte o zaman şaşırırdık. Bütün Cumhuriyet tarihi boyunca da devlet bizi şaşırtmadı. Ama çok incitti. Yavuz Sultan Selim bizim için bir Yezid. Onun adını köprüye verirsen bir Alevi ne düşünür? İstanbul’da olması önemli değil. Televizyon var, orada görüyor, dinliyoruz. İncinmez mi bir Alevi? Bir köprü iki yakayı birleştiriyor değil mi? Bir yerleri birleştiren bir köprüye Gönül Köprüsü dense yakışmaz mıydı?

Madde dööööört:

Sordum: “Aleviler de Diyanet İşleri Başkanlığı’nda temsil edilseler. Onlara ayrımcılık yapılıyor diyenler susmaz mı?”

Fatsa Yukarıtepe köyünden Şener Yorulmaz’ın gözleri çakmak çakmak oldu. Ama çok sakin konuştu.

- Susmaz. Çünkü doğrusu o değil. En doğrusu Diyanet kalksın. Evet, Diyanet kalksın. Öyle Aleviler de Diyanet bünyesinde temsil edilsin filan olmaz. Diyanet’e alındı mı bir sürü kısıtlama, Aleviliğe uygun olmayan kurallar gelecek. Alevilikte herkes kendi inancınca ibadet eder. Tamam, bütün Aleviler inançta birdir elbette. Ama ibadette farklar vardır. Toroslar’daki Tahtacılar, Dersim’deki Aleviler, Çorum’dakiler, Maraş’takiler… Özümüz bir ama ibadette farklar var. Şimdi bunların hepsini Diyanet’te toplayıp tek bir kalıba dökecekler. Bu olmaz. Aleviler kalıba girmez, böyle manevralara da razı olmaz. Hiç olmaz…

Madde beeeeeş:

“Madde beeş, altııı, yedii, sekiiiz, dokuuuuz…” diyeceğim, dahasını da getireceğim ama yerim çoktaaan bitti.

Karadeniz kıyılarında yurt edinmiş, Horasan’dan kalkıp, ilkin Erzurum dolaylarına yerleşmiş, yerleştikleri beldeye Horasan adını vermiş Türkmen boyu Çepnilerin bazı oymakları da göçe devam etmiş. Gümüşhane Kürtün beldesine yerleşmiş. Oradan Giresun üstünden bütün Karadeniz kıyılarına yayılmış, Güvenç Abdal boyundan ve soyundan Karadeniz Alevilerinin AKP’nin önlerine koymaya hazırlandığı “Alevi açılımı”na nasıl bakacaklarını anlamaya çalıştım, dinlediklerimi sizlerle paylaştım.

Sanırım cevaplar AKP’li siyaset bezirgânlarının uykularını kaçıracak kadar açık ve seçik.

 

'Doğru soru, niye AKP'ye oy vermiyorlar?'

Anadolu tarihine baktığımızda, Aleviler kente özgü olanaklarla henüz tanıştılar, tanış olduklarını da sevdiler, benimsediler, ki bu süreçte sınıf gerçeğini öğrendiler. İnançlarının temelinde olan eşitlik, özgürlük, haklılık, mücadele, zalime karşı çıkma, mazlumun yanında olma, 72 millete bir nazarla bakma gibi özelliklerinin; solcular, devrimciler, sosyalistlerce farklı kavramlarla da olsa dillendirildiğini, bunlar uğruna mücadele etmek gerektiğini gördüler, anladılar, içselleştirdiler. Elbette bu süreçte, işçi, işsiz, esnaf, memur olanların birbirlerinden, din, dil, farklı olmaksızın, aynı konumda olduklarını, birlikte sömürüldüklerini ve dolayısıyla birlikte mücadele ederek kurtulabileceklerini de kavradılar ki; sol düşünce onlara inançlarının öngörüldüğü bir dünya vaat ediyordu. Herkes kurtulacaktı ….. işin aslı ve özü de buydu. Hâlâ da böyle...

Ama görüldü ki; Alevilerin sorunlarının, taleplerinin gerçekleşmesi, sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya kuruluşunu beklemeyecek kadar güncel ve acil. Dolayısıyla, solun evrensel taleplerini ve bu talepler uğruna mücadeleyi gözardı etmeksizin, kendi öznel taleplerini öncelikli kılarak örgütlendiler.

Şimdi geldiğimiz bu noktada, iktidar; iç-dış sorunlar nedeniyle, bu denli açmaza düşmüşken; bir çıkış yolu, bir nefes alma, rahatlama ve güya rahatlatma gereksinimi duymakta iken Alevi açılımı can simidine sarıldılar. Oysa bu sonucu belli olan bir çabadır. 2009’da başlatılan Alevi açılımı-çalıştayı sonucunda; ne istedilerse, “misliyle” tam tersi oldu gerçeğinden hareketle Aleviler, o ağulu şerbeti bir kez daha içmeyeceklerdir.

Başbakan Ahmet Davutoğlu, “Alevilerin CHP’ye oy vermelerine şaşıyorum” dedi geçen günlerde. Cumhurbaşkanı da başbakanken benzer şeyler söylemişti. Türkiye’de seçim sandıkları kurulduğundan bu yana hiçbir parti başkanı seçmenlerin mezhepleri üzerinden oy istemedi.

AKP’nin ayrıştırıcı, kırıcı diğer tavırları bir ve inançlar üzerinden oy tahlili yapmak her şeyden önce demokrasiye ihanettir. Kaldı ki Aleviler akıllarıyla, öngörüleriyle, kendi anlayışları ile kime oy vereceklerini çok iyi biliyorlar. Çünkü onların tercihleri her şeyden önce laiklik, demokrasi, eşitlik, adalet, Mustafa Kemal Atatürk’e, Cumhuriyet değerlerine bağlılık. “Niye CHP’ye oy veriyor Aleviler” sorusu yerine niye “AKP’ye oy vermiyorlar” sorusu daha doğru bir soru.

Davutoğlu’nun bu sözünden şu anlamı da çıkartmak mümkün; Alevi açılımı açmazdadır. “Bize oy verin Hacıbektaş türbesine parasız girin”, “bize oy verin dedenize maaş verelim” biçimindeki rüşvet alışverişidir. Oysa Aleviler ne haram yerler ne de yedirirler.

 

Düzen değişecek Aleviler de hakkını alacaktı

MİYASE İLKNUR

DP’nin devamı olarak kabul gören Süleyman Demirel liderliğindeki Adalet Partisi’nin 1965 seçimlerinde yüzde 52.87 gibi yüksek bir oy oranı ile iktidara gelmesinde Nurcuların katkısı inkâr edilemez bir gerçekti. O nedenle Süleyman Demirel, bürokraside özellikle de Diyanet İşleri Başkanlığı’nın merkez ve taşra teşkilatında Nurcu kadrolara alan açtı.

Daha önce gerek kurucu Meclis gerekse İnönü hükümeti döneminde kızağa çekilen Nur tarikatına mensup İbrahim Elmalı Diyanet İşleri Başkanlığı’na atandı. İbrahim Elmalı’nın ilk icraatı ise Cemalettin Kaplan’ı başkan yardımcılığı görevine getirmesi oldu. Elmalı ve kadrosu, gittikleri yerlerde alenen şeriat propagandası yapmaktan çekinmiyordu. Ancak Alevilere yönelik “Türkiye’de Alevilik sönmüştür” sözü bardağı taşıran damla oldu. Daha önce sağ basının kendilerine yönelik hakaretlerine sessiz kalmayan Aleviler artık korku duvarını yıkmıştı. Elmalı’nın bu densizce açıklamasına Alevilerin tepkisi sert oldu. Bildiriler, açıklamalar ve istifa çağrıları birbirini izledi.

1966 yılında Muğla Ortaca olayları Cumhuriyet dönemindeki ilk mezhep kavgası olarak kayıtlara geçti. Sünni Kızılyurt köyü ile Alevi Fevziye köyü arasındaki arazi anlaşmazlığı Nurcuların kışkırtması ile mezhep kavgasına dönüştü. Ortaca olaylarından bir yıl sonra da ilk Alevi yayın organı olma hüviyetini taşıyan Ehlibeyt Yolu Dergisi’nin Elbistan’da düzenlediği gecede olaylar çıktı. Âşık Mahzuni Şerif, Ferrahi, Rıza Aslandoğan ve Kul Ahmet’in sahneye çıktığı gecede ozanlar canını zor kurtardı. Alevi işyerleri tahrip edildi bir kişi dövülerek öldürüldü üç ağır, 170 kişi yaralandı. Çevre illerden takviye güvenlik güçleri istendi ve olaylar güçlükle bastırıldı.

 

Alevi partisi kuruluyor

Baskı ve hakaretlere maruz kalan Aleviler artık bildiri yayımlamakla yetinmiyor, gerektiğinde güvenlik güçlerine karşı eylem koymaktan da çekinmiyordu. 1969 yılında Erol Toy’un yazdığı ve Halk Oyuncuları’nın sahnelediği “Pir Sultan” oyunu önce Elazığ’da, bir gün sonra da Tunceli’de valilikçe hiçbir gerekçe gösterilmeksizin yasaklanıyordu. Bu keyfi uygulamaya karşı 21 Ağustos’ta Elazığ’da, 23 Ağustos’ta ise Aleviler Tunceli’de sokaklara döküldü. Elazığ’da gericilerle, Tunceli’de de polisle çatıştılar. Tunceli’deki olaylarda polisin açtığı ateş sonucu bir kişi öldü. Halk Oyuncuları’nı Tunceli’ye davet eden TİP adayı Kemal Burkay ve 81 kişi gözaltına alındı.

Dönemin Diyanet İşleri Başkanı’nın Alevileri hedef alan açıklamaları ve Ortaca olayları ile derinden sarsılan ve siyasi alanda bir hamileri olmadığına inanan Aleviler partileşme yolunda ilk adımları da 1966 yılında attılar. Ankara ve İstanbul’da bir dizi toplantının ardından Birlik Partisi kuruldu.

Birlik Partisi’nin kuruluşu, zamanlama açısından pek uygun bir dönem sayılmazdı. Çünkü sol rüzgârların estiği o dönemde Alevilerin de öncelikleri değişmiş, inanç taleplerinin yerini sınıfsal talepler almıştı. BP ilk seçimde 8 milletvekili çıkardı. Sağ-sol ayrımının derinleştiği 12 Mart darbesinden sonra oylar büyük ölçüde “Bu düzen değişmelidir”, “Toprak işleyenin su kullananın” sloganıyla yola çıkan Ecevit’in CHP’sinde konsolide oldu. Aleviler, sonradan adının başına “Türkiye”yi ekleyen Birlik Partisi’ne sempatiyle bakıyor ama oylarını CHP’ye veriyordu.

1970’li yıllar boyunca gerek CHP’ye gerekse sosyalist sol partilere meyleden Aleviler, inanç özgürlüğü anlamında somut bir talepte bulunmadılar. Oysa CHP içinde o yıllarda önseçimle gelen çok sayıda Alevi milletvekili bulunuyordu.

Alevilerin kendilerine özel bir talepte bulunmamalarının temel nedeni, nasılsa “düzen değişecek”, toplumu oluşturan her kesime özgürlük kendiliğinden verilecekti. Ayrıca o dönemin siyasal iklimi gereği Aleviler de kendi inançlarına yönelik taleplerin önüne sınıf mücadelesini koymuşlardı. İşçi, emekçi, topraksız köylü ve öğrencilerin temel hak talepleri daha öncelikliydi artık. Ancak yine de özellikle orta yaş ve üstü Alevilerin beklentileri farklıydı.

 

İlk Alevi bakan

Alevilerin kendi haklarını koruma adına kurduğu Türkiye Birlik Partisi’nden bile desteklerini esirgeyip kitlesel halde desteklediği CHP, taleplerine programında yer veremese de Alevileri görmezden gelemiyordu. O nedenle Bülent Ecevit MSP ile kurduğu koalisyon hükümetinde ilk kez bir Alevi bakana kabinesinde yer verdi. İzmir Milletvekili Tahtacı Mahmut Türkmenoğlu Gümrük ve Tekel Bakanı olarak görevlendirildi. Ecevit, 1978’de kurduğu hükümette de bir başka Aleviyi, Sivas Milletvekili Mahmut Özdemir’i Yerel Yönetimler Bakanı olarak atadı.

Türkmenoğlu, 1961’deki kurucu Meclis tarafından oluşturulan hükümetteki bakan ziyaretlerini saymazsak Hacıbektaş’ı ilk ziyaret eden bakan olmuştur. 16 Ağustos 1976’da Nevşehir’deki bir toplantıyı bahane ederek “geçiyorduk uğradık” misali eski CHP Genel Sekreter Yardımcısı Deniz Baykal ve Erol Çevikçe ile birlikte Hacıbektaş törenlerine katılmıştır. Gayri resmi de olsa bakan düzeyinde gerçekleşen bu ziyaret Aleviler için bir milat sayılmıştı. Deniz Baykal’ın Hacıbektaş ziyaretinin özel bir önemi vardı hem Baykal hem de Aleviler için. Zira Baykal’ın o yıllarda TBMM kürsüsünde yaptığı bir konuşmada sağ partileri, “Sizin yaptığınız zulüm Kerbela’da Yezit’in Hz. Hüseyin’e yaptığı zulme eşdeğerdir” şeklinde eleştirmesi Aleviler üzerinde olumlu bir etki yapmış, hatta Baykal’ın aslen Dersim’den Antalya’ya sürgün edilmiş bir ailenin çocuğu olduğu şeklinde bir şehir efsanesi dilden dile yayılmıştı.

Bu tarihten sonra artık her yıl Hacıbektaş törenlerine CHP’li bakanların ziyareti geleneksel hale dönüşmüştü. 1978 yılında CHP hükümetinde Kültür Bakanı olan Ahmet Taner Kışlalı’nın girişimiyle Hacıbektaş törenleri ilk kez Kültür Bakanlığı’nın katkılarıyla düzenlenmeye başladı. Artık bakanlar “geçiyordum uğradım” kabilinde değil, resmen törenlere katılır olmuşlardı. 1978 yılı törenlerinde Kültür Bakanı Kışlalı dışında, Turizm Bakanı Alev Coşkun, Gençlik ve Spor Bakanı Yüksel Çakmur da hazır bulunmuş ve konuşma yapmışlardı.