Karartma Günleri-2

Nadir Nadi’nin yazısı ve Ali Ulvi’nin “Uçtu uçtu” karikatürü nedeniyle düğmeye basıldı.

13 Mayıs 2020 Çarşamba, 02:00

DP’nin ezici çoğunlukla tek başına iktidara geldiği 1950 seçimlerinde DP listesinden bağımsız milletvekili olarak seçilen Nadir Nadi parlamentoya girdi. Tek başına iktidara geldikten sonra laiklikten taviz veren politikaları nedeniyle o partiden bağımsız milletvekili seçilen Nadir Nadi, yazılarında iktidar partisinde uyarılarda bulunur. 

DP’nin ikinci döneminde hükümetle Cumhuriyet’in arası iyice açılır. Nadir Nadi, yazılarında genellikle ılımlı bir dil kullanarak iktidarın yanlış uygulamalarını eleştiriyordu. Ancak Başbakan Adnan Menderes, bu ılımlı yazılara bile tahammül edemiyor, Nadir Bey ile rastlaştığında elini sıkarken yüzünü çeviriyordu. Menderes, surat asmakla da kalmıyor, gazetenin ve Nadir Nadi’nin eleştirilerine kızdığı zaman, bir gazete için yaşamsal önem taşıyan kâğıt, reklam ve mürekkep temininde yasal engeller çıkarıyordu. Menderes’in o günlerde Cumhuriyet’e öfkesini gösteren bir olayı Yeni Sabah gazetesinin sahibi Safa Kılıçoğlu sonradan Nadir Nadi’ye anlatır. Nadir bu olayı şöyle anlatıyor:

“Yeni Sabah ile matbaalarımız Cağaloğlu’nda karşı karşıyaydı. Aramızda dar bir sokak vardı. Dostluklarının iyi olduğu dönemlerde sık sık bir araya gelip yemek yerlermiş. Cumhuriyet’e kızdığı günlerden birinde pencereden bizim makine dairesini göstererek ‘şu sokağı genişletmek lazım. Cumhuriyet binasından üç metre istimlak etsek nasıl olur’ diye sormuş. Karar verip de uygulamaya koysaydı, Cumhuriyet’in koca rotatifi sökülecek, gazete de kuşkusuz kim bilir ne güne kadar çıkamayacaktı.”

Nadir Nadi, 1957 seçimlerinde adaylığını koymaz ve milletvekilliği sona erer. 1957 seçimleri, DP’nin oylarının düştüğünü kanıtlar. Otuz kişilik CHP Meclis grubu, bu seçimlerde 170’e yükselmiştir. Oyları düşen DP iktidarı, politikalarını gözden geçirmek yerine daha da otoriterleşir ve toplum içinde kutuplaştırıcı politikalarına her gün bir yenisini ekler. 

10 gün kapatıldı

1960 Nisanı’nda yargının yetkilerinin Meclis’te DP’li milletvekillerinin oluşturduğu “Tahkikat Komisyonu”na devredilmesi bardağı taşıran damla olur. Nadir Nadi, “Tahkikat Komisyonu” ve DP iktidarının giderek otoriterleşmesi üzerine 27 Nisan günü “Nasıl Bir Rejime Gidiyoruz?” başlıklı yazısında sert eleştiriler yöneltir. Yazısını “Böyle bir idare anlayışı insanın tabiatına aykırıdır ve uzun süre ayakta kalamaz” diye bitiren Nadir Nadi, DP iktidarını fena halde kızdırmıştır. Ancak ertesi gün 28 Nisan’da hem İstanbul hem de Ankara’da öğrenci olaylarının başlaması ve olaylar sonrasında sıkıyönetim ilan edilmek zorunda kalınması nedeniyle gazeteye karşı harekete geçilmez. Nadir Nadi’nin yazısından üç gün sonra 30 Nisan 1960 günü Cumhuriyet’in birinci sayfasında Ali Ulvi’nin karikatürü nedeniyle düğmeye basılır. Altında “Uçtu uçtu” yazısı bulunan karikatür, başta Neron, Hitler, Mussolini, Batista olmak üzere beş altı diktatörü çizerek Menderes’e kendisinin de diğer diktatörler gibi de er geç gideceğini hatırlatıyordu.

Karikatürün yayımladığı günün sabahında Nadir Nadi, Sıkıyönetim Komutanlığı’ndan çağrılır. Gazetenin o günkü sayısı erkenden toplatılmıştır. Öğleden sonra gazetenin on gün süre ile kapatıldığını tebliğ eden Sıkıyönetim Komutanlığı tezkeresi Nadir Bey’in eline tutuşturulur. Karikatürü çizen Ali Ulvi de gözaltına alınıp Davutpaşa Kışlası’na götürülür.

Ne İsa’ya ne Musa’ya

1960’ta ordunun yönetime el koymasından sonra da Cumhuriyet gözaltındadır. Temmuz ayının sonlarına doğru gazetenin Ankara temsilcisi Ecvet Güresin, Nadir Nadi’yi arayarak ordu içinde o güne kadar görülmemiş bir tasfiye hareketi gerçekleştirileceği, 5-6 bin subayın resen emekli edileceğine dair güvenilir kaynaklarca da teyit edilmiş bir haber yazdığını bildirir. Nadir Nadi, haberi yayımlamakta tereddüt ederek bekletir. Ancak birkaç gün sonra Harp Akademileri diploma töreninde yan yana oturduğu Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’in de “Ordu içinde bir ameliyat şart” şeklindeki sözleri üzerine bekletilen “Orduda tasfiye” haberini yayımlar. Haber yayımlanınca Milli Birlik Komitesi üyesi Muzaffer Özdağ, Nadir Nadi’yi arayarak pek de kibar olmayan bir dille, Ankara’ya çağırır. Nadir Nadi’nin oğlu yerindeki Muzaffer Özdağ’ın emir kipi kullandığı daveti karşısında canı fena halde sıkılır. Ertesi gün Ankara’ya giden Nadir Nadi, aralarında Muzaffer Özdağ, Orhan Kabibay, Münir Köseoğlu, Fazıl Akkoyunlu gibi MBK üyelerinin de bulunduğu komutanlarla buluşur. Habere öfkelenen komutanlardan biri,

- Bu gazeteyi yöneten kafa kimdi, diye sorar.

Nadir Bey, her zamanki nezaketiyle cevap verir:

- Ben olduğumu sanıyorum.

Komutanların haberin kaynağını söylemesi için sıkıştırmaları ve mahkemede bir sanığı sorguya çeker gibi muamele etmeleri üzerine Nadir Bey’de şalter atar ve ayağa kalkıp kararlı bir sesle çıkışır:

“Siz yönetime el koymuş kimselersiniz. İsterseniz gazeteyi kapatır, isterseniz beni tutuklarsınız. Hesap vereceğiniz yasal bir kuruluş yok nasılsa. Ama rica ederim bana karşı burada Tahkikat Komisyonu yöntemleri uygulamayınız.”

Nadir Bey’in bu sözlerinden sonra komutanlar, “Estağfurullah, ne münasebet, arkadaşça sohbet ediyoruz” diyerek sorgulamayı keserler. SÜRECEK


Nasıl Bir Rejime Gidiyoruz?

NADİR NADİ


27 Nisan 1960

Ey ulu Tanrım, nereden kalktık, nereye vardık? Tek parti rejimine son verecektik. Yurdumuz hürriyet güneşi ile ışıl ışıl parlayacaktı. İnsan hakları bütün heybetiyle yürürlüğe konacaktı. Düşüncelerinden ötürü hiçbir vatandaşın kılına zarar gelmeyecekti. İdare tarafsız olacaktı. Herkese eşit muamele yapılacaktı. Yargıçların güvenliği daha sağlam hale getirilecekti. Serbest ve dürüst seçimlerle kurulan çok partili Meclis, anayasanın ışığı altında icra organını rahatça denetleyecekti. Basın, Türkiye’deki hürriyet rejimini lekesiz bir ayna gibi dünyaya yansıtacaktı. 

Bu tatlı rüyayı belki dört yıl kadar yaşadık. 1954 yılı ile beraber hafiften bir geriye dönüş başladı. İnsanca yaşama rejiminin nimetlerini tam devşireceğimiz sırada iktidar başlarının huzuru kaçmaya, sabrı tükenmeye yüz tuttu. Bir kısıntı devrine girdik. Basına el atıldı, siyasal toplantılara engel olunmak istendi, yargıç güvenliği sarsıldı, seçim kanunundaki eşitlik şartları zedelendi.

Bu tedbirlerin iktidarı huzura kavuşturamayacağını, tam tersine, iktidarla beraber milletin de huzurunun bozulacağını, her tedbirden sonra bir yenisine başvurmak gerekeceğini daha ilk günden başlayarak burada yazdık, yazdık ve yazdık. İçeriye ve dışarıya karşı demokrat görünüp de yurdumuzda fiili bir tek parti rejimini kurup yürütmeğe imkân olamayacağını dilimizde tüy bitene dek söylemekten bıkmadık. 

Yazık ki ilgililere gerçeği anlatamadık. 

Bugün Büyük Millet Meclisi’nde görüşülecek olan kanun teklifi kabul edildiği takdirde, artık Türkiye’de bir hürriyet rejiminin göstermelik kabilinden olsun yürürlükte bulunduğunu, ne içeride, ne dışarıda kimseye kabul ettiremeyeceğimizdir. Büyük Millet Meclisi tarafından soruşturma komisyonuna tanınması istenen yetkiler, anayasanın vatandaşlara sağladığı hak ve hürriyetleri tamamen ortadan kaldıracak kuvvettedir. Komisyon, dilediği kimseyi dilediği gibi sorguya çekecek, evlerde, bürolarda araştırmalar yapacak, her türlü evrak, vesaik ve eşyayı zaptedebilecek, vatandaşlara ceza verebilecek, gazeteleri toplatabilecek, hatta matbaaları kapatabilecektir. Komisyonun bu tasarruflarına karşı vatandaşa hiçbir itiraz hakkı tanınmamaktadır.

İtiraf etmeli ki, bu şartlar altında bir hukuk rejiminin himayesi altında yaşadığımızı iddia etmek güç olacaktır.

Ama buna rağmen iktidar sorumluları ne kendilerini, ne de yurdumuzu özlenen huzura kavuşturamayacaklardır. Hukuka ve adalete sırt çevirenleri bekleyen akıbet, önünde sonunda hüsrandır. Hukukun olmadığı yerde jungle (hengâme) rejimi hüküm sürer. Haklı haksızı değil, kuvvetli zayıfı yener. Böyle bir idare anlayışı ise insan tabiatına aykırıdır; uzun zaman payidar olamaz.