Kürt Sorunu, Dış Politikamız ve CHP

14 Ağustos 2012 Salı, 06:17
Abone Ol google-news

Hükümet bilmeli ki, Türkiye’nin güvenilir olması için müttefiklerinin her istediğini yapması gerekmez. Kimi zaman açıkça “bu konuda ulusal çıkarlarım nedeniyle yanınızda olamayacağım” demesi yeterli olabilir. Asıl en yanlışı “yanınızdayım” deyip aksine davranması ya da daha sonra bunu telafi etmek için fütursuz bir payandalığa girişmesidir.

CHP’nin TBMM’yi olağanüstü toplantıya çağırması, gerek komşumuz Suriye’de gerçekleşen son gelişmeler gerekse PKK’nin Şemdinli’de egemenlik kurma kalkışmasını değerlendirmek açısından aslında son derece yerinde bir siyasal girişim. İktidar partisinin ve çoğu zaman onun uysal izleyicisi olarak kalmayı yeğleyen MHP’nin bu girişime katkıda bulunmaması ise hiç iyi olmadı. Türkiye’nin her türlü sorununun çözülme, en azından tartışılma zemini olan parlamento ağır bir darbe almış oldu. Özellikle ulusal sorunlarımızı Meclis çatısı altında tartışarak ve uzlaşarak çözemeyeceğimiz izlenimi doğmaya başladı ki, bu daha da endişe verici. Meclis’teki anayasa uzlaşma süreci ve akil adamlar projeleri sanki suya düşürülüyor.

Dış ekonomik dengelerin gitgide kırılganlaştığı, Türkiye’nin AB’den uzaklaştığı ve baskıcı bir rejime dönüştüğü görüntüsünün yanı sıra şimdi bir de bölgesinde istikrarsızlık unsuru haline gelmesi hiç de iç açıcı değil. Bu anlamda CHP’ye çok daha ağır yükler, sorumluluklar düşüyor. PKK’nin Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün’ü kaçırması karşısında da CHP’nin ağırbaşlılığını koruyarak hükümeti sorumluluğa davet etmesi gerekiyor.

Sorun bölgesel

Kürt sorunu (kimileri pek farkında olmasa da) giderek çözülmesi daha zor bir hale geliyor ve bölgesel niteliği belirginleşiyor. İşin en üzücü yanı kimi Kürt kökenli yurttaşlarımız arasında devlete olan gönül bağları zayıflıyor. Birçoğumuz kabul etmekte zorlansak, işi PKK’nin silah dayatmasına bağlasak da (ki kısmen de öyle), sonuçta kafa karışıklığı içinde olan ve liderliği İmralı’da gören bir toplumsal kesim gelişiyor. Bu da çok vahim bir durum.

Kürt sorununun temelinde elbette farklı etnik yapıda olan yurttaşlarımızın anadillerini kullanabilme, kimliklerini yaşayabilme, kendilerini ifade edebilme gibi birçok demokratik eksik bulunuyor. Kuşkusuz sosyokültürel haklar çok önemli. Ancak 25 yıl önce Kürtçe televizyon resmen TRT tarafından kurulacak denseydi, inanamazdık. Nihayet oldu ama pek de bir şey değişmedi. Terör aynı hızıyla sürüyor. Açıkçası, Bingöl’ün Genç ilçesinin Çötele Yaylası’ndan hiçbir ergen çoban “özgürce Kürtçe konuşamıyorum” diye Kandil Dağı’na çıkmaz. O zaten Kürtçe konuşur.

Ne 1990’lı yıllardan bu yana sürdürülen silahlı mücadele, ne bölgeye yapılan yatırım hamleleri ne de demokratikleşme açılımları terörün azalmasını sağladı.

Oysa neoliberal kesim Kürt kökenli yurttaşlara tanınacak demokratik gelişmelerin terörü durdurabileceğini savunuyordu. Terörün ilk belirdiği yıllarda askeri gücümüzün bunu fazlasıyla bertaraf etme kapasitesinde olduğu tezinin (ki MHP hâlâ aynı çizgide) de kısırlığı anlaşılmış oldu. Her gün bir ya da birkaç askerimiz şehit düşüyor, yürekler parçalanıyor.

Kürt sorununu İrlanda ya da Bask örneğine benzetmek de ciddiyetle bağdaşmaz. Bu sorun aslında 1990 yılında Saddam’ın Kuveyt’i işgali ile başka bir boyuta geçmiştir. ABD güçlerinin Irak’a askeri müdahalede bulunduğunda Irak’ı (36. Paralel’den itibaren) fiilen bölen bir bölge yarattığı göz ardı edilemez.

Bu bölünme, etnik farklılığa dayandırıldı ve o tarihten bu yana Türkiye’de terör kendi sınırları dışında odaklandı ve yönetildi. Böylece dış güçlerin cirit attığı bir hal aldı ve Saddam’ın tümüyle devrilmesine kadar çok ciddi bir kuluçka dönemi olarak da sürdü.

Rahatsızlığın artan boyutu

Artık bugün Kuzey Irak’ta Kürt özerk bölgesi var ve bu gelişme karşısında Türkiye’nin kendi sınırları içinde bir siyasal hareketliliğin olmaması düşünülemez. Benzer bir biçimde Kuzey Suriye’de Kürtlerin egemen olduğu bir bölge oluşuyor ve bu oluşumun da ABD tarafından tasarlandığı görünüyor. Bu aşamada Türkiye’ye güvenceler verilebilir ama gerçek değişmeyecektir; cin şişeden çıkmıştır. Haliyle Türkiye içindeki rahatsızlık daha da artacaktır.

ABD’nin bölgede izlediği politikayı sadece enerji kaynaklarına bağlamak da doğru değildir. ABD bu coğrafyada İran ve İsrail parametreleri arasında denklem çözmeye çalışırken, Arap olmayan Müslüman ya da Arap olsa da Şii olmayan (yani Sünni) unsurları aktive etmektedir.

1 Mart tezkeresiyle beraber ABD içinde birçok kesim nezdinde güven kaybeden Türkiye şimdi başta Suriye olmak üzere ABD’nin tüm stratejilerinde koşulsuz destekle bunu yeniden kazanmaya çalışıyor. Ama kimi zaman da bu Türkiye’nin egemenliğini riske sokuyor. Uzun vadeli ve gerçekçi olmayan bir dış politika kümesinin sonuçlarına katlanıyoruz.

Türkiye’nin içinde bulunduğu Kürt sorunu (ki bu aynı zamanda terör olarak yaşanmaktadır) karşısında bu hükümetin kavraması gereken en önemli gerçek, dış politikada çeşitli aktörlerle doğru ve güvenilir bir zeminde anlaşmaya çalışmaktır. Kürt sorunu sadece bir iç güvenlik sorunu olmadığı gibi, sosyoekonomik yahut sosyokültürel ya da demokratik gelişmeyle ilgili de değildir. Bunların hepsinin yanı sıra sorunun temelinde bölgede yeni bir siyasal tasarım yürümektedir ve Türkiye bu konuda gafil avlanmıştır.

Hükümet bilmeli ki, Türkiye’nin güvenilir olması için müttefiklerinin her istediğini yapması gerekmez. Kimi zaman açıkça “bu konuda ulusal çıkarlarım nedeniyle yanınızda olamayacağım” demesi yeterli olabilir. Asıl en yanlışı “yanınızdayım” deyip aksine davranması ya da daha sonra bunu telafi etmek için fütursuz bir payandalığa girişmesidir.

Türkiye, bölgedeki gücünün bilincinde, müttefikleriyle net, güvenilir ve uzun vadeli opsiyonları ortaya seren bir müzakereye girmedikçe kendi içindeki terör sorununu çözmede de yetersiz kalacaktır. CHP’nin yıllardır hükümeti uyardığı en kritik nokta da budur. Unutmayalım, aslında kendi içinde dengesini yitirmiş bir Türkiye Batı için de bir kâbustur.